Millet ve milliyetçilik hakkında

March 19, 2008

 
Kur’an’ın ve dolayısıyla İslâm’ın kelimelere yüklediği anlamı atıp, o kelime ve kavramlara çok farklı mânâlar yüklemek, insanla Kur’an arasındaki köprüleri yıkmaktan daha fecî bir duruma sebep olmaktadır.
 Bu tavır; tahrif, dejenerasyon, ihânet, hakka bâtılı karıştırmak, bâtıla hak maskesi takmak şeklinde ifade edilebilir.

Milletlerine  uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden hoşnut olmayacaklardır. De ki: ‘Doğru yol/hidâyet, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (2/Bakara, 120)

“Kendini bilmez beyinsizden, kendini aşağılık yapandan başka kim İbrahim milletinden/dininden yüz çevirir?!” (2/Bakara, 130)

“Kâfirler, peygamberlerine dediler ki: ?Elbette sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka milletimize döneceksiniz!’ Rableri de onlara, ?zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz!’ diye vaad etti.” (14/İbrâhim, 13)

Görüldüğü gibi Kur’ân-ı Kerim’de “millet” kavramı, hep din mânâsında kullanılmıştır. Hatta bir âyet-i kerimede; “kavim” ve “millet” bir arada kullanılmıştır. Hz. Yusuf (a.s.)’un kıssası beyan edilirken; “De ki; size rızıklanacağınız bir yemek gelecek oldumu, ben muhakkak onun ne olduğunu, size daha gelmezden evvel haber veririm. Bu Rabbim’in bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah’a inanmayan bir kavmin milletini  -ki onlar âhiret gününü inkâr edenlerin ta kendileridir- terkettim” (12/Yûsuf, 37) buyurulur. Bu âyette geçen “Allah’a inanmayan bir kavmin milletini terkettim” ibaresi, kavim ile milletin ayrı ayrı anlama sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla “Türk kavmi” vardır, ama “Tür milleti (şeriatı) yoktur. Türk kavmine mensup insanlardan; mü’min olanlar bulunduğu gibi; olmayanlar da mevcuttur. Farklı dinlere tâbi olmaları, onların “Türk kavmi”nden olma özelliğini ortadan kaldıramaz. Çünkü insanlar, hangi kavimden olacaklarına bizzat kendileri karar veremezler. Ancak hangi milletten (dinden) olacakları konusunda irâde beyan etme hakları vardır. Ya iman ederek “İslâm milleti”nden olurlar; ya inkâr ederek “küfür milleti”ne geçerler.

Millet, ortak bir itikada sahip olmakla birlikte, bir imam etrafında toplanmayan fertlerin durumunu beyan eder. Her müslüman, İslâm milletinin bir ferdidir. Eğer bir imama bey’at ederlerse, “ümmet” olarak anılırlar.

Millet, İslâm kültürüne göre din anlamında kullanıldığından, “İslâm milleti”, “küfür milleti” tâbirleri doğrudur. Türk milleti, Yunan milleti… gibi ifadeler aslında yanlıştır. Millet kelimesinin kavim/ulus anlamında kullanılması, 19. asırdan sonra ve özellikle 20. asırda yaygınlaş(tırıl)mıştır. Bu galat, Kur’an kavramlarının câhiliyye tarafından içinin boşaltılıp sapık inançlar doğrultusunda doldurulmasına açık bir örnektir.

Yahûdilik ve daha çok da siyonizm, milliyetçilik/ırkçılık konusunda, hem bunun ideolojileşmesi ve hem de ırkçı tutumlara yol açması ve karşı ırkçılık dâvâları açısından önemlidir. Irkçılık  hiçbir zaman tek yanlı olmaz. Bir ırk Üstünlük iddiasında bulunursa o ırkın temas ettikleri diğer ırklarda buna karşılık kendilerinin daha üstün olduklar iddiasına girişir. Yahûdilerin seçilmiş kavim ve Allah ın sevgili kulları oldukları, Diğer ırkların kendilerine  hizmet etmek zorunda olan “eşek”  anlayışına sahipler. Bunu  muharref Tevrat’a dayandırıyorlar. Bu tavır  Faşizmin kaynağı oldu.  Bu doğal bir sonuç Irkının diğerlerinden Üstün olduğunu iddia eden her toplum kendi düşmanını oluşturur.

Ancak kavim gerçeği, reddedilmeyecek, reddedilmemesi gereken bir vâkıadır. Allah katından insanlığa bir lütuftur. Kur’an bu olguyu bilindiği gibi şu hükümle açıklar: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ve Havvâ’dan) yarattık. Sonra sizi tanışasınız diye soylara ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve üstün olanınız, en takvâlınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” (49/Hucurât, 13) Âyette belirtilen uyarıcı gerçeklerden birisi, bütün insanların aslının bir olmasıdır. Tüm insanlar Âdem ile Havvâ evlatlarıdır. Ve bu sebepten menşei, aslı bir olan kavimlerden hiçbirisi diğerini aşağı görme imkânına ve hakkına sahip bulunmamaktadır.

Kavime Rabbimiz’in yüklemiş olduğu fonksiyon, sadece “tanışmaya vesile olmaktır”. Yaratıcı’nın insan topluluklarını uluslar, soylar, kabileler şeklinde düzenlemesi, onların arasında tanışma ve doğuştan gelen yardımlaşmanın, bir kargaşaya meydan vermeden gerçekleşmesi içindir.

Kim ki farklı kavimler halinde yaratılışa, tanışma, bilişme ve yardımlaşma vesilesi olmanın dışında bir fonksiyon yüklerse, milliyetçilik, yani ırkçılık ve üstünlük ideolojisi ile ırk ve kavmine bakarsa, kesinlikle İslâm’ın koyduğu sınırın dışına çıkmış olur.

Milliyetçilik, yani doğru ifadelendirmeyle kavmiyetçi fikir ve ideolojiler Avrupa’dan ithal birer frenk mikrobudur. Kur’an, câhiliyyenin her çeşidi ile savaşmış ve insanlara vahyin, yani hakkın, yani ilmin nûrunu ulaştırmıştır. Peygamberimiz her çeşit ırkçılık ve kavmiyetçiliği câhiliyye âdeti olarak değerlendirmiş ve tümünü yasaklayıp kaldırmıştır.

Osmanlı’nın altı yüz sene gibi ülkeler tarihi açısından uzun sayılabilecek bir medeniyetinin, temel sebep ve dayanaklarından biri her ulustan müslümanları hiçbir ayrıma tâbi tutmadan “İslâm milleti”nin bir ferdi ve tüm müslümanların birbirleriyle “kardeş” olduğu anlayışıdır. Türkiye’nin cumhuriyet sonrası önmeli sancılarından birisi, kendi vatandaşlarına ulusçu, ırkçı yaklaşımları ve millet tanımındaki yanlış tutumlarıdır.

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?