Atatürk’ü Koruma Kanunu
Nisan 13, 2008
Atatürk heykellerine yönelik saldırıların artması sonucunda hazırlanan ve 5 maddeden oluşan ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’, 31 Temmuz 1951 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Halk arasında daha çok ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ olarak adlandırılan bu kanun çerçevesinde, Atatürk’ün şahsına hakaret edenlere ve onu temsil eden anıtları tahrip edenlere çeşitli hapis cezaları getirildi.
Politik konulardaki uygulamalar tartışılırken insanların kendi fikirlerine özgürlük tanıyan (ya da karşı tarafı cezalandıran) girişimlere taraf olmaları maalesef sıklıkla karşımıza çıkıyor. Atatürk’ü Koruma Kanunu konusunda da benzeri bir durum söz konusu. Kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan insanlar söz konusu kanunun yanında yer alırken, Atatürk’e ya da düşünce ve uygulamalarına karşı olanlar da, aynı kanunu eleştirme eğiliminde oluyorlar.
Kanunun metni şöyle:
Yayım Tarihi ve Sayısı: 31/07/1951 - 7872
Numarası: 5816Madde 1- Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
Madde 2- Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunulacak ceza yarı nispetinde artırılır.
Birinci maddenin ikinci fikrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.
Madde 3- Bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılır.
Madde 4- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 5- Bu Kanunu Adalet Bakanı yürütür.
Amaç yapıcı muhalefeti cezalandırmak
Herşeyden önce belirtmek gerekir ki, hakareti ya da kamu malını tahribi cezalandıran kanunlar yapmanın bireysel hakları tehdit eden herhangi bir yönü yoktur. Hakaretin artık aramızda olmayan bir insana yöneltilmiş olması da, mazur görülmesini elbette gerektirmez.
Ancak bütün bunlar, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun sadece küfür ve hakarete yönelik olduğu anlamına gelmiyor.
Bu tür kanunların bireysel haklar ve düşünce özgürlüğü adına en büyük tehlikesi, eleştiri-hakaret ayrımında oluşacak içtihatların niteliği. Zira bu ayrım sağlıklı bir şekilde yapılmadığı müddetçe, kanunun belli düşüncelerin susturulmasına hizmet edecek şekilde kötüye kullanılabilmasi de mümkün olabilir. Bir başka deyişle, uzun yıllardır Atatürk’ün ‘tartışılamaz’ ve ‘aşılamaz’ kılınmaya çalışılması yönündeki çabaların oluşturduğu algı, yargıya hakim olduğu ölçüde, Atatürk’ün düşünceleri ve uygulamalarına yöneltilen ‘eleştiri’lerin de ‘hakaret’ olarak değerlendirilmesi fazlasıyla mümkün.
Kanunun ‘tuhaf’ olarak nitelendirilebilecek bir yönü de yok değil. Zira kanun, Atatürk’ün şahsına yönelik hakaretlerden çok, heykellerini korumaya odaklanıyor. Kanunda, Atatürk’ün şahsına hakaret etmenin cezası maksimum üç yıl olarak belirtilmişken, heykeller için öngörülen maksimum ceza ‘ağır hapsi’ de içermek üzere beş yıla kadar çıkabiliyor.
Atatürk büstlerine boya döken birine geçtiğimiz günlerde cezaların birleştirilmesi suretiyle 22 yıl verilmiş olması da, kanunun gayet sertçe uygulanması yönünde bir eğilim olduğu anlamına geliyor.
Bu noktada yapılan hata, kamu malına ya da hakarete verilen cezanın, pek çok diğer davada olduğu gibi para ile tazmin edilme yoluna gidilmemesi – ki bu da, büyük ihtimalle, ‘parasını verenin Atatürk’e hakaret edebilmesini’ engelleme kaygısından kaynaklanıyor. Buradan hareketle, Atatürk heykellerinin Türkiye’de ‘kamu malı’ niteliğinin ‘Atatürk’ü temsil’ niteliğinin gerisinde kaldığı da söylenebilir. Ancak bütün bunlar, aslında en iyi ihtimalle ikinci dereceden önemli olabilir. Çünkü konunun bireysel haklar açısından ele alınması gereken yönü yukarıdakilerden çok daha farklı olmalı.
Kanun Önünde Eşitlik İlkesi
Hemen her Türk vatandaşı ‘kanun önünde eşitlik’ ilkesine inandığını söylese de, bu ilkenin bir türlü tam anlamıyla hayata geçirilememiş olmasının nedeni, eşitliğin kulağa hoş gelen bir tür ‘ezber’ seviyesinde algılanması nedeniyle içselleştirilememiş olması. İşin içine düşünce yıkıcı başka ezberlerin de giriyor olması, yüzeyselliği ve dar görüşlülüğü önemli ölçüde artırıyor.
Kanun önünde herkesin eşit olması, ’suçu ispatlanıncaya kadar herkesin masum olması’ ilkesi ile ilgili olan bir durum daha çok. Mahkemenin tarafsızlığının temini amacıyla, mahkeme süreci boyunca, Başbakanlarla sıradan vatandaşların, çocuklara tecavüz edenlerle bu olaya tanık olan şahitlerin, kısacası herkesin eşit muameleye tabi tutulmasını öngören bir ilke. Dikkat edilecek olursa, ‘eşitlik’ ilkesi ile sadece güçlü ya da nüfuz sahibi kişilere karşı zayıfların korunması amaçlanmıyor. Kamuoyunun tepkilerine hedef olan kişilerin de aynı güvence altına alınarak cezanın eşit ve herhangi bir etki altında olmayan bir yargılama süreci sonucunda, kanunlar çerçevesinde karara bağlanması hedefleniyor.
ABD Yüksek Mahkeme üyesi Antonin Scalia, ‘A Matter of Interpretation‘ adlı eserinde bu durumla ilişkilendirilebilecek bir örnek veriyor. Scalia, bir kişinin büyük bir kalabalığın önünde bir cinayet işlemesi, bu cinayetin kameralar tarafından da kaydedilmiş olması ve hatta katilin cinayeti işlediğini itiraf da etmesi durumunda bile, bütün bunların mahkeme süreci tamamlanana kadar hiçbir şey ifade etmeyeceğini belirttikten sonra, ‘Buna formalite mi diyorsunuz? O zaman bırakın öyle olsun!’ demeyi de ihmal etmiyor.
Çünkü eşitlik ilkesi, yapısı gereği, ‘kendilerinden hoşlanılmayan insanlar’ için de geçerli olduğu zaman gerçekten bir mana ifade etmiş oluyor. Ancak subjektif duygularıyla hareket eden insanlar çoğu zaman bu gerçeğin farkına varamıyorlar. Benzeri bir durum, ne yazık ki, düşünce özgürlüğü gibi konularda da sıklıkla gözlenebiliyor. Kulağa son derece hoş gelen ‘düşünce özgürlüğü’ ifadesinin aslında ‘katılmadığımız’, ‘taban tabana zıt olduğumuz’ ve hatta ‘rahatsız edici bulduğumuz’ düşüncelerin özgürlüğü anlamına geldiği, hiç kimseyi rahatsız etmeyen düşüncelerin özgürlüğünün ya da malumu ilamın zaten her zaman mümkün olduğu da maalesef çoğu zaman göz ardı ediliyor.
Bu tür algı bozukluklarının pek çok konuya olduğu gibi, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun hazırlanış ve uygulanış biçimine de önemli menfi tesirleri söz konusu.
Kanun Önünde Eşitlik ve Hakaret
Özgür bir ülkede hakareti ya da kamu malını tahribi cezalandıran kanunlar yapmanın bireysel hakları tehdit eden herhangi bir yönü olmadığı yukarıda belirtilmişti. Ancak bu durum, kuşatıcı bir anlayışla, ‘herkesin’ kanun tarafından korunması ile mümkün. Bir başka deyişle, bu konuda bir düzenleme yapılırken, kanunun ‘kişiye özel’ değil, şahsına ya da hatırasına alenen hakaret edilen veya sövülen ‘her insan’ için kuşatıcı olmasına azami dikkat gösterilmeli. Aksi takdirde, hakkında kanun yapılan kimi kişilerin diğerlerinden ‘daha eşit’ oldukları yönünde bir intiba doğar ki, bu da, söz konusu kişi Atatürk bile olsa, eşitliğin esas alındığı bir hukuk devletinde asla bahis mevzuu olamaz.
Dikkat edilecek olursa, bu ‘Atatürk korunmasın’ demek değildir. Kanunun, Atatürk ile birlikte ‘herkesi’ hakaret edilmekten ve sövülmekten koruyacak şekilde genişletilmesi, ‘kanun önünde eşitlik’ ilkesine daha uygundur demektir.
‘Kişiye özel’ kanunlar yapmak yerine genel geçer hükümler ortaya koymak, hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Çünkü siz belli kişilere özel kanunlar yapmak isterseniz, başkaları da, başka kişilere özel kanunlar yapmak isteyecektir ki, bu da ‘belli şahıslar’ değil, ‘eşit vatandaşlar’ üzerinden yürümesi esas olan hukuk anlayışına terstir.
Konunun bir diğer yönü de eleştiri-hakaret ayrımı.
‘Kişiye özel’ yapılmış olan kanunlar var olduğu müddetçe, bu kanunları kötüye kullanarak hoşlanmadıkları düşünceleri susturmaya çalışan insanlar da olacaktır. Hukukun bu şekilde kötüye kullanılmasının önüne geçme adına, kanun karşısında herkesin eşit bir şekilde korunmasını esas alan bir düzenleme gerçekleştirmekten başka bir çare yoktur. Eğer herhangi bir politikacının beyanatlarına yöneltilen bir karşı-argüman ‘eleştiri’ çerçevesinde kabul edilirken, benzeri bir durum Atatürk’ün herhangi bir söz ya da düşüncesine yönelik olduğunda ‘hakaret’ olarak kategorize edilebiliyorsa, zaten o noktada düşünce özgürlüğü adına ciddi problemler var demektir.
Bu konuda göz önüne alınması gereken bir diğer nokta da şu ki, makul eleştiriler ‘hakaret’ olarak nitelendirilerek eleştiri kapısı kapandığı ölçüde, düşüncelerini söz ya da yazı ile ifade etmekten aciz olan bir kısım cahillere de hınçlarını heykellerden çıkarmaları konusunda bahane sunulmuş olacaktır.
Heykellere Saldırılar
Heykellere yapılan saldırılar, kamu malına verilen bir zararın söz konusu olması nedeniyle elbette cezaya çarptırılabilir. Ancak kimi takıntılı tiplere verilen 22 yıl gibi astronomik infazlar elbette pek kabul edilebilir değil.
Yukarıda da değinildiği gibi, herhangi bir anıtın tahrip edilmesi ya da kirletilmesi olabilir ki, sadece bu yönüyle, konunun, kamuya ait olan herhangi bir malın tahrip edilmesinden bir farkı yoktur.
Bir gazetede yayınlanan bir karikatür vasıtasıyla kimi insanların kişilik haklarına saldırılmasının ardından, hakarete uğrayan insanların kanuna başvurarak haklarını aradıklarına sıklıkla şahit oluyoruz. Zaten heykel konusunun bu ikinci yönü, bir karikatürle Atatürk’ün şahsını hedef almaktan farksız. Ancak, ‘Karikatürle hakaret başka, heykelle hakaret başkadır’ ya da ‘Atatürk’ün heykeline hakaret başka, İsmet İnönü ya da bir başkasının heykeline hakaret daha başkadır’ dersek, herkesin eşit algılandığı bir sistemin yaklaşımını değil, kendi subjektif duruşumuzu ifade etmiş oluruz.
Konu hakkındaki örnekler elbette kolaylıkla çoğaltılabilir.
Ancak sonuç itibariyle, bu konunun çözümünün, sorunun kompleksliğinden ziyade, hal-i hazırda hakim olan ‘eşitlik’ tasavvurunun yüzeyselliği ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz.
Bu nedenle de, söz konusu eşitlik algısı evrensel bir bakışla içselleştirilemediği müddetçe, bu tür basit sorunları çözme adına birbirimizi yemeye devam edeceğimiz muhakkak.
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


