Gelenek değişime engel mi?
March 11, 2008
Gelenek, değişme karşısında durağanlığın elverişli bir zırhı olarak sahiplenilmektedir.Sosyolojide genel kabul gören yaklaşımlardan biri de, “bireyin toplumsal hayat içinde şekillendiği ve yine bu ölçüde de hayatı etkilediği” yönündedir. Toplumsal dinamikte objektif veya subjektif bir kriter olarak bilinç düzeyinde meydana gelen değişmeler, toplumsal değişmeyi açıklamada önemli bir ayraç olarak dikkatleri çekmektedir.
Toplumsal değişme açısından bireysel değişmenin ve birey-toplum ilişkilerinin mâhiyetinin ve etkilerinin bilinmesi gerekmektedir. Her şeyden önce insan, toplumsal bir varlık olup, toplum da ihtiyaçların zorlaması sonucunda oluşan inanç, ideal ve arzuların etrafında birbirine kenetlenmiş insan gruplarının somut bir sembolü olarak nitelendirilebilir.
Kur’an’da toplumsallaşma sürecinin insan fıtratına yerleştirildiği ve yaratılışında var olduğu bildirilmiştir. Bu durum, Hucurât Sûresinde dile getirilmiştir: “Ey insanlar, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi toplumlara ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız en çok takvâ sahibi olanınız, korunanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” (49/Hucurât, 13). Görüldüğü gibi âyette farklılıklar nedeniyle insanların birbirlerini tanımaları gerektiği inancından hareketle, bir toplumsal ilişkinin gerekliliği vurgulanmaktadır. Bireysel farklılıklar ve tanışma eylemi, toplumsal hayatın vazgeçilmez şartı olup, bu tür farklılıkları bir ayrım aracı olarak kabul etmek mümkün değildir. İnsanlar kendilerine tanınan imkânlar ve beceriler açısından aynı olarak yaratılmamışlardır (Bak. 43/Zuhruf, 32). Eğer böyle yaratılmış olsaydılar, yani herkes aynı özelliklere sahip olsaydı, doğal olarak kimsenin kimseye ihtiyacı kalmaz ve karşılıklı olarak yerine getirilen sorumluluk anlamsız hale gelirdi.
Allah insanları gerek beceri bakımından, gerekse ruhsal, fiziksel ve benzeri bakımlardan farklı şekillerde yaratarak, her birine ayrı yetenek ve eğilimler vermiştir. Özel kabiliyetleri yönüyle insanlardan bazıları diğerlerine üstün kılınmış, böylece insanlar doğuştan birbirlerine muhtaç hale geldikleri için birliktelikler kurmaya başlamışlardır. Bu da kolektif ve toplumsal hayata geçiş sürecini hızlandırmıştır.
Kur’an, toplumsal yapı içerisinde fertleri bütünüyle irâdesiz varlıklar olarak görmemekte, bilakis topluma karşı bireye öncelik tanımaktadır. Toplum, bireyi çok değişik şekillerde etkileyen ve sınırlayan bir gerçeklik olmakla birlikte, münferit insanlar aracılığıyla da yönlendirilebilmektedir. Zira insanlar için kendi irâdelerinin payı olmaksızın içine doğdukları çevre gerçeğinden önce nitelikli bir fıtrat gerçeği vardır. Kur’an çevre faktörünü belirleyici özelliklerinin varlığına rağmen, “fıtrat gerçeğine” dönmeyi başarabilen insanların tarihsel örneklerini vermektedir (Bak. 66/Tahrîm, 11; 18/Kehf, 10, 26; 36/Yâsin, 20, 27). Kur’an’da birey olarak insan içinde yaşadığı toplumun kaderini belirlemede Allah’ın mutlak otoritesinden bağımsız olmaksızın, güç sahibi kılınmış ve tarih âdetâ onun eline teslim edilmiştir.
Toplumsal çözülmeyi ve çöküşü hazırlayan faktörlerin geneli Kur’an terminolojisinde zulüm kavramıyla da ifâde edilmiştir. İnsanın “zulmü” ortaya çıkaran zaafları, öncelikle bir insan olarak kendisine, topluma ve tabiata karşı davranışlarında kendini göstermektedir. Sözkonusu bu zaaflar, “düşüncesizlik (17/İsrâ, 100); huysuzluk (70/Meâric, 19); acımasızlık (14/İbrâhim, 34); nankörlük (43/Zuhruf, 15); azgınlık (96/Alak, 6); telâş (17/İsrâ, 11) olarak gösterilebilir. Bu zaaflardan herhangi biri insana hâkim olmaya başladığında, diğerleri de onu izleyecektir. Bu çerçevede insanda kendisini yeterli görme ve Allah’tan bağımsız hissetme (istiğnâ-tekebbür) eğiliminin varlığından söz edebiliriz (Bak. 96/Alak, 6-7). Eğer bu istiğnâ ve tekebbür duygusu kontrol altına alınmazsa, bu zaaflar insanı sadece Allah’a değil, içinde yaşadığı topluma da sorumsuz bir hale getirecektir.
İnsan davranışlarının içgüdüselliğinden bahsetmemiz mümkün değildir. İnsan, ya “Allah’ın emirlerine uyarak” ya da “yoldan saparak” sürekli olarak hiç sonu gelmeyen zihnî çatışmalara yakalanma veya onlardan kurtulmaya çalışma sürecini yaşamaktadır. Yolunu seçme hakkıyla doğan birey “uyumlu” ya da “uyumsuz” rollerden birini tercih ederken her hâlukârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmaktadır.
Ancak bireyin yolunu seçme hakkının bazen gelenekler tarafından yönlendirildiği durumlar da sözkonusudur. Gelenekler, sosyal hayatın düzenli akışını sağlayan toplumsal pratikler olarak fonksiyon gördüğü gibi, bir diğer yönüyle de olumlu anlamdaki değişmelere engel teşkil edebilmektedir. Genellikle değişimin karşısında geleneklere bağlanmanın getirdiği durgunluğun çekici bir rahatlığı bulunmaktadır.
Ancak insan, özgür bir irâdeye sahip olduğu için “geleneklerle şartlandırılmış olma” mâzeretine sığınamamaktadır. İnsanı özbilinçten ve seçme yeteneğinden alıkoyan “atalarının izinden gitme” davranış kalıbı, bu yönüyle Kur’an’da olumsuz bir tutum olarak eleştirilmiştir (Bak. 43/Zuhruf, 23, 24). Çünkü geleneksel etkenlerin bireyin bütün davranışlarında belirleyici olması, bireyin irâdesinin, bütünüyle geleneklerle sınırlandırılması ve yönlendirilmesine sebep olmaktadır.
Bu bakımdan peygamberlerin karşılaştıkları önemli engeller arasında, münker olarak bilinen toplumsal kesimlerin “geleneği” bir koruma aracı olarak öne sürmeleri olmuştur. Böylece “gelenek”, değişme karşısında durağanlığın elverişli bir zırhı olarak sahiplenilmektedir. Bu vesileyle de, insanlarda bireysel sorumluluklar, geleneğin ağır tahakkümü karşısında irâde dışlanmasıyla eritilmekte ve böylece de toplumsal vicdan rahatlatılmaktadır.
Kur’an açısından yaklaşıldığında, insanın iki boyutlu olduğu görülmektedir. İnsanda bu iki boyuttan hangisinin ön plana çıkacağını belirleyen faktör, yine insanın kendi hür irâdesinde somutlaşmaktadır. İnsanın tarih içerisinde çoğu zaman olumsuz rol oynaması daha çok zaaflarının güdümüne girmesi ile gerçekleşirken, olumlu rol oynaması da onun, genellikle fıtratına uyması, kendisini yabancılaştırıcı etki ve unsurlardan arınması ile gerçekleşmektedir.
Kur’an birey ve toplum ilişkilerine değinirken de, kendine has üslûbuyla toplumlar/ümmetler için de ortak bir kaderden, tarihten söz etmektedir. “Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilir, ne de öne alınabilir” (7/A’râf, 34). Bu âyette toplumlar için tıpkı insanlarda olduğu gibi bir ölümden, toplu bir yok oluştan bahsedildiği görülmektedir. Burada sanki toplumların da yaşayan bir organizma gibi özgür irâdeleri olduğu düşüncesi ön plana çıkmaktadır. Ayrıca her ümmetin/toplumun kendi toplumsal bilincini ve düşünce biçimini belli oranlarda belirleme özgürlüğüne sahip oluşu da göz önünde bulundurulduğunda, toplumlar arasında oluşan değer farklılıklarının da bireylerin algılama şekillerine yansıması normal bir sonuç olmaktadır.
Doğal olarak bireylerin bu tür davranışlarını topluma malettiğimiz takdirde bireysel davranışlardan dolayı toplumun genel olarak sorumlu tutulması da mümkün olabilmektedir. 91/Şems, 14 ve 26/Şuarâ, 157-158. âyetlerde Semud kıssasında, Sâlih Peygamber’in devesinin kesilmesini tek bir kişi gerçekleştirdiği halde, suç bütün topluma maledilmiş ve bütün toplum bundan sorumlu tutularak sonuçta topluluğun tümü cezâlandırılmıştır. Çünkü toplum sözkonusu suç eyleminin gerçekleştirilmesine göz yummakta, engellemek için çaba göstermemekte, ya da desteklemektedir. Dolayısıyla da bu tutumun bir ürünü olarak bireysel eylemlerin sonucuna katlanmak zorunda kalmaktadır (Bak. 27/Neml, 51).
Eğer toplumsal irâde, suçun oluşmasına zemin hazırlıyorsa, aynı zamanda bu durumu destekliyor anlamına da gelecektir. Zaten bireyin onaylaması ve karar vermesi gerçekte, toplumsal irâdenin ya da toplumsal kabullerin bir parçası olmaktadır. Burada bireysel eylemin toplumsal irâdeden kolay kolay ayrı düşünülemeyeceği dikkat çekici bir biçimde belirginleşirken, bireysel suçlar toplumsal suçların bir prototipi olarak meydana çıkabilmektedir.
Bireylerin tek tek rol, kimlik, yöneliş ve tutumlarının örgütlenmiş modeli olarak ortaya çıkan toplum, aynı zamanda insanların psikolojik ve rûhî temeli üzerinde yükselen bir yapı görüntüsü taşımaktadır. Bu temel üzerindeki üst yapı, yani toplumsal durumda meydana gelebilecek değişme ancak temelin (bireysel olanın) değişmesiyle mümkün olmaktadır. “Bir toplum kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.” (13/Ra’d, 11) âyetinde işin temeli ile onun üzerine yükseltilen yapı arasındaki belirlenmiş ilişkiden söz edilmekte, insanın psikolojik ve fikrî konumu ile sosyal durumu arasındaki bağlantı üzerinde durulmaktadır. İnsanın iç âlemiyle dış âlemi arasındaki ilişki vurgulanırken, bir topluluğu meydana getiren fertlerin psikolojik durumu değişince, sosyal konumlarının da değiştiği belirtilmektedi. Burada sözkonusu edilen iç değişiklik ahlâkî alanın en uzak noktalarına kadar uzandığı gibi, kişisel ve psikolojik yapının temellerini de kapsamaktadır. Ayrıca bu iç değişiklik, bizzat insanın kendi yapısı ve nefsiyle olan ilişkilerinde etkili olduğu gibi diğer insanlarla da (ister birey, ister toplum olarak) tarihî hareketin seyri ile de ilgili görünmektedir.
Kur’an, birey-toplum, ilişkilerine değinirken, bazen bireyin önceliğine dikkat çekmekte (5/Mâide, 105), bazen de toplumun belirleyicilik bağlamındaki anahtar rolünü teyit edici (6/En’âm, 108) ifâdeler kullanmaktadır. Ayrıca Kur’an kendilerini mustaz’af olarak tanımlayan (4/Nisâ, 97) insanların, sorumluluklarından kurtulmak için kendi “zayıflık ve ezilmişliklerini” mâzeret olarak kullanamayacaklarını, çünkü zayıflıklarının asıl sebebinin toplumsal baskılar karşısında kendi kişiliklerinin ve sorumluluklarının farkında olamayışları olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Kur’an’da insanın sorumluluğu üzerinde durulmuş, bireyin bu sorumluluğunu canlı tutacak ve onu toplumsal yozlaşmalara karşı dirençli kılacak “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker” ilkesi yerleştirilerek bireyin korunmasına öncelik verilmiştir.
Kur’an kıssalarına genel bir göz atıldığında da, peygamberler ve tarihsel dinî önderlerin toplumlarına rehberlik ederken karşılaştıkları güçlükleri, bu ilkeye karşı gösterdikleri kararlılık ile aşmayı başardıkları görülmektedir.
Ahmet Kalkan
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


