İslam Düşüncesinde komplo Teorisi

Temmuz 23, 2007

Çağdaş islam düşüncesi bir çok problemle karşı karşıyadır. Bu problemlerden bir tanesi de komplo teorisidir. Bu nitelemeyi istersek kabul, istersek reddedelim; ancak problemin özü, zihinlerde ve düşüncede varlığını sürdürüyor. Bu durum senelerden beri devam eden tartışmaların ve konuşmaların özünü oluşturuyor. Komplo teorisinin özü, islam’a ve müslümanlara karşı olan güçlerin gizli plan ve programlar yapmaya devam ettikleri, çeşitli yollarla dünya hakimiyetini hedefledikleri, müslümanları iktisadi, siyasi ve maddi bütün yollarla parçalamayı, uyuşturmayı yahut da yok etmeyi temel bir hedef olarak benimsedikleri düşüncesidir. Read more

Dinlerarası Diyalog gerçeği-1

Haziran 10, 2007

Dinlerarası Diyalog gerçeği
Vatikan’ın Türkiye’deki akademisyenler ve bazı cemaatlerle yürüttüğü diyalog faaliyetinin başlamasına CHP eski Genel Sekreteri Kasım Gülek’in aracı olduğu bilinmektedir.


Dinlerarası Diyalog ve iç yüzü

Prof. Dr. Mehmet Bayraktar Read more

İslam Devleti ve İlk Anayasa (Medine Vesikası)

Şubat 18, 2007

Hicret gerçekleştiği zaman, Medine yaşayan iki büyük Arap kabilesi Evs ve Hazreç, amansız bir rekabet içindeydi. Mekke’nin aksine merkezi güçlü bir otorite yoktu. Medine çevresinde yaşayan bedevi kabileler ve Yahudiler Bu güçlü kabilelerden yalnız birisi ile müttefik idi. Bu Medine’de hassas bir güç dengesi oluşturmuştu. Medine’ye Resul (s.a.v.) önderliğinde Hicret eden Müslümanlar her iki grupla dostluk içinde olan yani tarafsız ve adil bir zümre olarak sosyal hayata dahil oldular. Bu durum Resulullah’ın (s.a.v.) Medine toplumunda hakim ve hakem konumuna gelmesini sağladı. Mekke’de, Müşriklerin sunduğu kabul edilmesi imkansız şartlar ve bu şartlara karşılık kendi şartlarını kabul ettirme imkanı olmadığından her hangi genel bir anlaşma yapmayan Resulullah (s.a.v) Medine’de kabileler arasındaki güçlü rekabetin kendisine verdiği inisiyatif ile Medine’de Read more

Konya BİLKAD Salı Söyleşilerinden “Sağlık ve Sağlık Politikaları” adlı sunum yapıldı

Şubat 9, 2007

       İyilik sağlık!
 Görüşmeyeli nasılım, diye düşünüyorsanız cevabım hazır: “İyilik sağlık.” Birkaç aylığına da olsa Konya’da değildim, döndüm ve ayağımın tozuyla BİLKAD Salı Söyleşilerinin bu haftaki konuğu Dr. Faruk Sükan Çocuk ve Doğum Hastanesi başhekimi Adnan Tekin Beyin “Sağlık ve Sağlık Politikaları” adlı sunumunu dinlemeye gittim. Read more

Yahudi Nazi askerleri

Şubat 5, 2007

Dolayısıyla mesele, siyah-beyaz olmak üzere iki renge bürünüyor: Naziler kasap, Yahudiler de kurban. Böylece Yahudilere yapılan zulüm kutsanıyor ve kendisine önünden, arkasından hiçbir batılın ulaşamayacağı mutlak gerçeğe dönüşüyor. Sonuçta bu zulüm, başka hiçbir benzeri olmayan ve hiçbir şeyle kıyaslanamaz bir zulüm olarak ortaya çıkıyor. Buradan hareketle, bu zulümden şüphe edenleri cezalandıran kanunlar çıkartılıyor.

Abdulvehhâb el-Messiri

Read more

RESMi İDEOLOJİNİN „DİN“ OL ARAK ÖĞRETİMİ

Ocak 13, 2007

Cumhuriyet Dönemi Din Derslerinin İdeolojik İşlevi

  Beytullah Emre ÖNCE [ Haksöz Dergisi ]
Türk milli eğitim sistemi şekillenmeye başladığı 1920’den günümüze kadar genel itibariyle iki temel değerden vaz­geçmez: Milliyetçilik ve ekonomik faydacılık. Milliyetçilik; yeni cumhuriyet rejiminin kuru­cularının inşa etmek istediği Türk kimliğinin baskın unsuruyken; faydacılık ise kapitalist dünya düzenine entegre edilmek istenen Ana­dolu coğrafyasında yaşamını sürdürecek mo­dern vatandaşların tarlada, fabrikada, büroda ya da kamu kuruluşlarında verimli çalışmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Read more

MİLLİ GÜVENLİK DEVLETİ

Ocak 4, 2007

Şaban İba
Milli güvenlik kavramı ve ideolojisinin günümüzde tanımlandığı ve anlaşıldığı şekilde ilk ortaya çıkışı ve uluslararası boyut kazanması 2.Paylaşım Savaşı’ndan sonra olmuştur. Savaş sonrasında oluşan yeni dünya koşullarında birçok ülke kendine özgü bir milli güvenlik siyaseti oluşturmaya başlamış ve bu amaçla çeşitli anayasal ve yasal düzenlemeler yapmıştır. Read more

Serbest Parti ve Kubilay

Ocak 4, 2007

Tolga Ersoy
Terakkiperver Parti deneyimi, “cumhuriyet” tarihinin en önemli siyasi dersinin yönetenler tarafından bir kez daha –belki de son kez- alınması anlamına gelir, bu ders “iktidar perspektifi olan bir siyasi partinin devletin özgül ve özel siyasi kurgusu dışında kendisini tanımlamasına izin verilmemesi” şeklinde özetlenebilir, Read more

İşte (Dinler) Kültürler Arası Dialoga Güzel Bir Örnek

Aralık 12, 2006

Dinler arası Diyaloğu başlatan ilk Papa ünvanına sahip 6. Paul, Aralık 1967’de dünyanın ileri gelen bazı şahsiyetlerine evrensel barış için bir mektup göndermiştir. VI. Paul’ün mektup gönderdiği kişiler arasında bazı Müslüman alimler de bulunmaktadır. Bunlardan biri Pakistanlı değerli İslâm âlimi Ebûl A’lâ Mevdudi’dir. Mevdudi’nin Papa’ya cevabının tam metni aşağıda  Read more

Protestan İslam porjesi

Aralık 11, 2006

AKP, ‘Siyasal İslamcılık’tan kurtulup ‘Muhafazakâr Demokrat’ kimlik tanımı yapma çabasında. AKP çevresindeki bazı din ideologları da ‘Yeni İslamcılık’ diye bir akımı tanımlama peşinde. AKP de ciddi olarak değişim ve modernleşme çabasında. Tabii türban, kadın ve kadına bakış bütün bu ‘İslam ve Modernizm’ tartışmalarının ana fay hattını oluşturuyor. Tempo nun Prof İhsan Eliaçıkla yaptığı reportaj islamda reform projesinin boytularını gözler önüne sermesi bakımından çok önemli röportajın tam metni aşağıda
İhsan Eliaçık :Yeni İslamcılık’ın ideoloğu
„Yeni İslamcılık şeriat devletine karşıdır“
AKP ile birlikte gündeme gelen yeni bir dalgayla karşı karşıyayız. İslamcılık modern yorumunu, kendi Rönesans’ını hazırlıyor. Yeni İslamcılık tartışılıyor. AKP’den önce bu kavram ilk kez Bilgi ve Düşünce dergisinde gündeme geldi. Ali Bulaç, AKP’nin teoriysenlerinden Yalçın Akdoğan ve İhsan Eliaçık’ın içinde bulunduğu ekol, İslam’a yeni bir yorum getiriyor. Siyasal İslam’ın iflasını ilan eden yeni dalga, ‘Yeni İslamcılık’ın teorisini yaratıyor. Yeni İslamcılık kavramının ideoloğu, bu kavramı teorik olarak kaleme alan İhsan Eliaçık, Tempo’ya konuştu.

- Yeni İslamcılık’ın altında neler var? ‘Eski İslamcılık’tan farkı nedir?
Geçen sene Bilgi ve Düşünce dergisinde ‘Yeni İslamcılık’ konulu bir kapak yaptık. Özellikle ‘Yeni İslamcılık’ üzerine yazılar yazdım. Özellikle son modern çağda İslamcı görüş ve iddiaları üç aşamada değerlendirmek mümkün; birincisi, Osmanlı’nın yıkılışı dönemindeki İslamcılar. Bunların ana gayesi Osmanlı’nın yıkılmasını önlemekti. İslam’ın yeryüzündeki siyasal varlığı sona erdi. İkincisi, Osmanlı’nın çöküşüyle başlıyor. 1928’de Mısır’da İhvan-ı Müslümin teşkilatı kuruldu. Bu 30’dan 90’lı yıllara kadar geliyor. Bu dönemin temel karakteristikleri bir devlet kurma telaşı var. Siyasal bir amaç var.
- Şeriat amacı var yani.
Şeriatı getirme amacı var. Şeriatın ne olduğu tartışılmıyor ama. Adına İslam devleti diyor, Mevdudi bunu söylüyor, İhvan-ı Müslim’in bunu söylüyor ama içeriği konusunda hiçbir araştırma yok. Panik hali var. Bu görüş 1979’daki İran İslam devleti ile birlikte zafere ulaştı. 1979’dan sonra 10 yıl geçti. İran’ın içerisinden „İslam devleti böyle mi olmalıydı?“ diye sesler yükselmeye başladı. Üçüncü evrimin ise ana karakteri şudur: „Nedir bu İslam devleti?“ diye sorar. Sonra, „İlla hırsızın elini kesmek zorunda mıyız, illa kadınları çarşafa, peçeye sokmak zorunda mıyız?“ diye sorgular. Sonuçta „Burada bir yanlışlık yapıyoruz“ dendi.
- Yeni İslamcılar şeriat istemeyenler mi?
Yeni İslamcılık ‘şeriatı getirmeyeyim’ demiyor. „Bu devlet İslam devleti olmak zorunda mıdır?“ diyor. Ben ‘Adalet Devleti’ diye bir kitap yazdım. Bu tipik bir yeni İslamcı görüştür. Ben orada İslam devleti, şeriat devleti kavramına karşı çıkıyorum. Eğer İslam’ın siyasal bir perspektifi olacaksa bunun adı „Adalet Devleti“ olabilir diyorum. Ortak iyinin iktidarı olabilir. Şeriatın değişebileceği görüşü var ‘Yeni İslamcılık’a göre. Şeriat, Hz. Peygamber’e indiği şekliyle dünyanın herhangi bir başka yerinde uygulanmak zorunda değildir.
- Eski İslamcılığın Türkiye’ye yansıması neydi?
Türkiye’de değişik gruplar var. İhvan-ı Müslim’in teşkilatının yayınladığı kitapların tercümeleri Türkiye’ye geldi 70’li yıllarda. İran düşünürlerinin kitapları geldi. Ona benzer gruplar oluştu. Ama Türkiye’nin şartları gereği İslamcı talepler açıktan ifade edilemedi. Mesela Milli Görüş teşkilatı 60’lı yıllardan itibaren İslam dünyasının diğer bölgelerinde yaygınlaşan klasik İslamcılığın üçüncü dereceden bir versiyonudur. Üstü örtük bir versiyonudur. Erbakan hiçbir zaman İslam devleti falan dememiştir. Eski İslamcılığın dalga boyundadır. Bir an evvel devlet ister. Bu anlayış belli bir dönemden sonra sorgulanmaya başladı, iflas da etti. 14 asır öncesinden nasıl getirip de şeriatı uygulayacaksın? Başka bir dünyada yaşıyoruz. Yeniden bunu yorumlamamız lazım. İslam devleti görüşü İran’da, Suudi Arabistan’da, Afganistan’da Taliban’ın uyguladığı kadarıyla yanlış. İslam insanlara eziyet etmek, acı çektirmek için gelmiş olamaz. Yeni bir din anlayışı geliştirmek lazım. Yeni İslamcılık dediğimiz şey budur.
- Yeni din anlayışı neye göre belirlenecek?
İslam tarihinde yazılan siyasetnameler var. Bunların 20 tanesini inceledim. Bunlar zamanın sultanlarına karşı yazılmış, siyasal içerikli, devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair kitaplardır. Eski İslamcılık yeni bir şey üretmek yerine yüzyıllar öncesinde yazılmış bu siyasetnamelerden yararlanıyor. Taliban’ın, Suudi Arabistan’ın elinde şu anda İbn Teymiyye’nin Memluklular’a hitaben yazdığı ‘Essiyasetül Şeriyye’ adı kitabı vardır. Onu açıyor bakıyor devlet buymuş diyor. Orada İbn Teymiyye sultanlara hitaben namaz kılmayanları takip edeceksin ve onlara ceza vereceksin diyor.
- Yeni İslamcılık nelere gerekli değildir diyor peki?
Yeni İslamcılık diyor ki, sizin beslenme kaynaklarınızın zamanı geçmiştir. Artık bunların yerine yeni siyasetnameler yazılması, yeni devlet görüşleri geliştirilmesi lazım. Ben bunun tipik örneğini yazdım. Kuran’dan siyasi model çıkarmak mümkün değil. Ama bir siyasal ahlak değerleri, bir siyasal perspektif çıkarmak mümkün. Bu anlayışı da adalet devleti şeklinde çıkarabiliriz. Bunu da 5 tane temel kavrama dayandırdım. Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat. Bunlar siyasi ahlak değerleridir. Oturduğu makamı Tanrı’nın bir bağışı olarak değil, halkın bir emaneti olarak görecek.
- AKP ‘Yeni İslamcılık’ın bir temsilcisi mi peki?
Hayır. Milli Görüş nasıl eski İslamcılığın 3. dereceden versiyonu ise AKP de yeni İslamcı görüşlerin bana göre beşinci dereceden versiyonu. Hatta neredeyse kopmak üzere. Çünkü endişe verici şeyler yapıyorlar. Nasıl ki eski İslamcılığın dalga boyunda ilerleyen Milli Görüş kendini tam ifade edemediyse, yeni İslamcılığın da dalga boyunda farkına vararak veya varmayarak ilerleyen AKP de kendisini tam olarak ifade edemiyor. Siz Erdoğan’ın İslam kelimesini ağzına aldığını hiç gördünüz mü? Bu bana göre anormaldir. Eski Milli Görüş de normal değildi, AKP de normal değil. Son zamanlarda ABD ve İsrail ile geliştirilen ilişkiler İslamcı çevrelerde endişeyle karşılanıyor. İhtiyatlı bir yaklaşım var. Dur bakalım ne olacak gibi bir kredi verildi.
- Yeni İslamcılık aslında modern İslam mı?
Modern İslam Batılılaşmış İslam değildir. Modern İslam, Amerikancı İslam değildir. İslam’ı Batılılara beğendirme, reform etme meselesi değil bu. Dışarıdan böyle bir talep var doğrusu. İslamcı çevreler bile o yeniliği düşünüyorsalar bile sırf Batı’nın bu dışarıdan dayatması sebebiyle muhafazakarlaşıyor. Yeniliği bir başka bahara erteliyor. Şu anda İslam dünyası bu noktada kilitlenmiş durumda.
- Yeni İslamcılık için türban nedir? Şeriat istiyor mu? Ne kadar laik, ne kadar demokrat?
Yeni İslamcı iktidara geldiği zaman İslam dininin itikat ibadet ve ahlak ile ilgili hükümlerini topluma bırakır. Bunlar devletin işi değil. Bir de dinin dördüncü bir kısmı var, hukuk hükümleri. Hırsızın elini kesmek, zinaya verilen ceza gibi. Hukuk da zamanın gelişim ve değişimine bırakılır. Bu hükümler değişebilir. İlla hırsızın elini kesmek zorunda değilsin. İlla mirası kadınlara daha az vermek zorunda değilsin. Bunlar adaletin nasıl sağlanacağına dair Hz. Peygamber zamanında verilmiş ilk örneklerdir. Maksat adaletin sağlanması. Kuran’ın hükümleri silinemez ama ancak uygulamada değişiklikler yapılabilir. Sanıldığı gibi devlet gelecek kadınlara başörtüsü taktıracak, devlet gelecek namaz kıldıracak böyle olmaz. Bu yanlış. Yeni İslamcılık din devlet diyaloğunu savunuyor.
- Namaz kılınıp kılınmaması, türban takılıp takılmaması yeni İslamcılığın sorunu değil mi yani?
Değil. Yeni İslamcılığın sorunu, adalet var mı yok mudur?
- Yeni İslamcılık AB’ye de mi karşıdır?
Benim anlayışıma göre öyle. Yeni İslamcılık daima üçüncü bir anlayış savunur. AB’ye girmek hazıra konmaktır. Neden biz küllerimizden yeniden doğmuyoruz? Bir yenilik lazımsa bunun AB’den gelmesine gerek yok. Bunların hepsini kendimiz yapabiliriz.
- Yeni İslamcılık ümmetçi mi?
Ümmet bir din birliği değildir siyasal ve sosyal birliktir. Dolayısıyla ben İslam birliği, ümmet birliği değil, Afro Avrasya Milletler Birliği gibi bir kavram olması gerektiğini savunuyorum.
-

Tutkun AKBAŞ

İhsan Eliaçık Kimdir?

1961 Kayseri doğumlu.
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudu.
MTTB ve Akıncılar gibi İslamcı gençlik örgütlerinde aktif görevlerde bulundu.
Değişim dergisi kurucusu, halen Bilgi ve Düşünce Dergisi Yayın Danışmanı.
Yayımlanmış eserleri: ‘İtikat Üzerine’ (1992), ‘İslam ve Sosyal Değişim’ (1993), ‘Değişim Yazıları’ (1996), ‘İslam’ın Yenilikçileri’ 3 cilt (2000-2002), ‘Adalet Devleti’ (2003).

Bir misyonerlik stratejisi olarak dinler arası dialog

Kasım 28, 2006

Misyonerlik; Diğer insanları Hıristiyanlaştırma ya da Hıristiyan inancına ihtida ettirme bağlamında kullanılmaktadır
İlk Hıristiyan Misyoner Pavlus ve Misyonun metodolojisi.
Hıristiyanlığın misyon anlayışının oluşumunda/gelişiminde hiç şüphesiz Pavlus’un önemli bir yeri vardır. Esasen Pavlus, bir bütün olarak Hıristiyan geleneğinde (tarihinde, teolojisinde, etik anlayışında vs) oldukça önemli bir şahsiyettir; Hıristiyanlık açısından olmazsa olmaz bir değerdir. Meşhur Hıristiyan ilahiyatçı H. Küng’ün yerinde tespitiyle, “Pavlus olmaksızın ne Katolik Kilisesinden, ne Yunan ya da Latin patristik teolojisinden ve ne de Hıristiyan-Helenistik kültürden bahsedilebilir.” Read more

Protestanlığın temel ilkeleri

Kasım 28, 2006

Özet: Protestan teolojisi iyi davranışlar ve dinsel kurallar olmaksızın günahlardan sadece imanla aklanma doktrinini içermektedir. Bu doktrin katı bir kaderciliğe neden olmuş ve Protestanları dünyevi yaşamlarında dinsel sorumsuzluğa yöneltmiştir. Dinsel sorumsuzluk ise antinomianizm olarak bilinen ahlak kurallarına karşı olmak ya da ahlaki aldırmazlıkla takip edilmiştir. Dolayısıyla dünya, Protestanlığın dinsel sorumsuzluğunun ve katı kaderci anlayışının ahlaki tehdidi altındadır. Read more

Ticaniler ve Atatürk’ü koruma kanunu

Kasım 27, 2006

Ayşe Hür
31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a dayanarak birçok yayınevi sahibi, yazar ve gazeteci yargılandı. Latife Hanım kitabının yazarı İpek Çalışlar hakkında da aynı kanuna dayanarak dava açıldı.

Mustafa Kemal’le ilgili dolaşıma girmeyi başarmış en kişisel hikâye, ilk karşılaşmalarında Mustafa Kemal’in kısa boyunu görüp, ince sesini duyduktan sonra kahrolan, ancak bağrına taş basan Demirci Mehmed Efe’nin, paşanın kahvesini çok şekerli istemesi üzerine dayanamayıp „işte bunu bana etmeyecektin Paşam!“ demesidir herhalde. İçinde Safiye Ayla, Zsa Zsa Gabor veya içki, eğlence gibi kelimelerin geçtiği zararsız dedikodular ise kaşların havaya kalkmasına yeter de artar. Azılı Mustafa Kemal düşmanı Rıza Nur’un, ‘Bozkurt’ kitabının yazarı Amerikalı H.C. Armstrong’un, hatta nispeten beğenilen ‘Atatürk’ kitabının yazarı Lord Kinross’un yenilip yutulması hakikaten zor iddialarını ağza almak için ise kelleyi koltuğa almak gerekir. Yıllardır tartışılır: Mustafa Kemal o kadar güçsüz bir şahsiyet midir ki, bu tür iddialarla imajı sarsılsın?

Mustafa Kemal’in imajını korumak için yapılan en müthiş icat ise 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun olmalı. Türk Ceza Kanunu’nda bu konuda yeterince madde varken neden ihtiyaç duyulduğu anlaşılmayan beş maddelik kanunun ilk maddesi „Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir, bu suça azmettirenler asli fail gibi yargılanır“ diyor. 2. Madde ise „bu suçun iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasıyla işlenmesi halinde verilecek cezanın iki kat artırılacağını“ söylüyor. Büyük Doğu hareketinin lideri, İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek 1960’ların başında bu maddeden 1,5 yıl hapis yatmıştı. Geçen yıl, Milli gazete yazarı Hakan Albayrak ‘Bir Cenaze Namazı’ başlıklı yazısında Atatürk’ün cenaze namazının kılınmadığını öne sürdüğü için 15 ay hapse mahkum oldu. Aykırı Yayınları’nın sahibi Seyfi Öngider, ‘İki Şehrin hikâyesi/Ankara-İstanbul Çatışması’ adlı kitabından, John Tirman’ın ‘Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli’ adlı kitabını yayımlayan Aram Yayıncılığın sahibi Fatih Taş, „Atatürk ulusçuluğunu faşizmin bir versiyonu olarak tanımladığı“ gerekçesiyle hem bu kanundan hem de „Türklüğü, Türkiye Cumhuriyetini, Askerleri, güvenlik güçlerini aşağılamak“ iddiasıyla 301.maddeden yargılanıyor. Kanun, Bağcılar Başsavcılığı’nın, ‘Latife Hanım’ kitabının yazarı İpek Çalışlar ve onunla röportaj yapan Hürriyet gazetesinin sorumlu müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 4,5 yıl hapis cezası istemiyle açtığı dava ile tekrar gündemde.

Celal Bayar

Kanunun mucidi Celal Bayar, buna neden ihtiyaç duyduğunu gazeteci Erkin Umsan’a şöyle anlatmış: „İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu’ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk’e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu…

Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu… Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur.“ (Yeni Asır, 10 Kasım 2003)

Bayar’ın sözünü ettiği „gizli komünistleri“ çoğumuz biliriz ama „Kemal Pilavoğlu’nun tarikatı“ da ne ola? Bilindiği gibi, 1940’lar, Kemalizmin gayri-meşru ilan ettiği İslami hareketlerin tekrar kamusal alana çıkma çabalarının hız kazandığı yıllar. 1946’da çok partili döneme geçişle birlikte güç kazanan bu hareketlerden en önemlileri, her ikisi de Nakşibendilikten gelen, Said-i Nursi’nin önderliğini yaptığı Nurculuk ile Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğini yaptığı Süleymancılık tarikatları idi. Kemal Pilavoğlu adlı, hukuk fakültesinden terk şahıs tarafından 1930’larda Ankara’nın Çubuk ve Keskin ilçeleri ile Çankırı Şabanözü’nde örgütlenen üçüncü büyük tarikat ise Ticanilik diye anıldı. Adını, Şazeli-Halveti kökenli Ahmed et-Ticani (1737-1815) tarafından, Cezayir’in güneybatısındaki Ain Madi kasabasında kurulan Ticaniye tarikatından alan hareketin asıl tarikatla ilişkisi oldukça şüpheli. Güya rüyasında Ahmed Et-Ticani`ye intisap ettiğini gören ve ondan tarikat ruhsatı alan Pilavoğlu ve müridleri 1943’te, tarikat faaliyetleri suçundan mahkemeye verildiler ancak kısa bir süre sonra serbest bırakıldılar. Bir süre sonra „heykel puttur“, „laiklik dinsizliktir“, „Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur“, „Türkçe ezan küfürdür“ sloganları ile tekrar ortaya çıkan Ticanilerin ilk büyük eylemi 1949 Şubatında TBMM genel kurulunda Arapça ezan okumak oldu. Ardından, Bayar’ın dediği gibi, çeşitli yerlerdeki Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar.

Ticaniler CHP üyesi

O dönemde Nurcular Demokrat Parti’yi destekliyordu. Peki Ticanilerin siyasi bağlantısı var mıydı? Bu konudaki inanması güç iddialar şöyle: İktidarının son yıllarında dinci çevrelere sempatik görünmek için din derslerinin yeniden konmasına, yeni ilahiyat fakültelerinin, imam hatip okullarının ve Kuran kurslarının açılması için hazırlıklara başlayan CHP hükümeti seçimleri yenileme kararını aldığı 1 Mart günü, tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 sayılı kanunda değişiklik yaparak bazı türbelerinin ziyaretine izin vermişti. 26 Nisan 1950 tarihli Zafer gazetesinde çıkan bir habere göre ise, Ticanî Tarikatı’nın Şeyhi Kemal Pilavoğlu ve müridlerinden bir grup İsmet İnönü’nün onayıyla partiye üye yapılmış, tarikat üyeleri köylerde toplantılar düzenleyerek parti propagandası yapmışlar, köylüleri CHP’ye üye yazmışlardı. Gazetenin iddiası, seçim gürültüsü içinde kaynayıp gitti. 14 Mayıs’ta „Yeter söz milletin!“ diyen DP iktidara gelince, gazete konuyu tekrar gündeme getirdi. Pilavoğlu’nun avukatlığını yapan Yılmaz Akpınar’ın CHP Balıkesir milletvekili Muzaffer Akpınar’ın oğlu olması dedikoduları destekliyordu. (Daha sonra, Yakup Kadri de ‘CHP ve Genel Başkanı-Siyasi İncelemeler ile Politika’da 45 Yıl’ adlı eserlerinde, CHP ile Pilavoğlu ilişkisine değinecekti.) Ancak, Ticanilerin seçimden sonra iyice gemi azıya alması CHP’ye pozisyon değiştirme fırsatı verdi. Kırılan heykellerin sayısı arttıkça, CHP’nin „mürtecileri ve iktidarı kınayan“ protesto mitinglerinin sayısı arttı. Sonunda, Celal Bayar Atatürkçülük şampiyonluğunu kazanması için altın tepside sunulan fırsatı fark etti ve 5816 sayılı kanunu çıkardı.

Pilavoğlu ve 74 müridi, kanun uyarınca 5 Mart 1952’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mahkum oldu. Anlaşılan DP’ye özenen cin fikirli CHP’liler bu konularda acemi oldukları için yanlış ata oynamışlardı çünkü ileride daha iyi görüleceği gibi, Nakşibendiler, desteklerini Nurcular ve Süleymancılara, dolayısıyla DP’ye vereceklerdi.

Unvanları deli

1952’de Malatya’da gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı yaralama suçundan 10 yıl hapis yatan İslamcı-milliyetçi eylemci Hüseyin Üzmez, ‘Şu Bizimkiler’ adlı kitabında aynı hapishaneyi paylaştığı Ticanileri bakın nasıl anlatıyor: „Bir de Kemal Pilavoğlu vardı, hapishanede. Kimine göre sahtekâr, yalancı ve ahlaksız; kimine göre de büyük veli… Şalvarlı, poturlu, sakallı, sakalsız tipler. Başlarında takke ile kalpak arası başlıklar, ayaklarında çarıklar, lastikler. Paçaları dizlerine kadar uzanan yün çorapların içine sokulu acayip kılıklı insanlar. Orta Anadolu insanları. Çoğunun adının başında bir de ‘deli’ eki var. Deli Sadık, Deli Yusuf, Deli Mevlut… Delilik onlarda bir unvan gibi… Hapishane idaresi onları çok ezerdi. Çok acırdık. Ama onlar hallerinden şikayet etmezlerdi. Hatta ölmedikleri için hayıflanırlardı. Şu zalim gardiyanların dayaklarıyla ölseler şehit olacaklardı…“

27 Mayıs İhtilali’nden sonra İhtilal Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürülen Pilavoğlu, iddialara göre Orta Anadolu’dan getirttiği 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen oldu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. “Şarap üretmek günahtır, üzümlerini şarapçılara verenler cehennemde cayır cayır yanar“ diyerek Müslüman bağcıların yüreğine korku salan Pilavoğlu, adayı terk eden Rumların bağlarını teker teker satın alarak pekmezcilikten servet edindi. Adada kaymakamlık yapan Kutlu Aktaş’ın anlattığına göre, karısının ihbarı üzerine Bozcaada’daki evinin üst katında üç oğlan çocuğuyla basıldı ve „elle fiili livata“ suçuyla yargılandı. [http://www.yeniasir.com.tr/a/dizi/siluet/siluet4.htm] Olaydan birkaç ay sonra 1977’de Pilavoğlu’nun ölmesi ile tarikatın bir bölümü Nurculara bir bölümü de Aczmendilere dahil oldu. Ticani tarikatının bize bıraktığı miras ise, dinci akımlara yönelik saldırılarda sık sık tekrarlanan „mürteciler, Ticaniler“ repliği ile 5816 sayılı Kanun oldu.
Radikal 2

Soruşturma : 301. Maddenin anlamı ( V )

Kasım 23, 2006

YASİN ŞAMLI
Soru: TCK 301. madde gibi düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde engel olarak duran maddelerle ilgili genel düşünceleriniz nelerdir? Sizce bu tür maddeler bazı kesimlerin dillendirdikleri şekilde batı hukuk normlarına uygun bir tarzda reforme mi edilmeli yoksa kaldırılmalı mıdır? Read more

Soruşturma : 301. Maddenin anlamı ( IV )

Kasım 23, 2006

KAZIM GÜLEÇYÜZ
Soru: TCK 301. madde gibi düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde engel olarak duran maddelerle ilgili genel düşünceleriniz nelerdir? Sizce bu tür maddeler bazı kesimlerin dillendirdikleri şekilde batı hukuk normlarına uygun bir tarzda reforme mi edilmeli yoksa kaldırılmalı mıdır?
Read more

Soruşturma : 301. Maddenin anlamı ( III )

Kasım 23, 2006

HÜLYA ŞEKERCİ
Eski TCK’nın değişimi ile ilgili çalışmalar özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması umudunu doğurmuşken çok geçmeden ciddi bir değişikliğin gerçekleştirilemeyeceği gerçeğiyle yüz yüze kalmıştı kamuoyu. Böylelikle hükümet yıllardır dile getirilen eleştirilerin daha özgürlükçü şekliyle değiştirme fırsatını değerlendirememişti.
İşkence suçuna verilen cezaların ağırlaştırılması gibi bazı olumlu değişimler elbette görmezden gelinemeyeceği gibi değiştirilmesi teklif bile edilemeyen maddelerin söz konusu bile edilmeyişi göz ardı edilemez. Ayrıca muhalif düşünceyi cezalandırmaya yönelik suç ihdası çeşitli maddelerce korunmuştur.

Eski Ceza Yasası’nın 159.maddesi bu kez karşımıza 301.madde olarak çıkarak şimdiye kadar yüzü aşkın davanın açıldığı bir madde olarak sistemin baskıcı geleneğini sürdürmektedir.

301.madde genel olarak devletin kurum ve kuruluşlarını aşağılamanın cezalandırılmasıyla ilgili. Devletin kurum ve kuruluşlarına toz kondurmama gayreti had safhaya ulaşmışken güya halkın huzuru için yapılan yasalar bizatihi halkın değerlerini bırakın aşağılamayı saldıran devletin kurum ve kuruluşları için bir yaptırım öngörmekte midir? Elbette ki hayır!

Dışarıda başörtülü olduğu gerekçesiyle öğrencilerine kötü örnek olduğunu ima ederek idareci olamaz kararını alan Danıştay’ın halkın değerlerini aşağılaması olağan karşılanırken bu kararı eleştirenler 301.maddeden yargılanacak.

Halkın oylarıyla Meclis’e taşının Merve Kavakçı’nın başına gelenler aslında halkın tercihine ve değerlerine karşı yapılan bir haddini bildirmeyken, başörtülü kadınlar iftar sofralarından kovulmaları yetmezmiş gibi üniversitelerde peruk avına çıkılıyorken bunca aşağılanmamıza karşı devlete karşı koruyan herhangi bir madde yürürlüğe girmeyecek aksine söz konusu yasakçı kurumlar eleştirildiğinde 301.madde tepemizde bitecek! İşte TCK mantığı.Bu mantık değişmediği müddetçe madde numaraları gelip gidecek ancak uygulamalar asla değişmeyecektir.

Üstelik devletin kurum ve kuruluşlarından kasdın da daha çok asker ve askerin sağ kolu olarak çalışan diğerleri olduğu göz ardı edilmemelidir. Örneğin Şemdinli hadisesinde askerler açık açık polis teşkilatını suçlarken işletilmeyen yasa Genelkurmay Başkanı’nı eleştiren arkadaşımız Bahadır Kurbanoğlu hakkında işleme konmaktadır.Ve tüm bu davaların açılması Adalet Bakanlığı’nın onayıyla gerçekleşmektedir.Dolayısıyla hem bu yasakçı maddenin çıkarılması hem de uygulanması konusunda olağanüstü gayret gösteren Cemil Çiçek’in şahsında hükümet sorumludur.

Gerçi son AB ilerleme raporundaki eleştirilerle birlikte 301.maddede bazı değişikliklere gidileceği ifade edilmektedir ama söz konusu tadilatların maalesef öze yönelik olmadığı görülmektedir. Bu madde değiştirilmesi değil tamamen kaldırılması gereken bir maddedir.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »