Kurtubî : Onlar Koca Koca Kitaplar yüklenmiş Eşeğe benzer
November 20, 2007
İmam Kurtubi , El Cemiul li-Alkami’l Kuran adlı tefsir kitabının mukaddimesinde "Kur’ân’ı Öğrenen Kimsenin Dikkat Etmesi ve Gafil Olmaması Gereken Hususlar" konusunda şunları şöylüyor: "Ezberinden Kur’ân-ı Ke-rim’in farz ve hükümlerini ezbere okuduğu halde, okuduğunun ne anlama geldiğini bilmeyen kimsenin bu durumundan daha çirkin ne olabilir!? Böyle bir kimse, anlamını bilmediği şey ile nasıl amel edebilecektir? Okuduğu Kur’ân’ın incelikleri hakkında kendisine soru sorulduğu halde bunları bilmemesi ne kadar çirkindir? Bu durumda olan kimse, olsa olsa koca koca kitaplar yüklenmiş eşeğe benzer."
Kuran Resullah’a hakkı batıldan ayıran, hidayet kaynağı, İnsanlara dosdoğru yolu gösteren bir rehber olarak vahyedildi. Kuranı okumaktan bazı müslümanlar yalnızca kitapta yer alan arapça lafızların tecvid kurallarına uygun olarak seslendirilmesini anlıyorlar. Arapça bilmeyen bir müslümanın yalnızca kuran harflerini tecvid kurarlarına göre seslendirmesi kuranın vahyediliş gayesine uygun bir kuran okuma olamaz. Şuursuz ne dediğinden habersiz bir seslendirme "karoke" nasıl kuranın İlk ayeti olan "ikra/oku" emrinin karşılığı olabilir?
Kuranın anlaşılmadan okunması bu yüzden emir ve yasaklarından uzaklaşılması sorunu yalnızca günümüze ait bir sorun değil. İslam alimleri yüzyıllardır bu Kuranın nasıl okunması hayata aktarılaması yaşanması gerektiği konusunda aydınlatıyorlar. Bu konuda yoğun emek sarfeden alimlerden birisi olan Kurtubî (Ebû Abdullah Muhammed Ibn Ahmed Ibn Ebî Bekr Ibn Farh el-Kurtubî) tesfiri El Cemiu li-Alkami’l Kuran ını mukaddemsinde de bu konuyu tüm detayları ile ele almış.
Kurtubî’nin Tesfirinin mukaddimesinden kısa bir bölümün faydalı olacağı düşüncesiyle konuyu aşağıya alıntıladık
Kur’ân’ı Öğrenen Kimsenin Dikkat Etmesi ve Gafil Olmaması Gereken Hususlar
Bunların başında Kur’ân’ı ezberleyip öğrenmek isteğinde önceden de belirttiğimiz gibi, Allah’a ihlasla yönelmesi, gece gündüz namazda yahut namazın dışında olsun -onu unutmamak üzere- kendisini Kur’ân-ı Kerim’i okumaya vermesi gelir. Müslim’in İbn Ömer’den rivayetine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kur’ân’ı ezberlemiş olan kimsenin durumu, bağlı deve sahibinin durumuna benzer. Eğer onu gözünden uzak tutmaz ve kontrol ederse elinde tutar. Eğer bağını çözerse çeker gider. Kur’ân hıfzetmiş kimse de geceleyin ve gündüzün namaz kılıp Kur’ân okur ise Kur’ân’ı hatırlar, unutmaz. Eğer (çokça.) namaz kılıp okumazsa onu unutur."[1][61]
Kur’ân’ı hıfzetmiş olan bir kimsenin Allah’a hamdeden bir kul olması gerekir. O’nun nimetlerine şükreden, Allah’ı zikreden, Allah’a tevekkül eden, Allah’tan yardım isteyen, O’na yönelme arzusunu taşıyan, O’na sıkı sıkı bağlanan, ölümü hatırından çıkarmayan ve ölüme hazır bir kimse olmalıdır.
Yine Kur’ân hafızının günahlarından korkması, Rabbinin affını uman bir kimse olması gerekir. Sağlıklı halinde korku ona baskın olmalıdır. Çünkü son nefeslerini ne halde vereceğini bilmemektedir. Eceli yaklaştığında ise Allah’ın rahmeti onun nefsinde daha bir yer etmelidir. Çünkü bu durumda Allah, hakkında hüsn-ü zan beslemek gerekir. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Ölümünüz halinde her biriniz mutlaka Allah hakkında hüsn-ü zan beslesin."[2][62] Yani Allah’ın kendisine rahmet ve mağfiret edeceği zannını taşısın.
Kur’ân hafızının, çağının insanlarını iyi bilen birisi olması gerekir. Yönetim ve yöneticilerin zararlarına karşı kendisini korumaya çalışmalıdır. Nefsini kurtarmaya, canını tehlikelerden uzak tutmaya gayret etmelidir. Dünyalığından gücü yettiği kadarını önünden göndermeli (tasadduk etmeli) ve bütün bu hususlarda nefsine karşı gücü yettiği kadar mücahede etmelidir.
Kur’ân’ı hıfzeden bir kimsenin en çok önem verdiği şey, dininde vera’ sahibi olmak, Allah’ın kendisine emrettiği ve nehyettiği bütün hususlarda Allah’a karşı takvâlı olmak, O’nun gözetiminde olduğunu unutmamak olmalıdır. İbn Mes’ud der ki: Kur’ân okuyan kimsenin, insanlar uyuduğunda gecesiyle (yaptığı ibadetiyle) bilinmeli, insanlar uyandığında gündüzü ile, insanlar gördüğünde ağlamasıyla, insanlar lafa daldıklarında susmasıyla, insanlar böbürlenip durduklarında alçakgönüllülüğü ile, insanlar sevindiklerinde de üzüntüsüyle tanınmalı, bununla ayırt edilmelidir.
Abdullah b. Amr der ki: Kur’ân’ı hıfzetmiş bir kimsenin, lafa dalanlarla birlikte dalmaması, cahillik edenlere karşı cahillik etmemesi gerekir. Aksine o, Kur’ân hatırı için affedip bağışlayabilmelidir. Çünkü onun göğsünde yüce Allah’ın kelamı vardır.
Yine Kur’ân hafızının şüpheli yollardan kendisini koruması gerekir. Kur’ân meclislerinde ve başka meclislerde, gülmesini ve faydasız konuşmasını azaltmalıdır. Başkasının kötülüklerine karşı tahammül etmeye ve vakar sahibi olmaya kendisini zorlamalıdır.
Kur’ân hafızı, fakirlere karşı alçakgönüllü olmalı. Büyüklenmekten, kendisini beğenmişlikten uzak durmalıdır. Eğer fitneye düşmekten korkarsa, dünyadan ve dünyalık peşinde koşanlardan uzak durmalı, gereksiz tartışma ve iddialaşmaları terketmelidir. Kendisini yumuşak davranmaya ve edeb sınırları içinde kalmaya zorlamalıdır.
Kötülük etmeyeceğinden emin olunan, hayrı umulan, zararından uzak kalınan, laf götürüp getiren dedikoduculara kulak asmayan, onları dinlemeyen, hayırda kendisine yardımcı olacak, kendisine doğruyu, güzel ahlakı gösterecek olanlarla ve hayrı kendisine güzel gösterecek, çirkin göstermeyecek kimselerle arkadaşlık yapmalıdır.
Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmelidir. Allah’ın emrinden neyi murad ettiğini, kendisine neyi farz kıldığını anlamalıdır. Böylelikle okuduğundan faydalansın ve okuduğu hükümlerin gereğince amel etsin. Ezberinden Kur’ân-ı Ke-rim’in farz ve hükümlerini ezbere okuduğu halde, okuduğunun ne anlama geldiğini bilmeyen kimsenin bu durumundan daha çirkin ne olabilir!? Böyle bir kimse, anlamını bilmediği şey ile nasıl amel edebilecektir? Okuduğu Kur’ân’ın incelikleri hakkında kendisine soru sorulduğu halde bunları bilmemesi ne kadar çirkindir? Bu durumda olan kimse, olsa olsa koca koca kitaplar yüklenmiş eşeğe benzer.
Kur’ân hafızının Allah’ın, İslâm’ın ilk dönemlerinde kullarına ne şekilde hitap ettiğini, Kur’ân’ın sonraki nüzul dönemlerinde de onları neye teşvik ettiğini, İslâm’ın ilk dönemlerinde Allah’ın neleri farz kıldığını, daha sonraki dönemlerde ise bu farzlara neleri eklediğini bilip biribirinden ayırt edebilmesi için Kur’ân’ın Mekkî olanını Medenî olanından ayırt etmesi gerekir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in çoğu yerinde, Medenî olan buyruklar Mekkî olanları nes-heder. Mekkînin Medeni âyetleri neshetmesine ise imkan yoktur. Çünkü men-suh (neshedilen) nesneden (nâsih)e göre daha önceki dönemlerde nazil olmuştur. Hafızın i’rabı ve Kur’ân-ı Kerim’deki ğarib lafızları bilmesi de onun için bir kemal sebebidir. Çünkü bunları bilmesi, okuduğunu iyice anlamasına, öğrenmesine kolaylık sağlar, okuduğu buyruklar ile ilgili şüphelerini ortadan kaldırır.
Ebu Cafer et-Taberi der ki: el-Cermi’yi şöyle derken dinledim: Otuz yıldan beri, fıkıh ile ilgili mes’elelerde Sibeveyh’in Kitabından hareketle fetva veriyorum. Muhammed b. Yezid der ki: Çünkü Ebu Ömer el-Cermi, hadis bilen birisi idi. Sibeveyh’in Kitabını öğrenince hadisteki fıkhı da öğrenmiş oldu. Çünkü Sibeveyh’in Kitabından düşünme ve tefsiri öğreniyordu. Daha sonra bu öğrendiklerinden hareketle Rasûlullah (s.a)’dan sabit olarak nakledilen Sünnetleri, tetkik ediyordu. İşte bunları öğrenerek kişi, aziz ve celil olan Allah’ın Kitabı’ndaki muradını anlar. Ve bunlar Kur’ân hükümlerini alabildiğine açar. ed-Dahhak, yüce Allah’ın: "Fakat öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğumuz kitap sayesinde Rabbaniler olunuz." (Al-i İmran, 3/79) buyruğu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Allah’ın Kitabı’ni öğrenen bir kimse fakih olmakla yükümlüdür.
"Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü’minler için de bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Allah’ın lütuf ve rahmeti ile … ve yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplaya geldiklerinden daha hayırlıdır." (Yunus, 10/57-58) .
Derim ki: İşte Kur’ân okuyucusu bu mertebelere ulaştı mı, o kimse Kur’ân’ı iyice okuyup belleyen Furkân’ın bilgisini elde eden bir kimse olur. Allah’ın kolaylık verdiği kimse için bu mertebelere ulaşmak zor birşey değildir. Kur’ân’ı öğrenirken veya öğrendikten sonra -önceden de açıkladığımız şekilde- niyetini Allah için halis kılmadığı sürece, Kur’ân öğrenenin sözünü ettiğimiz bu hususlardan herhangi bir şekilde yararlanması sözkonu-su değildir. Öğrenci, kimi zaman öğrenmek ve dünyada şeref sahibi olmak arzusuyla ilmi talep etmekle işe başlar. İlmi kavraması devam ederken bu kanaatinde hatalı olduğunu öğrenir, bundan dolayı tevbe eder, Allah için niyetini halis kılar. Bununla bu sefer yararlanır ve halini düzeltir.
el-Hasen der ki: Bizler önceleri ilmi dünya için talep ederdik. O bizi âhi-rete çekti. Süfyan es-Sevri de aynı şeyi söyler. Habib b. Ebi Sabit de der ki: Biz, bu işi önceleri hiçbir niyetimiz olmaksızın talep ettik. Niyet sonradan geldi. [3][63]
KURTUBÎ (Ebû Abdullah Muhammed Ibn Ahmed Ibn Ebî Bekr Ibn Farh el-Kurtubî) ‘
Kurtubî : Onlar Koca Koca Kitaplar yüklenmiş Eşeğe benzer “ için “ilk yorum ”
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?



insanoğlu yaradılışından bu yana yaptığı imtihanın büyük bir bölümünü nefsiyle yapmıştır.Günümüzde nefsi en iyi kendi çıkarları için kullanabilen emperyalizm ,malesef bu mücadelesini kazanmıştır.İlmin bile gösteriş için kullanıldığı bir ortam oluşmuştur ve bu ilmi dünya çıkarları için kulanır oldular.İlim sahibi diye bilinen kimseler helali haram haramı helal hale getirabilecek kadar dünya ve nefsi uğruna aşırılığa kaçmış hatda şirke düşmüşlerdir.İlmi bu zamanda bile gerçek doğruyu anlatan kuran dan öğrenmek için çalışmalıyız ki doğru ve yanlışı kim söyler kim gerçek ilim sahibi kim kitab yüklü merkep onu bilelim