ŞÂHİD – ŞEHÎD

Kasım 2, 2007

Tanıklık yapmak, haber vermek, muttali olmak, bilmek, bildirmek, idrak etmek, yetişmek, hazır bulunmak, sözle veya fiilen delil olmak, yemin etmek anlamlarındaki “ş-h-d” kökünden türeyen şâhid, tanık, bilen, muttali olan, hazır olan ve delil demektir. Çoğulu, şühûd, eşhâd ve şühheddir. Şehîd; şâhid kelimesinin mübalağalı şeklidir. Çoğulu şühedâ ve eşhâddır. Allah yolunda öldürülene şehîd denildiği gibi şâhide de şehîd denir.
Allah’ın sıfatı olarak şehîd, her şeye muttali olan, gören, bilen, haberdar olan her yerde hazır ve nazır olan, kendisinden hiçbir şey gizlenmeyen, bütün sırlara vâkıf olan, her şeyi murakabe eden demektir. Şehîd kavramı; rakîb, hafîz, alîm, semî, habîr, karîb kelimeleriyle anlamdaştır.
Kur’ân’da şâhid kelimesinin çoğul şekli olan; şâhidûn, şâhidin, şühûd ve eşhâd ile birlikte 20 âyette geçmiştir. İki âyette (Âl-i İmrân, 3/81; Enbiyâ, 21/78) “şahîdin”, bir âyette “eşhâd” şeklinde azamet çoğulu olarak Allah hakkında kullanılmıştır: “…Biz de onların (Dâvûd ve Süleyman’ın) hükümlerine şâhitler idik.” (Enbiyâ, 21/78); “Ne işte bulunsan, Kur’ân’dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka biz, içine daldığınız an üzerinizde şâhitleriz…” (Yûnus 10/61) Bu âyetlerde Allah’ın “şâhid” olması; kullarının bütün yaptıklarını, davranışlarını görmesi, bilmesi, muttali olması, sözlerini duyması, onları murakabe etmesi, hazır ve nazır olması demektir. “Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir ve Allah yaptıklarınızı görür.” (Hadîd, 57/4) âyetinin ifade ettiği manayı ifade eder.
Şehîd kelimesi, çoğul şekli olan “şühedâ” ile birlikte Kur’ân’da 35 defa geçmiş, 18 âyette tekil şekli Allah’ı nitelemede kullanılmıştır: “(Ey Peygamberim!) De ki: Ey Kitap Ehli! Allah yaptıklarınıza şâhid iken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” (Âl-i İmrân, 3/98) Bu âyette Allah’ın şâhid olması; kitap ehlinin yaptıklarına muttali olması, bilmesi, görmesi ve bu sebeple onları cezalandırması dır
Yedi âyette “Allah’ın her şeye şâhid olduğu” bildirilmiştir (Nisâ, 4/33; Mâide, 5/117). “Allah, onların hepsini dirilttiği gün, yaptıklarını kendilerine bildirir. Allah onların yaptıkları işleri hep sayıp zaptetmiştir. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şâhiddir.” (Mücadele, 58/6) âyeti Allah’ın her şeye şâhid olmasının anlamını açıkça ifade etmektir. İnsanlar nerede, ne zaman iyi veya kötü, küçük veya büyük, gizli veya aşikâr ne yaparlar, ne söylerlerse hepsini Allah bilir, görür, şâhid olur.
Dokuz âyette “Şâhid olarak Allah’ın kâfi geleceği” bildirilmiştir (Nisâ, 4/79, 166; Yûnus, 10/29).
“De ki: Benimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter. Çünkü O kullarının hallerini haber alan ve görendir.” (İsrâ, 17/96) “…Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah her şeye şâhiddir.” (Ahzâb, 33/55) âyetlerinde olduğu gibi Allah’ın şâhid olarak kâfi gelmesi, O’nun, insanların bütün yaptıklarını bilmesi, görmesi ve zaptetmesidir. Hiç kimse, yaptıklarını inkâra imkânı yoktur. Çünkü Allah, yaptıklarını yazdırmıştır (Kâf, 50/17), kişinin uzuvları da kendisine şâhidlik edecektir (Fussilet, 41/20-25).
Bir hakkı, bir olayı ispatta bilgi ve görgüsüne müracaat edilen kişiye şâhid denildiği gibi inanç, söz, fiil ve davranışlarıyla insanlara güzel örnek olan müminlere de şâhid denilmiştir. Peygamberin şâhid olması bu anlamdadır.
Müminlerin; îmân, îbâdet, güzel ahlâk, adalet, doğruluk, ilim, irfan ve çalışmaları ile diğer insanlara nümûne-i imtisal, güzel örnek (şühedâ) olmaları istenmiştir (Bakara, 2/143; Hac, 22/78).  .
Yüce Allah, dosdoğru ve âdil şâhidler olunmasını emretmektedir: “Ey müminler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şâhidlik edenler (şühedâ) olun, kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine olsa bile, (şâhidlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir olsalar yine (adaletten ayrılmayın)…” (Nisâ, 4/135).
Bir kimsenin ancak iyi bildiği, tam gördüğü ve muttali olduğu konularda, şâhidlik yapması gerekir. Şehâdette, bilgi, görgü, adalet ve doğruluk şarttır. (İ.K.)
‘Şehâdet’ kelimesi Kur’an’da çok geçmesine rağmen, yeterince bilinmeyen veya çok dar mânâda bilinen kavramdır.
Kur’an’daki şu ifade dikkat çekicidir:
“Burçları olan göğe andolsun, o vaadedilen güne, şâhid olana (görene) ve şâhid olunana-meşhûda (görülene de).” (85/Bürûc, 1-3).
Allah (c.c.), kendisinin hem ‘ğayb’ âleminin hem de ‘şehâdet’ âleminin âlimi olduğunu beyan ediyor (32/Secde, 6; 39/Zümer, 46; 59/Haşr, 22; 62/Cum’a, 8). İnsan Allah’tan aldığı şuur ve işaretle, ilim veya düşünce üretebilir. Bu ilim ve düşünce sâyesinde de varlığı ve eşyayı tanır. İnsanın kendisi ve onun ürettiği bilgi ve düşünce, Şâhid olan Allah’ın ona verdiği bir ‘şehâdet’ olayıdır. O, Allah’ın kendi varlığının delili olarak yarattığı ‘şuhûd âlemindeki’ bazı şeyleri görmektedir, gözlemektedir.
İnsan iman ettikçe, bunun doğrultusunda ilmi arttıkça ve kalp gözü açıldıkça , âlemdeki Allah’ın ‘şâhidlerini’, O’nun varlığını her an bilenleri, ona tanıklık edenleri daha iyi anlar. Böyle bir insan için ‘gayb’ın bir kısmı ‘şâhid’ olunan ‘meşhûd’ âlem haline gelmeye başlar.
Aynı kökten gelen ‘müşâhede’; iyice gözlemek, hisleriyle bir şeyi anlamak, bir şeyde kesin bir  bilgiye ulaşmak anlamlarına gelir. Şehâdet ise, müşâhedeye hazır olmak, nefis ve duygularla bir şeyin varlığına şâhid olmak, ona ait bir bilgiye ulaşmak ve sonunda bu bilgiyi açığa vurmak eylemidir.
Şehadet gerçeklerin üzerini örtmek, saptırmak, gizlemek anlamındaki küfrün zıttıdır.
İslamın ilk şartı şehadet sözlerini toplum önünde ifader etmek yani Allah tan başka ilah olmadığına Muhammed (s)in Allah ın kulu ve resulü olduğuna şahidlik etmektir.
Bu söz şehadetin başlangıç noktasıdır. Şehadet kulun ömür boyu yaşam tarzı olmalıdır. Allah’tan başka ilâh olmadığına, her şeyi her an O’nun yarattığına sadece sözlü olarak değil, aynı zamanda eylemlerle de şahit olmalı.
Dünya görüşümüzün, pratik ve sosyal hayatımızın esas belirleyicisi olan ilahi vahy, kendisine inananlara müslüman (vahye teslim olmuş) ismini uygun görmüş ve kendilerine vahye teslim olmuşlar olarak pratik hayatlarında tartışmasız tek olan hakikate (vahye) şahitlik etme görevini yüklemiştir. Vahye (Kur’an’a) inanıp, onu pratiğe geçirmek; sosyal, siyasal, iktisadi ilişkilerimizde sadece vahyi yaşamaya çalışmak onun hayatımızdaki tek doğru olduğuna gerçekte şahitlik (tanıklık) etmek demektir, ilahi doğruya inanıp tanıklık edebilmek «Rabbimiz biz indirdiğine inandık ve Rasule uyduk. Böylece bizi şahidlerle yaz.» (3/AI-i Imran 53) diyenlerle birlikte olabilmeye çalışmak manasına gelmektedir.
Doğrunun (vahyin) şahitliğini yapma sorumluluğu, kendilerine müslüman ismini layık gören insanlar üzerinde Kur’an’ın yüklemiş olduğu ve islam dininin ilk temel taşı durumunda olan. bir sorumluluktur. Bu ismi (müslüman) ve bu sorumluluğu (şahitlik etme) Kur’an belirlemiştir. «Size müslüman ismini, Rasul size siz de insanlara ŞAHİT olasınız diye verdi.» (22/Hac 78)
haksızlığa karşı çıkılması gerektiğini biliyor olabilirsiniz; hatta gözünüzün önünde israil’in Filistinli çocuklara yaptığı işkence ve zulme tanık olabilirsiniz. Ancak bu zulmü tel’in etmedikten, mazlumun yanında olmadıktan sonra, bu zulmü biliyor olmanız, sadece bilmek ile yetinmeniz yeterli olamayacağı gibi Kur’an nazarında kınanmayı da hak etmiş olursunuz.
Zihninizdeki Kur’an vakıasından öğrendiğimiz tevhidi bilgi, zulmü tel’in etmek, mazlumun yanında olmak, zulmü devirip mazlumu kaldırmak ve zulme asla meyil etmemek gibi doğrulardır. Bu doğruları eylem hayatımıza geçirdiğimiz zaman, bu doğruları yaşamış ve bu zulmün karşısında tevhidi tavrın tanıklığını yapmış oluruz. Diğer açıdan zulmü tescil edip duyurmak konusunda görevimiz vardır. Bir zulme tanıklık (şahitlik) edebilmek ise o zulmü ortaya çıkarmak, o zulmü duyurmak, o zulümden habersiz olan insanlara tanıklık ederek haberdar etmektir. Korkmadan yapacağımız doğru tanıklık, zalimin mazluma zulüm ettiğine fikir, söylem ve davranışlarınızla şahitlik etmeniz; zalimin işini zorlaştırmasına, mazlumun yalnız olmadığını görmesine ve zalimin işinin zorlaşmasına sebep olacaktır. işte bu gerçek düşünüldüğünde bizim kendimize müslüman isminin verilmiş olmasını alıp, bunu kabul edip, müslüman isminin gereği olan hakikati (vahyi) yaşamak yoluyla şahitlik etmememiz halinde üstlendiğimiz isim anlamsız kalacaktır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: «Rasul’ün size şahit olması, sizin de inananlara şahit olmanız için size müslüman ismini veren odur.» (22/Hac 78).Ve insanlar soracaktır: Madem sizin inandığınız şeyler doğrudur da, öyleyse niçin önce siz yaşamıyorsunuz? Ve Rabbimiz buyurmaktadır: «Biz sizi insanlara şahid (örnek) olmanız için vasat ümmet kıldık; Resul de üzerinizde bir şahid olsun.» (2/Bakara 143)
Bu ayetlerden de açıkça anlaşılacağı üzere bize müslüman (vahye teslim olmuşlar) isminin verilmesine etken olan faktör, bizim insanlara şahit olmamızdır. Bizim insanlara şahit olma fonksiyonumuz da, bizim Resul’ü kendimize şahit (örnek) alma, onu vahyin pratik örneği olarak görebilme fonksiyonuna bağlanmıştır. Bu durumda müslüman ismini almak iki önemli sorumluluğu beraberinde getirmektedir. Birincisi; Rasul’ü vahyin pratik öncüsü olarak bilmek,’tanımaya çalışmak. Rasul’ün vahyi nasıl, hangi aşamalarda, ne şekilde pratize ettiğini kavramak, ikincisi ise, Rasul’den vahyi ne şekilde pratize ettiğini örnek alarak, vahyi (Kur’an’ı) okuyup öğrenmek ve onu yaşadığımız ortamda yeniden pratize etmek yani yaşamak, diğer insanlara örnek olmaktır.
«Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri ondan başka ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir.» (3/AIi imran 18). Bu ayetten anlaşılıyor ki ancak adaleti yerine getiren, adil olmaya çalışan, isimleri hakkıyla kavramış, ilim sahipleri Allah’tan başka ilah olmadığına tam olarak şahitlik edebilirler. Burada önemli olan iki eksen vardır. Adalet ve ilim sahibi olma. Bunu, bildiğimiz doğruyu hiç bir kınayıcının kınamasından korkmadan söylemek ve yaşamak olarak özetleyebiliriz. Başka bir ifadeyle isimlerin hakkını vermek, onların hakkını çalmamak… Bu durumda hakikate şahit olabilecek kimselerde aranması gereken iki önemli özelli bilgi ve adalettir. Dünyada olup bitenlerden bilgisi olan birinin, adil olmaması -örneğin korktuğundan dolayı zalimi duyurmaması gibi hakikale şahitlik yapmasına engel bir durumdur.
Hakikate şahitlik yapmak, hakikati gizleyip onu örtmemekle olur. Nitekim Kur’an’da Ehl-i Kitap için «Ey Ehl-i Kitap! Siz şahid olup dururken ne diye Allah’ın ayetlerini (hakikatlerini) inkar ediyorsunuz. Hakkı batıl ile örtüyor, hakkı bildiğiniz halde onu gizliyorsunuz.» (3/AI-i Imran 70-71) buyuruyor. O günün Ehl-i Kitabı kendi bilgileri ile ayetlerin Allah’tan olduğuna şahid oldukları halde, menfaatları icabı ayetleri yaşayarak onların Allah’ın ayetleri olduğuna şahitlik etmek istemiyorlardı. Günümüz müslümanları da tıpkı Ehl-i Kitab’ın o günkü bilenleri gibi, «Ey iman edenler, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.» (4/Nisa 135) ayetlerini okumaktadırlar. Dünyadaki müstazaflara yapılan zulme, sömürüye şahid olmakta, hakikatin yerini şirkin aldığını görmekte, bilmekte ve duymaktadırlar. Ve tevhidi bilinç ve tavır düzeyine ulaşamamış birçok müslüman vahyin ayetlerini okuyup, bunların Allah’tan olduğunu ifade etmekte; ancak yine de zulme meyi etmekte doğruyu gizleyip, yanlışı söylemekten sakınmamaktadırlar. Hayatlarında ayetleri yaşayarak şahitlik yapmamak ve zulme boyun eğip, doğru ile yanlışı birbirine karıştırmaya devam edip durmaktadırlar. Oysaki Kur’an onların özelliklerini sıralarken «Onlar yalana şahitlik etmezler.» (25/Furkan 72) demektedir.
Şahitlik tanıklık yapmak, hazır bulunmak (Müfradat, s. 383), olayı yaşamak demektir. Onun için başkasından duyduğun bir şeyle islam hukukuna göre herhangi bir konu için şahitlik yapılmaz. Şahitlik kavramında olayı yaşamış olmak esastır. Söz konusu olan vahyin Allah’tan olduğuna inanıp inanmama olduğundan yine vahyi yaşayarak, yaşamak suretiyle ona şahitlik etmek esastır. Bizler yaşamak suretiyle ancak insanlara örnek olabiliriz. Bizim vasat bir ümmet olmamız da yine insanlara şahit (örnek) olmamıza bağlanmıştır. «Böylece sizi insanlara şahit olmanız için vasat bir ümmet kıldık. Resul de size şahittir.» (2/Bakara, 143).
Kur’an diğer insanlara doğruları yaşamak suretiyle örnek olmamızı istemektedir. Doğruları yaşamak bireyden başlar, ümmet olarak yaşamaya kadar gider. Biz diğer insanları doğruları yaşadığımız, yaşayarak örnek olduğumuz zaman etkileyebiliriz. Bu etkileşim, bizlerin bireysel olmaktan kurtulup ümmet olma şuuru ile bir aile gibi işleri aksatmadan birbirimize sahip çıkarak yaşadığımız zaman daha da etkili olacaktır. Bizler doğruların ve yanlışların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bir mü’min için dünyada mutlak iki esas değer vardır. Doğru ve yanlış, Hak ve Batıl.,. Bu iki değerin ortası yoktur. Bir mümin doğruyu bilmeli, ona inanıp yaşamalı, doğrunun örnekliğini yapmalıdır. Yanlışı ise, doğrunun yanından uzak tutmalı, doğru ve yanlışın, Hak ile Batılın arasındaki çizgileri kesin olarak belirlemelidir. Doğru ile yanlışı birbirine karıştırma yanlışına düşmemelidir. Müminin görevi doğruların şahitliğini yapmaktır. Bir doğrunun yanına bir yanlış konuldu mu artık doğrunun şahitliğini yapmak ortada kalmaz. Çünkü Hak ile Batıl arasındaki çizgileri vahiy belirlemiştir ve ikisinin ortası da yoktur. Dünyada olan huzursuzluklar, çatışma ve savaşların temeli, batılın batıl ile yaptığı iç savaşlar bir kenara bırakılırsa, Hak ile Batıl arasındaki mücadeleden kaynaklanmaktadır. Bu Hak ve Batıl mücadelesinde sadece iki taraf vardır, bir üçüncüsü yoktur. Onun için saflar ikidir: Ya doğruların yanında yer alıp, onu yaşayıp onun örnekliğini yapmış olursun; ya da yanlışı yaşamakla yanlışın yanında yer alıp onun örnekliğini yapmış olursun. Hem hakkın, hem de batılın yanında yer almak da yine batıldır.
Vahy, bulunduğumuz coğrafya nerede olursa olsun, hangi koşullarda olursak olalım bizden her zaman doğruların sözcüsü, yaşayıcısı, örnekleyicisi, kısaca hakikatin şahidi olmamızı istemektedir. Coğrafya, sınır, uzak ve yakınlık, sınıf gibi ayırımlar doğrunun sözcüsü olmak konusunda bize engel teşkil etmemelidir. Kudüs’te, Eritre’de, Peşaver’de, Cidde’de, Bağdat’ta, İstanbul’da, ümmetin bireylerine veya herhangi bir sınıfına yapılan zulmüne sessiz kalmak, dünyanın her hangi bir yerinde yapılan haksızlığa karşı tanık olduğumuz halde dilsiz kesilmek, haksızlık karşısında susan şeytan konumuna düşmek demektir.
Bugün ümmetin her parçası üzerinde müstekbirler değişik zulüm, yalan, sömürü çeşitlerini uygulamaktadırlar. Her gün yeni komplolar ümmet üzerinde kurulmakta, yeni hesapların arkası kesilmemektedir. ABD öncülüğünde Dünya müstekbirliği islam’a savaş açmış bulunmaktadır, buna karşı müminler hayatlarındaki doğruları iyi tespit etmeli, yanlışlarından ayırmalı. Nerede ve nereli olursa olsun doğruların sözcüsü olmalıdırlar. Doğruların yaşayan şahidi olmalı, müstekbirlerin zulüm ve sömürüleri karşısına dikilmelidirler. Biz müslümanlar zulme karşı çıkmak, mazlume sahip çıkmak örnekliğini yaşayarak gösterebilirsek zulme karşı çıkma konusunda diğer insanlara örnek olmuş oluruz.
Zulme karşı çıkmak hakikatin ancak bir parçasıdır. Hakikatin bütünü elimizdeki Allah’ın kitabıdır. Onu okumalı, pratik hayatımızda uygulayacağımız doğruların çıkarımını bu ilahi kitaba dayanak yapabilmeliyiz. Bunu ne kadar sık yaparsak, günlük karşılaştığımız olaylarda acaba hangisi doğru, hangisi yanlış tereddüdüne o kadar daha az düşeriz. Hayatın sorunlarına cevap, Kur’an’da ve doğruların şahidi olmamızdadır.(*)
(*)Haksöz Dergisi - Sayı: 6-7 - Eylül / Ekim 91
Mehmet Özgen

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?