Din çağrı, görev, taleptir

Eylül 27, 2007

Din söz konusu olduğunda insanları genel olarak, inanan ve inanmayanlar olarak ayırırız. Dikkat edelim ki bu ayırım çok sat­hî ve epey basitçedir. Bunun içinde en kalabalık olan, üçüncü topluluk eksiktir. O topluluk kendini inanan sayan ve öyle ifade eden fakat hakikatte öyle olmayan kimseler topluluğudur. Onlar az ya da çok Allah’a ibadet eden, bayramları kutlayan, dinin bel­li bazı “adet” ve sembolleri yerine getiren, fakat onlar korkudan savaş alanından hemen kaçan, ticarette son derece soğukkanlı olarak aldatan, vicdan azabı duymadan başkasının sırtından ge­çinen, içki içen ve eğlenen, bin sene yaşayacakmış gibi hayatla­rını, mallarını ve makamlarını korkuyla koruyan veya kendilerinden güçlü olanlara esirmişçesine yalakalık yapan kimselerdir v.s. Bu tip insanların belirgin özellikleri korkudur. Hayat için kor­ku, mal için korku, makam ve mevki için korku. Bir güç sahibi ve­ya hükümetin desteğini kazanmak için çabadır onların yaptıkla­rı. Bütün bu korkular arasında bir tek korku eksiktir: Allah kor­kusu. Bu ruhla ve böylesine belirsiz ve ikiyüzlü atmosferde ken­di nesillerini büyütürler.
Ancak bu üçüncü kitlenin varlığını dikkate aldığımız zaman, dünyada birçok şeyi daha kolay anlamaya başlarız ve neler oldu­ğu ile neden öyle olduğunu anlama imkânına kavuşuruz.
Bugünkü İslam dünyası, içinde gerçek dinin az, fakat sözel, şeklî dinin çok olduğu tipik örneğidir. Hiçbir yerde dine adanmış­tık yok fakat aynı zamanda ve sadece prensip olarak din kayıt­sız olarak öne çıkarılır ancak aynı dinin somut taleplerinin pratik­te bu kadar az yerine getirildiği görülmemiştir. İşte bu paradoks, şekil ve içeriğin bu karşıtlık durumu, İslam ülkelerinin çoğunda­ki vaziyeti açıklayabilir. Belki bu, iradesiz ve hareketsiz bir du­rum olmayan, artık uyuşukluktan uzak ancak hakikî yönü ve ne­ticesi olmayan kendine has bir yerde sayma ve zaaf durumudur.
Bu dünyadaki Kur’an’ın vaziyeti çok plastik bir biçimde duru­mu yansıtmaktadır. Orada, her evde Kur’an’ı özel, yüksek bir yerde bulacaksınız. O en iyi hediye olarak kabul edilir, onun için en iyi kâğıt kullanılır, insanlar ise bugün bile onun için en iyi ka­ligrafiyi kullanmak ve onun kapakları ve sayfalarını en fantastik süslemelerle çizmekte yarışmaktadırlar. Çocuğun ilk okuduğu ve öğrendiği şey Kur’an’dır fakat bütün bunların yanında bu ço­cukların çok büyük bir bölümü Kur’an’ın gerçek içeriğini ve öne­mini öğrenmeden büyüyecek ve yaşlanacaktır. Kur’an, tartışma­sız bir semboldür. Ancak kanun olmaktan çıkmıştır. Halbuki ter­si olmalıydı. Dikkat edin ki Kur’an okunmak yerine, güzel sesle seslendirilip yorumlanmaktadır. “Seslendirmekte” ne Araplar ne de arap olmayanlar artık onun manasına ulaşmıyorlar ve Kur’an’ın benzersiz melodisinde, artık hiç kimse emredici ve ke­sin, bazen tatlı tatlı uyaran ve davet eden bazen ise tehdit eden yüksek sesle haykıran fakat her zaman ve yeniden tüm insan ha­yatının değişmesini talep eden hükümlerini tanıyamamaktadır.
Din rahatlık değildir. O çağrı, görev, taleptir. Gerçek inanan bir nesil, sadece şuursuz bir dinî aidiyet içinde bulunan düzine­lerce nesilden çok daha fazla şey yapabilir. İslam’ın bin sene içinde kültür, ahlak ve kuvvet alanında yarattığı her şeyin temel­lerini pratikte başlangıçtaki ikiüç İslam nesli tesis etmiştir. On­dan sonra gelen her şey, gücünü bu ilk gayretten almıştır.
Bu sebeple, İslam dünyasında gelecekte gerçekleşecek dev­rim her şeyden evvel dinî devrim olmak zorundadır. İnsanların ruh ve kalplerinde gerçekleşecek olan bu devrim, daha sonra mucize yapacak durumda ve bugün imkânsız görünen her şeyi gerçekleştirebilecektir. Çok kısa süre içerisinde hayatın bütün alanlarında yepyeni yollar açabilecek duruma gelecek, her türlü işgalciyi firara zorlayacak, sefaleti, hurafeciliği, adaletsizliği, ce­haleti, şehirlerimiz ve köylerimizdeki pisliği yok ederek, şimdi ihmal edilmiş geniş bir alanda insanlığın ve kültürün yeni devre­sini açacaktır.
Allahım, İslam halklarına ve bütün dünyaya iman bağışla!

Aliya İzzetbegoviç (Eylül, 1969)

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?