Kökten Yabancılaşmalar

Kasım 10, 2007

Atasoy Müftüoğlu /İKtibas - Kasım 07

Dünyanın, hayatın, finansallaştırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde, toplumsal, tarihsel, kültürel gerçeklikleri yok sayan, silip süpüren bir zihniyet saltanatını sürdürüyor. Bu dönemin en baskın özelliği iyi’nin, erdemli’nin yerine faydalı’nın geçmiş olmasıdır. Bugün, artık birey de yok, yalnızca tüketici var.

Bu durum, insani/ahlaki dünyada kökten bir yabancılaşmanın ifadesidir. Kökten yabancılaşma, ortak insani duygulara, kaygılara, duyarlıklara, özlemlere geçit vermiyor. İdeolojik, politik, ırkçı saplantılar, insanları birbirlerinden uzaklaştırıyor. İdeolojik, politik ve ırkçı saplantılar, her toplumda fanatik bir gündem oluşturuyor. İdeolojik, politik ve ırkçı dil/söylem, anlayış, şefkat ve merhamet gibi tanımlara, değerlere hayat hakkı tanımıyor.
İçerisinde yaşadığımız pazarlama çağı, aynı zamanda bir tekdüzelik çağı haline geliyor. Bugünün ilişkileri ihtiras ilişkileridir. Her yerde fanatizmin sesi, sağduyunun sesini bastırmaktadır. Egemen sistem, mantık ve zihniyet, her durumda ve ne pahasına olursa olsun, egemenliğini sürdürebilmek için, hayali düşmanlar ve tehditler icat ediyor. Küresel cunta, toplumların iradelerini ve tercihlerini manipüle edebiliyor. Bu konuda, çok kaba, çok ilkel, manipülasyon yöntemleri kullanılıyor. Gerek küresel, gerekse yerel bürokratik aygıtlar, doğruların tek belirleyicileri olduklarını iddia ediyor. Günümüzde hangi konuda olursa olsun, her şeyi bir olay’a dönüştürülerek gündeme almıyor. Günümüz insanı nesnelerin yardımıyla kişilik kazanmaya çalışıyor.
Bugünün dünyasında bütün toplumlar ideolojik klişelerin ilkel barbarlığına maruz bırakılıyor. Küresel düzlemde de, yerel düzlemde de klişeci zihniyet, yerel-ulusal gündemi ideolojik olarak etkileyebilmek için, bu klişelerin faşizmine başvuruyor. Bugün, özellikle İslam’a ve Müslümanlara yönelik olarak kullanılan resmi ideolojilerin barbar kavramlarının zamansal ve tarihsel hiç bir derinliği ve meşruiyeti yok. İslam toplumlarında, devlet-merkezli söylemi, sömürge eğitimi alan geleneksel seçkinler oluşturuyor. Sömürgeci klişeler aracılığıyla toplumlarımız edilgenleştiriliyor. Bu konuda, Türkiye’de, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, İslam tarihinin, kültür ve uygarlık mirasının/değerlerinin bütünüyle sıfırlanmasını hatırlamak gerekiyor.
Günümüz toplumlarında, kitlelerin, hayata, olaylara ve dünyaya bakışları televizyonlar aracılığıyla belirleniyor. Türkiye’de yaşandığı üzere; bütün modern-laik tanımlar, toplumu ideolojik/politik anlamda hizaya getirmek üzere kötüye kullanılıyor. Dinî hayat, her durumda, devletin otoriter denetimi altında tutuluyor. İslam toplumlarında, Türkiye’de olduğu gibi, Batılılaşma hareketleri, toplumun bütünüyle ilgisi olmayan, çok dar, çok sığ, çok sorunlu kadro hareketleri olarak etkisini sürdürüyor. Bir yanda modernliklerin, bir diğer yanda gelenekselliklerin baskısına maruz kaldığımız için, varoluş tarzlarımız, inanç tarzlarımız, yaşayış tarzlarımız tutarlılığını yitiriyor. İslami kesimler muhafazakar modernlikler, muhafazakar liberallikler, muhafazakar kapitalistlikler yönünde tercihler yapmaya başlıyor. İslami tercihlerimizin zamana ve koşullara dayanıklı olmadığını üzülerek görüyoruz. Gerçeklikle ilişki kurarken, kendi inanç ve değerlerimizden, ahlaktan vazgeçmek zorunda olmadığımızı unutuyoruz.
Küresel eşkıyalık çağında, modernlik adına sürdürülen vahşet çağında, İslam dünyasına yönelik yeni bir sömürgecilik döneminde, bilinç dünyamızı, ruh dünyamızı ve ahlak dünyamızı yeniden ve sorumlu bir biçimde gözden geçirmeli, İslamî bütün boyutlarıyla temsil edip etmediğimizi kendimize sormalı, akli ve kalbi etkinliklerimizi çoğaltmalı, bir irade ve eylem zemini açmalıyız. Genel sürece baktığımızda, dünya’nın, din’e tercih edildiği bir dönemi yaşadığımızı görüyoruz. Postmodern kozmopolitanizm, kimliklerimizi ve kültürlerimizi etkiliyor, bölüyor. İslamî kimliğimiz kapsayıcı bir kimlik olmaktan çıkıyor. Kitleler tensel hazlara yöneliyor. Hesapçı bencil yaklaşımlar, araçsal yaklaşımlar bu dönemin tarzı haline geliyor. Gizemci, batınî bir din algısının etkili hale gelmesi nedeniyle, İslam hukukunun hayatımız üzerindeki etkisi belirsiz hale geliyor. Anlam ve amaç ufkunu kaybettiğimiz için, ahlaki bir duyarsızlaşma yaşıyoruz. Pragmacı Müslümanlar korkunç açgözlülükler sergiliyor. Modern hayat tarzının ve dünya görüşünün bireyselleştirici, dünyevileştirici bir özelliği var, sınırsız açgözlülük, ihtiras ve şehvet üreten bir özelliği var. Bu özellikler artık İslamî kesimleri de bir biçimde etkiliyor.
Akli erdemler, ahlaki ve ruhani erdemler kuşatıcı bir bütünlüğü temsil ederler. Her durumda, aklın ahlakla, ahlakın akılla bütünleşmesi gerekir. Günümüzde, ahlaksız, vicdansız ve merhametsiz bir aklın egemenliğine tanık oluyoruz. Bu durum kabul edilebilir bir durum değildir. Akli kemal, ancak, ahlaki kemal ile mümkün olabilir. Bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki güçler eksiksiz bir bütün oluşturmalıdır. Her tür düşüncesizlik zorbaca davranışlara neden olur. Benciller, narsistler düşünce ihtiyacı duymazlar; başka düşüncelere, yorumlara kesinlikle kapalıdırlar. Egoist açgözlülükler her şeyi yalnızca kendileri için isterler. Başkaları üzerinde egemenlik kurma tutkusu marazi bir kişiliğin yansımasıdır. Kişinin bencil olmadan kendi benliğini temsil etmesi gerekir. Ümmet aidiyetini reddeden, cemaat, hizip, ırk, mezhep aidiyetini öne çıkaran her tür bencil dil/ söylem karşısında çok dikkatli olmamız gerekir.
Akla gelebilecek acıların, hüzünlerin, mahrumiyetlerin, yalnızlıkların tamamını yaşayan ve bu noktada akıllara durgunluk veren bedeller ödeyen işgal altındaki İslam toplumlarının bu dehşetengiz serüveni devam ederken normal hayatlar yaşamaya devam edemeyiz. Genel bilinçte köklü bir değişimi sağlamak için, yoğun çabalar üretmek/geliştirmek zorundayız. İslamî kesimlerde konjonktürel nedenlerle ortaya çıkan anlam kaymalarını tartışmak/sorgulamak durumundayız. Bulanık düşüncelere kayıtsız kalamayız. Hoşgörü içerisinde olmak demek, kayıtsız kalmak demek değildir. Hepimizi aynılaştırmak isteyen, aklımızı ve irademizi yok sayan hizipçi yaklaşımlara, mantığa ve zihniyete müsamaha ile yaklaşamayız.
Gerektiğinde hayatlarımızla ilgili, tercihlerimizle ilgili, hesaplaşmalar yapabilmeli, zihinsel alışkanlıklarımızı değiştirebilmeli, zihinsel emek harcamalı, düşüncelerimizi bütün açıklığı ile dile getirme cesaretine sahip olmalıyız.

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?