Sömürgecilerin Buti (yamyam) dedikleri ülke
Ocak 8, 2008

BUTİ yamyam manasında Fransız sömürgecilerce verilmiş bir isim. İstila ettikleri coğrafyaların insanlarının maddi manevi tüm varlığını yiyen, sömüren, iliğini kemiğini kurutan istilacılar “Buti” demişler Cibuti halkına. Onlar da “Cibuti” diyerek “insan yemek yok” demek istemişler.
Çocuklarımız İslâm’ı öğrensin İhtiyar kabile reisi, ‘Osmanlı’dan sonra ikinci gelişiniz” diyor heyecanla ve sıralıyor isteklerini: Okulumuzu Fransızlar yaptırdı. Fransızca eğitim veriliyor.Bir medrese istiyoruz, çocuklarımız Kur’an öğrensin, İslâmi ilimleri öğrensin.”
BUTİ yamyam manasında Fransız sömürgecilerce verilmiş bir isim. İstila ettikleri coğrafyaların insanlarının maddi manevi tüm varlığını yiyen, sömüren, iliğini kemiğini kurutan istilacılar “Buti” demişler Cibuti halkına. Onlar da “Cibuti” diyerek “insan yemek yok” demek istemişler. Cibuti olmuş ülkenin adı. Adını bile değiştirememiş. Kaldı ki makus talihlerini yenecek, işgale, sömürüye, baskıya hayır diyecek. Yok, çok zor. Yadırgamıyorlar, sömürge olmayı olağan görüyorlar. Bizim kadar kızmıyorlar Fransız askerine ya da ABD askerine. Olması gereken buymuş gibi düşünüyorlar. Kendilerinin de bir hakları olduğunun farkında değiller. Doğrusu sömürgeciye çık git deme lüksleri de yok. Bizler gitmedikçe, araya mesafeler koydukça sömürgeciye, onların bir lokma ekmeğine mahkûmlar. Necip Fazıl’ın şiirinde olduğu gibi “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul /Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!”
Aynen öyle bir uçurum aynen öyle bir taksimat söz konusu. Az önce birkaç ottan, çöpten oluşan sözde evlerin bulunduğu semtten birden aynı bölgede varlık ve yokluk, yerli halk ve sömürgeci arasındaki farkı görmek dehşete düşürüyor. Gabot bölgesi mesela tamamen sömürgeci Fransızların yerleşimcilerden oluşuyor. Yüksek duvarlarla çevrilmiş lüks evler. Cibuti, bakir toprakları, sahilleri, kumsallarıyla kurtarılmayı bekliyor. Ne çare ki, yüzyıllardır topraklarını sömüren, kanlarını, canlarını sömüren Fransızlar gitmemişken daha yetmez gibi 11 Eylül olaylarını bahane eden ABD, Afrika’daki en büyük askeri üssünü Cibuti’ye kurmuş.
‘SEFALET YÜREĞİMİ YAKIYOR’
Yine sazdan, samandan oluşan evleriyle (odacıklarıyla) sözde köylerden biri olan Ripta köyündeyiz.
Bir kadın sırtında hayvan derisinden su tulumu, eteğine yapışmış iki küçük çocuğu su taşıyor. Durdurup biraz sohbet ediyoruz. Su tulumunu inceliyoruz. Kanserojen diyerek beğenmediğimiz plastik bidon bir lüks olduğu için ellerinde bulunmuyor zaten. Sazdan evlerden birine misafir oluyoruz. Evin genç sahibesi iki taş arasında kahve dövüyor bizim için. Taş devrinde miyiz? Milattan önce kaçıncı yüzyılı yaşıyor bu coğrafya ve biz zaman mekân içinde kayıp mı olduk? Anlamaya, çözmeye, ilkel hayat şartlarıyla empati yapmaya girişiyoruz. Yüreğim ağrıyor empati dahi kuramıyorum. Böyle bir hayat zor çok zor. Bir o kadınların yaşadığı sefalete bir de bizlerin tüketim çılgınlığına bakıp kendi halimize hayıflanmadan edemiyorum.
Kurban kesiminden sonra köyün ihtiyarlarıyla toplantı yapıyoruz. Partnerimiz Al Bir’in sosyal işler sorumlusu ihtiyar kabile reisine bizi tanıyor. İHH’yı orada bulunma sebebimizi, Türkiye’yi… “Osmanlı’dan sonra ikinci gelişiniz” diyor yaşlı reis. İbrahim Bey, İHH heyetinden, Türkiyeli kardeşlerinden isteyecekleri üç şeyi soruyor. Heyecanlanıyor ihtiyar reis, halkla bir an göz göze geliyor. Yanlış şeyler söylemek istemiyor. Yanlış dilekte bulunmaktan, tılsımı kaybetmekten korkuyor adeta. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ve sıralıyor isteklerini… “Bir kuyumuz var, Fransızlar yaptırdı 50 senelik suyu içilmez durumda. Okulumuzu Fransızlar yaptı, Fransızca eğitim veriliyor, çoluk çocuğumuz Fransızca konuşuyor. Bir medrese istiyoruz, çocuklarımız Kur’an öğrensin İslâmi ilimleri öğrensin.”
Bir üçüncü istekleri olmuyor. Onca yoksulluğun içinde bir başka şey demiyor. Üç dilek bile dileyemiyorlar, dileyecekleri, isteyecekleri çeşit çeşit şeyler de yok. YOK! Cibuti Frangına çevirdiğimiz 850 doları yaşlı reisin ellerine veriyoruz. Hane başına bin Cibuti Frangı. Yani 5.7 dolar. Reis de köylü de şaşkına dönüyor. Belki hayatlarında bir arada göremedikleri bir meblağ bu onlar için. Türkiyeli kardeşlerimizin selamıyla ellerine teslim ediyoruz. Şaşkınlıktan öylece bakakalıyor. Yetimler, yoksullar, işsizler, açlar, AIDS hastaları… Hepsi her türlü yardıma muhtaç. Birkaç dolar dünyaya bedel onlar için. Yabancılara çocuklarını sattıklarını öğreniyoruz.
Bizim de camimiz olsun!
Buhour köyüne varıyoruz. Yeni çehreler, yeni şaşkınlıklar… Taşlarla çevrili bir alan. Sanki çocuklar evcilik oynamış gibi. Burası bizim camimiz, burada namaz kılıyoruz, biz bir cami istiyoruz diyor. Cami de elbette bizlerin camileri gibi değil. Cibuti’nin en eski en büyük dedikleri camileri bile bizlerdeki mescit kadar. Bu köye ise bizim camilerin avlularına yapılan şadırvan masrafıyla bir cami yapılır.
Her 100 kişiden 2’si AIDS hastası
İster yoksulluğun getirisi olarak aynı şırıngayı kullanma gibi sebepler veya steril olmayan kötü şartlar, isterse başka nedenler ama AIDS yüzde ikilik bir oranda yayılıyor. “Yeni Umut Derneği” AIDS’li kadınlara umut olmaya çalışıyor. Eşleri hastalığını gizlediği için önce kadına ondan da çocuğuna bulaşıyor. Kadınların AIDS olduğu anlaşıldığında evlerinden kovuluyor, hatta kimi zaman taşlanıyorlar. Yeni Umut Derneği gidecek hiçbir yeri olmayan bu kadınlara ve çocuklarına yuva olmaya, onları barınacakları bir yer buluncaya kadar barınak olmaya çalışıyor.
Fatma Yusuf, kendisi bir öğretmen. Ama mesleğini bırakmış AIDS’le mücadeleye vermiş kendisini. Yorulduğunu, herkesin kendilerini gelip dinlediğini ve yardım etmediğini söylüyor. Öfke dolu, anlatırken tüm öfkesini, hıncını ortaya koyuyor. Kendisi de çok zayıf, adeta erimiş görünüyor. AIDS’li olup olmadığını soruyoruz “hayır” diyor ama biz doğrusu tatmin olmuyoruz. Uluslararası derneklerin sadece eğitim verdiğini maddi yardımlarda bulunmadığını söylüyor. AIDS’li hastalarla ilgilenen bir “Hayata Evet Derneği” var fakat o derneğin çatısı altına giremiyorlar. Hayata Evet, Afar’ların kurduğu bir dernek, Yeni Umut ise Somalililerin; dolayısıyla bu kabile ayrımı onların ortak paydada buluşmasını engelliyor. Hayata Evet Derneği başkanı da dikkatleri çekene kadar çok uğraş vermiş. Kendisini öldürmekle tehdit edip tüm dünyadan yardım istemiş. O dernek şimdi devletten yardım alabiliyormuş. “Bizim bir bilgisayarımız da yok ki uluslararası kuruluşlara mail atalım” diyor. Çaresizce çırpınıyor. Hastalığın ilerleyen safhalarında hastaların eklem yerleri erimeye başlıyor ve poşetlerden yastık yapıp dizlerine bağlıyoruz. İnsanlar bizi kötü görüyor, taşlıyor, hayatımızı yaşayamıyoruz” diyor. Bir hikâye anlatacağım size diyor. “Bir aile vardı, iki kız, iki erkek çocukları vardı. Çocuklardan en küçük olanı bir gün hastalandı ve doktora götürdüler. Bebeğin AIDS olduğu anlaşıldı. Doktorlar anne babaya da test yapmak istiyorlar anne AIDS çıkıyor baba test olmayı reddediyor. Hakikatte adam 4 yıldır taşıyıcı olduğu halde karısından gizliyor ve inkarına da devam ediyor. Netice kadın olayın üstüne gittikçe şiddete maruz kalıyor ve nihayet kocası boşuyor.
Bu AIDS’li kadınlardan sadece birinin hikayesi, pek çoğunun hikayesi ve akıbeti de bu minvalde.
Sömürgecilerin Buti (yamyam) dedikleri ülke “ için “ilk yorum ”
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?



[…] Sömürgecilerin Buti (yamyam) dedikleri ülke | Dünya’ya İnsanİ Bakiş Ocak 9, 2008 @ 11:40 am […]