Sünnet / Hadis

Ekim 13, 2007

Bilinen genel ve klasik tanıma göre sünnet: Peygamber (sav)’in söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir. Sözcük olarak da: Alışılmış yol, tutulan yol, izlenen örnek, adet gibi anlamlara gelmektedir.
Bu genel çerçevenin içinde Peygamberin Kur’an’ı pratize etme şekline ’sünnet’, söyledikleri sözlere de ‘hadis’ diye tanımlama yapabiliriz.

Sünnet, Peygamber(sav)’in insan olma sıfatıyla şahsına ait yaptıkları şeyler değil; peygamber olarak, Allah’ın hükümlerini, yani Kur’an’ı pratize etmesi ile din adına yaptığı, uyguladığı ve yaşanarak bize ulaşan hal ve hareketlerdir. Peygamberin kişisel olarak yaptığı şeyler bu tanımın kapsamı dışındadır.

Sünnet ‘Peygamberin Kur’an hükümleri ve bu hükümler çerçevesinde dine dair kuralların uygulanış biçimidir’. Yani, hükmü Allah’a ait olup ta uygulaması da Peygamberce yapılan davranışa sünnet diyoruz. Namazın rekat sayısı ve kılınma biçiminde olduğu gibi.

Bu yönü ile sünnet bizim için bağlayıcı olup, onsuz İslamı yaşamamız mümkün değildir. Ayrıca Peygamberin kendi yorumu ile hayata geçirdiği ve yaşanarak sürdürülen eylemleri de sünnet kapsamındadır. Bu eylemler söz ile(hadisle) bize intikal etmiş de olsa pratiğe geçirildiği için sünnet sayılmaktadır.

Hadis: Pratiği olmayan ve yaşama geçirilmemiş, rivayet olarak bize intikal etmiş “Peygamber(sav)’in söylediği söylenen sözlerdir.” Söz (hadis), sünnet gibi değildir. Zira söz, bir konu ile ilgili bir kez söylenmiştir. Sünnet ise sürekli ve defalarca tekrar edilerek(yaşanarak) bize kesin bir bilgi(mütevatir) olarak ulaşmış ve sabitleşmiştir. Söylenen sözü dinleyen veya duyan, onu bir başkasına aktarırken sözün orijinalini değil, sözden ne anlamışsa, aklında ne kalmışsa, onu aktarır. Çünkü, insanın yaradılışı gereği bir şeyi olduğu gibi (tamamıyla) aklına yerleştirmesi ve bir başkasına da orijinal biçimi ile aktarması mümkün değildir. Kişi, ancak kendisine söylenenden veya duyduğundan ne anlamışsa onu aktarır.

Onun için “hadisleri, Peygamberin sözleri olarak değil, peygamberin söylediği söylenen sözler” olarak tanımlamak gerekmektedir.

Bu konumu ile hadislere, içinde Peygamberin sözleri olabilir ihtimali ile bakmaktayız. Zira, Kur’an’dan sonra İslam’ın ikinci derecede kaynağı kabul edilen “Kütüb-i Sitte” diye anılan hadis kitaplarına baktığımızda bu kitapların ortalama hicri 200. yılda yazıldığını ve derlendiğini görmekteyiz. Ayrıca bu kitaplardaki sekiz bin - on bin civarındaki hadisin yüz binlerce (yedi yüz bin - sekiz yüz bin) hadisin içinden seçildiği eser sahiplerince ifade edilmektedir. Şimdi peygamberden yaklaşık iki yüz yıl sonra ve bir milyona yakın hadis içinden sekiz bin -on bin hadisin seçilmiş olması bu konudaki haklılığımızı pekiştirmektedir. Öyle ya, bir milyona yakın uydurulmuş hadisin içinden doğru olabilir diyerek tekrarları da saymazsak dört bin, beş bin civarında hadis seçilerek kayda geçirilmiştir. Bu oran bile hadisler konusunda nasıl bir çıkmazla karşı karşıya bulunduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır.

İşin diğer bir boyutu da, sahih diye kitaplarda yer etmiş hadislere baktığımızda bir çoğunun Kur’an’a açıkça ters olduğu görülmektedir. Peygamberin Kur’an’a ters bir şey söylemesinin mümkün olmadığı gerçeği göz önünde bulundurulursa, bu kitaplarda yer etmiş bir çok hadisin de uydurma oldukları rahatlıkla söylenilebilir.

Hadisleri değerlendirirken şu gerçeği göz önünde bulundurmada yarar var. Hadisleri ‘gerçeğe yakınlığına’ göre üç bölüme ayırmak gerekir:

1- Sahabenin kendisinin de Peygamberle birlikte yaptıkları şeylere ait rivayetler.
2- Yapıldığına tanık olunan bir hareketin rivayet edilmesi.
3- Herhangi bir şey ile ilgili Peygamberden duyulan veya duyanlardan aktarılan sözler.

Bir kimse, yaptığı bir hareketi bir başkasına aktarırken daha az yanılır. Bu gerçekten yola çıkarak diyoruz ki-Peygamberle birlikte yaptığı bir işi başkasına aktarmada daha az yanılma olduğundan, bir hareketi anlatan hadis, sadece duyduğunu aktaran hadis gibi değildir. Keza, insan gördüğü bir şeyi de, duyduğu şeyden daha az yanılma payı ile ifade eder. O bakımdan hadis, yapılan veya görülen bir işi aktarıyorsa, bu hadis, sadece duyulan bir sözün rivayeti olan hadisten doğruluğu açısından daha güçlüdür.

Şu da bir gerçektir ki hiçbir hadisin Peygamber(sav)’e ait olduğu konusunda kesinlik yoktur. Bütün sözler rivayete dayanmaktadır. Rivayete dayanan bir şeyde de zann(sanı) vardır. Bu bakımdan gerek sünnet ve gerek hadis inançta (itikad’da) esas alınmaz. Amelde ise yukarıda tanımlanan biçimiyle sünnet bağlayıcı özelliğe sahiptir. Hadis ise, yöntem olarak herhangi bir konuda bilgi olarak değerlendirme amacıyla kendisine gidilmesi gereken bir kaynaktır.

Zira iman etmek, kuşkusuz olmayı; yüzde yüz emin olmayı gerektirir. Bu eminlik özelliğine ise yalnızca Kur’an sahiptir. Çünkü, Kur’an Allah tarafından korunmuştur. Hadis ise, ne Kur’an gibi korunmuş, ne de Peygamberimiz zamanında kayda geçirilmiştir. Peygamberimizin vahiyle karıştırılabilir endişesi ile kendisine ait sözleri yasaklaması bilinen bir gerçektir.

Kur’an’ın pratize edilişi olarak tanımladığımız Sünnet ise, Kur’an gibi olmasa da yaşanarak bize kadar ulaşmıştır. En azından sünnete konu olan yapılan işin hükmü Kur’an’da olduğundan dolayı doğruluğu sabittir. Ancak zamanla bazı değişikliklere uğramış olabilir. Yine de hükmü Kur’an’da olduğundan Müslümanları bağlayıcı özelliğe sahiptir.

Şu gerçek çok iyi kavranmalıdır: Eğer, Hadis İslam’ın olmazsa olmaz şartı olsaydı tıpkı Kur’an gibi koruma altına alınırdı. Oysa mevcut kaynaklara göre hadis yüz, yüz elli yıl sonra derlenmeye ve yazılı metinlere geçmeye başlanmıştır.

Bu işi yapanların ifadelerine göre bize sunulan hadisler yüz binlerce hadisin içinden seçilmiştir. O bakımdan hiçbir hadis’e kesinlikle Peygamberin sözüdür denilemez. Ancak Peygamberin sözü olma ihtimali vardır denilebilir, ihtimaller de inanca esas teşkil etmeyeceğine göre hadislere ancak yararlanma amacıyla gidilmelidir.

Bu anlayış, sünneti ve hadisi dışlayıcı bir anlayış değil; tam aksine onlara gerçek anlamlarını, işlevlerini kazandıran bir anlayıştır. Değil sünnet ve hadisi dışlamak, Müslüman, Kur’an’ca belirlenen alanların dışında kalan konularda birşey yaparken bu işin daha önce nasıl yapıldığının bilgisine ulaşmayı gerekli görmelidir. Ve öncelikle Peygamberin, ashabının, kendisinden önce yaşamış İslam alimlerinin yaptıklarına ve düşüncelerine bakar; onlardan da yararlanarak karar verir. Burada dikkat edilmesi gereken şey bu yararlanmada Kur’an’ın ölçü alınmasıdır.

Doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, yapılması ve kaçınılması gerekenleri belirlerken geçmişin bilgisine ihtiyaç vardır. O bakımdan Peygamberin elçilik ve insani boyutundan da, hadisten de, ashabının söyledikleri ve yaptıklarından da, İslam alimlerinden de yararlanılmalıdır. Ancak, Kur’an’a uyanlar alınmalı: Kur’an’a rağmenlik taşıyanlar veya uymayanlar atılmalıdır.

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?