Müslümanların Kur’an Dışı İnançlarının Temelleri -1
Ağustos 31, 2007
Gaybın peygamberlere ancak bir bilgi olarak vahiy yoluyla bildirildiği bir gerçektir.
Mustafa Özbaş
Gaybın peygamberlere ancak bir bilgi olarak vahiy yoluyla bildirildiği bir gerçektir (11/49).1 Bunun dışında Rasulullah (s) gayba muttali değildir. Bilakis o, Kur’an’ın diliyle benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem demektedir (46/9).2 Buna rağmen onun diliyle istikbale dair bir takım haberler rivayet edilegelmiştir. Bu tür rivayetlerin çoğu uydurmadır ve şüphelidir. Fakat Rasulullah (s), ümmetinin geleceğine ilişkin söz söylememiştir demek de vakıaya pek uygun olmasa gerektir. Elbette her selim akıl sahibi kimsenin yaptığı gibi o da tahminlerde bulunmuş, kanaatini bildirmiş olabilir. Böyle bir tahmin herkesten çok ona yakışır bir tutumdur. Zira o vahiyle bilgilendirilmekte, onunla içice yaşamakta, özdeşleşmektedir. Bu sebeple onun yapacağı tahminlerdeki isabet, daha bir gerçeğe yakın olacaktır. Kendisinin zamanında bile ihtilaflara düşebilen, tartışan, Yahudi ve Hıristiyanlara özenen Müslümanların, kendinden sonra gruplara ayrılacağını, Kur’an’dan sapmalar göstereceğini söylemiş olması bir ileri görüşlülüktür aynı zamanda. Bu konuda Buhari’de mevcut bulunan bir hadis, şöyledir: Hiç şüphesiz siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna adım adım, karış karış, tıpatıp uyacaksınız. Öyle ki onlar keler deliğine girseler, siz de girmeye kalkışacaksınız. Bunun üzerine sahabe Rasulullah’a Hıristiyan veya Yahudileri ima edip etmediğini sorunca, Rasulullah (s) da sesini yükselterek ya kim olacaktı? diye cevap vermiştir.3 Nitekim bu tahmini tutmuş ve ne yazık ki bu sapma gerçekleşmiş, korktuğu başına gelmiştir. Her ne kadar Rasulullah (s) Yahudi ve Hıristiyanlarla olayı müşahhaslaştırmışsa da bunu yakın çevreyle ilişkiler doğrultusunda bir isabetin sonucu olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. Vakıa şu ki, Müslümanlar sadece Yahudi ve Hıristiyanlardan etkilenmekle kalmamışlar, diğer milletlerin yollarına da uymuşlardır. Bu yazıyla amaçladığımız, -şimdiye kadar anlattıklarımız doğrultusunda- müslümanların, başta Yahudi ve Hıristiyanlar olmak üzere diğer milletlerin yoluna nasıl ve ne şekillerde uyduklarını, bugünlere nasıl gelindiğini ortaya koymaktır. Tarih boyunca bütün milletler içice yaşadıkları diğer milletlerin inanç ve kültürlerinden etkilenmişlerdir; iyi ya da kötü kendi hanelerine kaydettikleri bir şeyler var olagelmiştir. Peygamberimizin vefatının üzerinden henüz 15 yıl geçmeden islam orduları bir yandan Avrupa, öbür yandan Çin topraklarına kadar geçmiş, bir yandan Erminiyye öbür taraftan Hind topraklarına ayak basmışlar, Hicri 26′da Maveraünnehir’e girmişler, Hicri 27′de Hz. Osman’ın gönderdiği ordular Endülüs’ü fethetmişlerdir.4 Bu kadar kısa süre içinde Mısır, iran, Endülüs/İspanya, Bizans, Hint ve Çin topraklarında yaşayan insanlarla hızlı bir etkileşim sürecine girilmiştir. Fetihlerin sonucu olarak köklü değişim ve süratli şehirleşme ile birlikte, kabile teşkilatları parçalanmış, evvelce değişmez olarak kabul edilen gelenekler, farklı ve mütekamil diğer medeniyetlerle temas neticesi, hızla değişimler gerçekleştirmiştir. Yabancı geleneklerin ani müdahalesi sonucu toplumun gözle görülür ve hızlı değişimi, tekamülün telaşlandırıcı ve bilinçlendirici tesiri ile, şaşkınlığı acıya dönüştürmüştür.5 Ayrıca islam elbisesine bürünmüş zındıkların (özellikle Yahudiler) sahtekarlık ve nifak ruhuyla hadis uydurmaları ve bununla islam’ı bozmayı ve müslümanlar arasına ihtilaf ve ayrılık tohumları ekmeyi amaçlamaları da gözönüne alındığında olayın vehameti daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bir çok uydurma hadis, ihtiyaçlara ve şüpheli durumlara göre söylenmiş, sadece güçsüz bir kalpazanlık olarak ortaya çıkmıştır. Kur’an’a aykırı olan bir çok söz Rasulullah(s)a atfedilmiştir. Öyleki, sünnetin Kur’an’ı neshedeceğini iddia edenler olmuştur.6 Olayın boyutu bununla da kalmamış ibn Ebi’l-Auca adlı zındık, boynu vurulmak için götürülürken yüreklilikle içinde haramı helal, helali haram kıldığım dört bin hadis uydurdum diyebilmiştir.7 H. 31′de vefat eden Ebud Derda zamanının Müslümanlarının yaşayışlarını ortaya koyan şu çarpıcı tespitte bulunmuştur: Cemaatle kılınan namazdan başka peygamber devrini hatırlatan hiç bir şey kalmadı.8 Ebud Derda bu sözleri söylerken öfke ile karışık bir üzüntü içinde olayın vehametini itiraf etmekten kendini alamamış olmalı. Bu olumsuzlukların boyutunu etkileyen başka bir sebep olarak ‘Halifelerin, Ridde olaylarında şehid düşen yetişkin elemanlardan mahrum olmaları’ fikri de ileri sürülebilir. Her ne kadar yeni fethedilen bölgelere Kur’an’ı iyi bilenler gönderilmeye çalışılmışsa da, daha Hz. Osman döneminde Kur’an’ın teksiri/çoğaltılması olayına sebep olan olay da göstermektedir ki yeterli randıman elde edilememiştir. Daha Hz. Ömer zamanından itibaren, Kur’an’ın ifadesiyle Müslümanlara en yaman düşmanlığı olan Yahudiler (5/82)’den Kabu’l-Ahbar ve Vehb b. Münebbih gibi sözde Müslüman kılıklılar gizli faaliyetlere başlamışlardı.9 Bunlar Beni israil hikayelerinden anlatmanızda bir beis yoktur.yeter ki benim adıma yalan uydurmayın.10 türünden hadisler uydurarak yollarını açmışlar ve bu kapı bir daha kapanmamış, Yahudi mitolojisi/İsrailiyyat adına ne varsa islam’ın hanesine kaydedilir olmuştur. Bu oyuna alet olan insanları/müslümanları iki grupta değerlendirmek yerinde olacaktır. Bunlardan birinci grup, İsrailiyyat karşısında istihkar/aşağılık kompleksi duyduklarından, ikinci grup da, Kur’an’ın çok özlü olan eski milletlere yönelik ifadeleri karşısında meraklarını yenemediklerinden bu işe alet olmamışlardır,11 Sebep ne olursa olsun fütursuzca yapılan bu nakiller sonucu eski müelliflerin bir çoğunun yazdığı tefsir kitapları, mitolojik birer mahiyet arzeder hale gelmiştir. Bu hikayelerle Kur’an’ı esatirül evvelin’e dönüştürmek istemişlerdir. Halbuki Kur’an böyle bir şeyden münezzehtir [6/25; 8/31; 16/24], Bu eserleri okuyan insanlar anlatılan esatire/efsaneye takılıp kalmakta, Kur’an’ın gerçek mesajını anlamaktan engellenmiş olmaktadırlar. Artık, Nadir b, Haris’in aklı sıra Kur’an’a nazire olarak O eskilerin masallarıdır, gelin beni dinleyin, benim size daha taze masallarım var13 demesine bir nevi gerek kalmamıştır !!! [6/25]. Abbasiler dönemine gelindiğinde sözde halifeler öncülüğünde Grek/Yunan düşünce ve mitolojisine ait hemen bütün eserler fütursuzca Arapça’ya çevrilmiş, Müslüman filozoflar Yunan bilgi teorisi ve metafizik nazariyelerine dayanarak beden ve ruh arasında köklü bir ikiliğin (düalizm) bulunduğu görüşünü kabul etmişler, Yunan-Hıristiyan kaynaklı etkilere bağlı olarak maddi şeylerle ruhani şeyler arasında ayırım yapan açık bir ahlaki düalizme gidecek şekilde geliştirmişlerdir. Bu, müslüman filozofların ahiretle ilgili görüşlerini de temelden etkilemiş, islam, yayıldıkça öz dürüstlük duygusu III. yüzyıla varmadan kendisini içine kapanık ve kendine yeterli olduğu görüntüsüyle hem de Allah inancını istismar ederek yer değiştirmiştir, ki bu Kur’an’ın açıkça Yahudi ve Hıristiyanlara yönelttiği bir ithamdır.13 Yukarıda Müslümanların erken dönemlerinde Endülüs’ü fethettiklerinden söz etmiştik. Burada Halife II. Hakem’in, Talmud’u Arapça’ya çevirttiğini de görmekteyiz. Bizzat kendi itiraflarına göre Yahudiler, ‘altın çağlarını tarihlerinde ilk defa Bağdat ve Endülüs’te elde etmişlerdir. Bu elverişli ortamda Talmud’un çevirisinden müstefid (!) olan Müslümanlar Yahudilikteki kabbala * düşünce akımından hareketle faydalı (!) kitaplar/eserler kaleme almışlardır. İlk defa sufilerden Hakim Tirmizi atağa kalkmış, ardından Hallac-ı Mansur, bazı Kur’an surelerinin başında anlamları bilinmeyen harflerde gizli anlamlar olduğu şeklinde yorumlar yaparak T ve S’ler kitabı (Kitabu’l-Tavasin)nı yazmıştır, İbn Arabi de bu görüşe katılmakta gecikmemiştir. Batıniler de bu yorumlardan faydalanmışlar ve sınırlarını sonsuza değin genişleterek İslam’a istedikleri tüm fikirleri sokmaya çalışmışlardır. Sonraki yüzyıllarda da yeni şekli ile Hurufilik’e dönüşmüştür.” 14 İslam’da yasak olan, hatta şirk sayılan tılsım ve afsunların menşeinin Yahudi kabbala mistisizmi olduğunda ve Endülüs Yahudileri aracılığıyla Müslümanlara geçtiğinde şüphe yoktur. 1492′de Endülüs (yeni adıyla İspanya)’ten kovulan Yahudiler Osmanlı’ya sığınmış, ‘altın çağlarını sürdürmüşlerdir. O kadar ki diaspora/taşra’da ilk mesihi hareketlerini gerçekleştirmişlerdir. Endülüs ve Osmanlı yönetimine önemli mevkilerde bulunan Yahudiler, Fatımiler devrinde Mısır’da halifenin arkasında hüküm verenler olmuşlardır. Fakat yine de büyük ihanetlerinin hedefi sürekli islam olmuştur.16 Burada şu gerçeği de vurgulamakta fayda var: Orta Asya’dan kalkıp Anadolu topraklarına yerleşen Türkler’in kendi inançları/şamanizm yanında üzerinde geçip geldikleri iran’daki Zerdüşt ve Mani dinlerinden etkilendikleri, Anadolu’da karşılaştıkları Hıristiyan yerlilerle ilişkilerde bulunup hanelerine kaydettikleri de olmuştur. Müslümanların tarihi süreç içerisinde diğer milletlerle ilişkilerine değindikten sonra -şimdiye kadar yaptığımız bu idi şunları da söyleyip bu milletlerin yollarına nasıl uyduklarını ortaya koymaya çalışacağız. Müslümanlar, itikad ve amelde Kur’an’ı ve Rasulullah (s)’ın uygulama şeklini esas almaları, itikadi esaslarını hem delalet, hem de sübut açısından kafi delillere dayandırmaları gerekirken Peygamberin yanı sıra yeni peygamberler edinmiş, ona gönderilen Kur’an’ın yanı sıra başka Kur’an’lar kabul etmeye başlamışlardır.17 Tıpkı Yahudilerin Tevrat’ın ilk beş kitabını Talmud/sözlü gelenek uğruna terkettikleri gibi gelenek ve öğrenilmiş kararlar uğruna Kur’an’ı terk etmişlerdir,18 Neticede Müslümanların inanç ve amele dair esaslarının kaynağı bulanmış, bir çok batıl fırka, gurup ve mezhep bu süreç içinde ortaya çıkmıştır. Oysa Rabbimizin kitabında bu tür ayrılıkları reddetmiştir: Hepsi yanlarındakiyle sevinmektedirler. (30/32) Tarih boyunca milletlerin birbirlerinden etkilendiklerini söylemiştik. Bu noktada Yahudilerin esaret yıllarında İran ve Helen düşüncesinin etkisine kaldığını söylemek yerinde olacaktır. Talmud’un 600 yıllık tedvini tamamlanıncaya dek (M.Ö. 20û’den M,S. 400′e kadar] ihtiva ettiği hikmetlerin % 70′i Hind, Yunan, Babil, İran ve diğer milletlerden aşırılmıştır. Yahudilere göre Talmud Tevrat’ın devamıdır. Talmud bizdeki sünnet [tradition]’in karşılığıdır. Musa’dan mervi kanunun şerhidir, semadan inmiş, Musa’dan rivayet edilmiştir.19 İslam kültüründeki kudsi hadis ve nebevi hadislerin de vahiy mahsulü olduğu inancıyla ne kadar da örtüşüyor değil mi? Yazımızın bundan sonraki bölümlerinin şimdiye kadar anlatılanlar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak müslümanların Kur’an dışı inançlarının temellerini, akide ve amel/uygulamadaki yansımalar olarak ele almaya çalışacağız. Bu işi yaparken Önce İslam dışı rivayetlere sonra da İslam kültüründekilere yer vereceğiz. Akideye dair inançların temelleri Kitap İnancı Yahudi Kabbalacılarca Tevrat’ı Tanrı’nın varlığından ayırmak mümkün değildir. Tevrat’ın yaratılmış (mahluk) olmasından söz edilemez. Yaratanla Tevrat birdir.20 İlk dönemlerde Kur’an’ın veya vahiy lafzının yaratılmış olup olmadığı konusunda yapılan tartışmalardan sonra da bazı Müslümanlar şu hükmü savunmaya başlamışlardır: Allah ezeli kelamıyla mütehellimdir. Kelamı yaratılmamıştır. Kur’an, kelam-ı kadimdir.21 Yahudilerde hayızlı ve lohusa kadının kutsal şeylere dokunması ve toprağa/havraya girmesi yasaktır. İslam tarihinde de temizlik anlayışıyla ilgili bazı yanlışlıklara rastlanmaktadır. Yahudilerde Tevrat okunurken başın muhakkak bir takkeyle örtülmesi şarttır. Evde veya havrada olması fark etmez. Tevrat okunurken usulüne göre abdestli ve temiz olmak gerekir. Okullarda başlar örtülerek Tevrat okunur, baş açık havraya girilmez.23 Yaşayan geleneksel İslam’da da Müslümanlar Kur’an okurken ve camide başlarını adeta farz telakki ederek örtmekte (takke), abdestsiz hayat kitabımız Kur’an’ı değil okumak ona el bile sürmemektedirler. Halbuki Kur’an kendisinin okunması için Kur’an okuduğunda/okumak istediğinde kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın (16/98) ayeti dışında hiç bir şart ortaya koymamıştır. Zerdüşt/Mecusi dininde menler (büyü], kutsal kelimelerden, virdlerden, dil, ayak, elbise, el ve ağız temiz olarak okunan dualardan ibarettir. Bu iş özel dini ve ruhani merasimlerden ibaret olup resmi mubed (ruhani/din adamı) vasıtasıyla, özel bir kıraat ve ahenkle telkin edilmektedir. Bu kelimeler içlerinde gaybi ve gizli ruh (mana) taşımaktadır. Bu kutsal gizli, esrarlı kelimelerin tekrarı sevaptır ve değerlidir, hatta bir anlamı olmasa bile. Bu kelimelerin okunması, anlamak için değil etki/sevap bağışlayıcı olarak okunan bir metindir. İnsana dünya ve ahirette layık olduğundan daha fazla mükafatlar ve/veya sevaplar vermektedir.24 İslam kültüründe bugünkü Kur’an’a bakış ve okuyuş biçim ve şekilleriyle ne kadar da Örtüşüyor değil mi? Bugün eldeki bir çok kitapta surelerin faziletleriyle ilgili uydurma hadislerle bedava cennet tapuları dağıtılmaktadır. Rabbimiz inananlardan canları ve malları karşılığında onları cennetlere varis kılarken (9/111) bu tür hadiselerin ürünü olarak ‘şu sure veya duayı şu kadar defa, şu zaman, şurada okuyanın deniz köpükleri/çöl kumları kadar günahı olsa bile bağışlanır, işi rast gelir, kısmeti açılır, peygamberi rüyasında görür, fakirlikten kurtulur, her muradına nail olur’ vs. gibi sünnetullaha yapışmaksızın bir şeyler elde etme ucuzluğu doğmuştur. İnsanları bu edebiyatla avutanlar onları ‘kandırıcı bir din’ ile muhatap etmekte değil midirler? Haşa, İslam böyle şeylerden münezzehtir, kimsenin de Allah’ın yüce dinini bu hallere düşürme yetkisi yoktur. Yahudilere göre, pazartesi, perşembe günleri ile cumartesi günü kutsal metin/Tevrat okuma zamanlarıdır. Talmud’a göre her cuma akşamı kabirdeki ölülerin cesetlerine yeni bir ruh girer ve cumartesi sonuna kadar kalır, sonra ayrılır.25 Bugün halen halkımıza kürsülerden pazartesi, perşembe günleri ölülerine bol bol Kur’an okuyup bağışlama geceleri olarak telkinde bulunulmaktadır. Bu gecelerde ölülerin ruhlarının en yakınından başlamak üzere kapı kapı gezip ‘yok mu bir fatiha olsun okuyan?’ diye dilendikleri masalları anlatılmaktadır. Rabbimiz kitabını ‘diri olanları uyarsın’ (36/70) diye gönderdiği halde. Ne gaflettir ki en çok bu sure ölülere 41 ‘Yasin toplantıları’ yapılarak okunmaktadır. ‘Sen ölülere işittiremezsin’ (30/52) Dirilerle ölüler bir olmaz… Yoksa sen kabirlerde bulunanlara işittirecek değilsin (35/22) ayetleri göz ardı edilerek, kabirlerdekilere nüfuz edebilecekleri inancıyla hareket edilmektedir. Yahudilikte yemin Tevrat üzerine yapılır. Hıristiyanlıkta da İncil üzerine.26 Günümüz Müslümanlarında da görülmekte olan bu inanç ve alışkanlık ya Kur’an’a el basarak -abdestli olarak- ya da bir şey için yemin edecekse ‘Kur’an çarpsın ki’ diye söze başlamak gibi şekillerle tezahür etmektedir. Haşa, Kur’an Allah mı ki insanı çarpsın. Nasıl ki bir kişinin sözü kendisi değilse, Allah’ın kelamı olan Kur’an da Allah değildir. islamda bütün insanların bir tek kutsal varlıkları vardır, O da, Allah(c.c)’tır. O’ndan başka hiç bir şeye ve hiç bir kimse adına ve/veya başına yemin edilmez. Bu konuda Kur’an’ın ve Resulullah (s)’ın tutumları ayniyet arz etmektedir. Zaten aksi de düşünülemez. (28/85). Kur’an Allah’ı üzerine kefil/şahit yaptığınız yeminleri bozmayın (16/91) buyurduğu gibi birbirlerine suç isnad edip de şahitleri bulunmayanlara Allah adına yemin etmelerini salık vermektedir (24/6-9). Peygamberimiz (s) de Yemin etmek isteyen kimse Allah’a yemin etsin veya sussun buyurduğu gibi kendisi de yemin ederken Kabenin Rabbine, Nefsimi kudret elinde tutana diye başlayarak Allah’a yemin etmiştir.27 Allah’dan başka bir şeye yemin edilince, maddeye kutsallık verilmiş olur, oysa maddenin hiç bir kutsallığı yoktur. Nitekim Rasulullah (s) da bunu vurgulamıştır. Müslümanların bugünkü haliyle Kur’an’a yaklaşım ve tavırlarını gayet açık ve net bir şekilde ortaya koyan M. Abduh’un şu tespiti ne kaçlar ilginç ve yerinde bir tespittir: Şaşılacak bir haldeyiz, bu ne gaflet, bu ne aldanış, Kur’an hakkındaki bilgimiz tıpkı Allah hakkındaki bilgimiz gibidir. Bizim çocuklarımıza yapılan ilk telkin Allah Teala’nın ismini öğretmektir. Fakat çocuk O’nu vallahi bu işi yaptım, vallahi yapmadım gibi yalan yeminlerle öğrenir. Kur’an da böyledir. Çocuk birlikte yaşadığı kimselerden O’nun kelamı olduğunu duyar, manasını düşünmez. Kur’an’a saygının nasıl olacağını da bilmez. Ona ancak aralarında yetiştiği diğer Müslümanlar gibi saygı gösterir. Bu da şu iki şekilde olur: 1) Bazı ayetleri yazıp, özeyip suyunu içen hastanın şifa bulacağına, bazı ayetlerin bereket getireceğine ve buna benzer yaygın şeylere inanmak. Bunların doğruluğunu tartışma ya bile gerek kalmadan diyebiliriz ki bu, gerçekten Kur’an’a büyük bir tazim/saygıdır. Bazı putperest milletlerden alınmış olan birtakım yabancı kelime ve tılsımlar ihtiva eden muska, kemik veya çaput gibi, çocukların üzerine takılan nazarlıklar da böyledir. Kur’an’a yapılan/gösterilen bu türlü tazime Kur’an’ın yolundan gidersek Kur’an’a ibadettir, Allah’a ibadet değildir deriz. 2) Makamlara göre nağme yaparak coşturmayı bilen, edası ve sedası yerinde bir kârinin tilavet ettiği ve dinleyen kimseden sadır olan muayyen sözler, belli hareket ve sallanmalar… Bu heyecan ve neşvenin sebebi ses ve nağmelerin güzel oluşudur. Hatta bunun en kuvvetli sebebi, dinleyicinin Kur’an’ı anlamaktan uzak bir haleti ruhjyye içinde oluşudur.28 Rasulullah (s)’ın bazı sahabeden Kur’an dinlemekten hoşlandığı ve takdirlerini belirttiği malumdur. Ayrıca Kur’an’ı seslerinizle süsleyiniz dediği de. Fakat ne yazık ki bunu bugünün Müslümanı yanık sesli kariler olarak anlamaktadır. Halbuki bundan maksat, olsa olsa etkileyici bir tilavettir, denebilir. Aynı şiiri farklı kişilerden dinleyip de hepsinden aynı derecede etkilenmeyisiniz gibi Rasulullah (s) da etkileyici ağızlardan Kur’an dinlemekten hoşlanmış ve ‘etkileyici bir tarzda okumaya çalışınız’ demiş olsa gerektir. Ama bu çarpık anlayış öyle boyutlara ulaşmış ki, Rabbimiz anlaya-bilesiniz diye anlayacağınız dilden göndermekle size Kur’an’ı kolaylaştırdık (12/2) buyurarak, Kur’an okumaktan gayenin anlamak olduğunu tekrar tekrar29 vurguladığı halde, anlamadan okuyan/dilini bilmediği halde okuyanlara da Rasulullah(s)’ın ağzından sevaplar dağıtılmıştır. Haşa, Allah’ın Rasulü Kur’an’a rağmen hareket etmek ve söz söylemekten uzaktır. Nitekim bu husus Kur’an’da şöyle belirtilmektedir: “Eğer (Peygamber) söylemediklerimizi bize karşı kendiliğinden söylemiş olsa idi, elbette onun sağ elini alıverir, sonra da can damarını koparıverirdik. Sizin hiç biriniz de buna mani olamazdı”. (69/44-47)30 Biz, Hz. Peygamber’in bu ve bu gibi konularda Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine, hiç bir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka şekilde tavsif etmediğine, kendiliğinden Kur’an’a aykırı tekliflerde bulunmadığına inananlarız. * Yahudi mistisizmi. * * Halen 19′culuğa dönüşerek hayatiyetini sürdürmektedir. Eğer sana gelen ilim (vahy)e rağmen inanmayanların heveslerine uyarsan Allah’a karşı ne bir dostun, ne de bir koruyucun bulunur.” (13/39)
Mustafa Özbaş
«Eğer sana gelen ilim (vahy)e rağmen inanmayanların heveslerine uyarsan Allah’a karşı ne bir dostun, ne de bir koruyucun bulunur.» (13/39) Mesih/Mehdi İnancı Herhangi bir toplumda mitosların * varlığı iki şekilde açıklanabilir; biri oraya yayılma yolu ile gelmiş olmalarıdır; ötekisi; benzeri durumlarla karşılaşan toplumlarda/halklarda, düş gücünün öteki toplumlardan bağımsız çalışmasının ürünü olarak oluşması yoludur. Biraz daha açmak gerekirse; halkların göç hareketleri, istilalar, geziler, alış-veriş amaçlı gidiş-gelişler, mitosların bir ülkeden ötekisine taşınmasını sağlayan yayılma yollarıdır, demenin akla yatkın temellere dayandığı yargısı yanlış bir yargı olmasa gerektir.1 Taşınan bu mitoslar, yerli halkın düş gücü yüksek kişilerince revizyondan geçirilip yeniden biçimlendirilmişlerdir. Bu bölümde üzerinde durmaya çalışacağımız mitos veya fenomen hemen bütün dinlerde, özellikle Mecusilik/Zerdüştizm, Yahudilik ve Hıristiyanlıkla önemli bir yer işgal eden Mesih/Mehdi inancıdır. Bu işi yaparken yine önce İslam dışındaki rivayetlere sonra islam kültüründekine yer verip konuyla ilgili Kur’ani bakış açısını ortaya koymaya çalışacağız. Önce Mehdi ve Mesih kelimelerinin kelime ve ıstılahi anlamlarını vermek olumlu olacaktır. Mehdi, Arapça’da ‘heda’ doğru yolu bulmak, yol göstermek mastarından ismi mefuldur. Cahiliyye’de de doğru yolu göstermek şeklinde kullanıldığı gibi İslam’ın gelişiyle de, kıyametten önce gelmesi beklenen ‘kurtarıcı’ anlamında kullanılmaya başlanmadan önce de aynı anlamda kullanılmıştır.2 Lisanu’l-Arab’da da Allah’ın hakka yönelttiği kimse anlamındadır. Yahudilikle ve daha sonra Hıristiyanlıktaki Mehdi tasavvurunu ifade eden ‘Mesih’ kelimesine gelince; kelime, İbranice ‘Maşlah’ ve Aramice ‘Mesiha’ kelimelerinin Arapça şeklidir; meshedilmiş, temizlenmiş gibi anlamlara gelir3 ve Kur’an’da da İsa b. Meryem’in sıfatı olarak kullanılmaktadır (3/45, 4/157, 5/17). Kelime kaynağı itibarıyla beklenen kurtarıcıya verilen bir sıfat durumundadır. Bu özelliği ile Mehdi kelimesiyle birlikte yerleşik terim olarak aynı anlamda kullanılır haldedir. Bu kelimelerin ayrı ayrı olarak İslam geleneğine yerleşmesi, (arklı kişiler olarak telakki edilmeye başlanmasıyla birlikte olmuştur. Beşiği Eski Mezopotamya4 olan, hemen her büyük zulüm ve işkence devrinde yabancıların çizmeleri altında ezilen mazlum bütün halkların sarıldıkları bir can simidi olan Mehdi inancının ortaya çıkışının temelinde yatan gerçek şudur: Mazlum halklar zulüm ve işkencelerin şiddetinden gözlerini açtıkları, sarhoşluklarından kurtulup kendilerine geldiklerinde, hakikati görünce hayretler içinde kalmışlar, durumlarını gözden geçirmişler, ne yazık ki zalim yöneticilerine başkaldıracak kuvveti kendilerinde görememişlerdir. Bundan dolayı acı hakikatten kaçmayı tercih etmişler, hakikatin iç burkan insafsızlığından kendilerini kurtarıp rahat nefes aldıran hayallere sığınmışlar, dağlar gibi gamlarını, kederlerini, bütün şikayet ve arzularını bu hayallere serpmişlerdir. Bu güzel rüyalar onlara uzak veya yakın bir gelecekte ilahi bir lütufla gönderilecek Mehdi eliyle içinde bulundukları cehennemi hayattan kurtulabileceklerini ilham etmiştir.5 Bu düş gücünün ürünü Mehdi tasavvurunu Mecusi/Zerdüşt dininden başlayarak gözler önüne sermek yerinde bir başlangıç olacaktır. Zira ilk ve en geniş tasavvura sahip din Zerdüştizm’dir. Mecusi kaynaklarına göre Zerdüşt’ün soyundan geleceğine inanılan ve ‘Saoşyant’ diye tabir olunan Mehdi ile ilgili haberler Zerdüşt’ün açıklamalarına dayanır. Kutsal kitapları Avesta’nın çekirdeği sayılan Gaîhalar’da saoşyant kelimesi genellikle kurtarıcı anlamında kullanılmaktadır. Saoşyant dünyaya gelmeden önce, dünyaya yalan ve kötülükler hakim olacak, küfür ve ahlaksızlık yayılacaktır. O, şeriatın yasaklarını tutup Avesta’yı rehber edinerek yalan ve kötülüklerle mücadele edecektir. Tabiat değişecek, yıllar, aylar ve günler git gide kısalacak, toprak verimsizleşecek. ekinler büyümez olacaktır, Güneş kararacak, zelzeleler birbirini takip edecek, ülkeye fakirlik ve felaket yayılacaktır. Saoşyant gerçek bir hükümdar olarak dünyayı hakimiyeti altına alacak, ülkesini ilahi kanunlara göre idare edecek, zamanın bitimine (kıyamete) 57 yıl kala iki ayaklı cinsin bütün şeytanlarını yok edecek ve sonuçta hakimiyeti Tanrı Ahura Mazda’ya devredecektir. Daha sonra bunu umumi haşir ve hesap günü takip edecektir.6 Mecusi kültürü coğrafi ve tarihsel olarak en yüksek kültürlerin tam ortasında olduğu için mekan ve zaman olarak en yüksek kültürlerle ilişkide olabilecek tek noktadadır.7 Bu sebeple Mecusi/Zerdüşt dinindeki Mehdi tasavvurunun İran üzerinden Hindistan’daki Budizm ve Hinduizm’e geçtiği ve bu dinlerin kendi özelliklerine göre geliştiği görülmektedir.8 Mecusi/Zerdüşt dinindeki Mehdi inancının tarihte Babil Esareti (M.Ö. 586-538)’nden sonra Yahudiliğe de geçtiğini görmekteyiz. Pek çok Tevrat müfessiri de bu iddiayı doğrulamaktadır.9 Hz. Süleyman’dan bir süre sonra ikiye bölünen, daha sonra da Asur ve Babil krallarınca krallıklarına son verilen Yahudiler M.Ö. 538′e kadar süren bir esaret dönemi yaşamışlardı. Bu dönemlerin peygamberleri kendilerini zulüm, işkence ve esaretten kurtaracak bir ‘Mesih’in geleceğini haber veriyorlardı.10 Aslında başlangıçta Mesih tabiri İsrail kralları için kullanılıyorken, sonradan haham sınıfı için kullanılır olmuş, Babil esaretiyle birlikte, ahir zamanda Tanrı Yehova tarafından yeryüzüne gönderilecek bir peygamber veya dini bir lider için kullanılmaya başlanmıştır.11 M.Ö. 538′de Pers/İran kralı Keyhüsrev III. (Kyros, Koreş) tarafından Babil Krallığına son verilmesiyle yurtlarından sürülmüş Yahudiler’e özgürlük tanınmış, böylece Filistin, ikiyüzyıl (M.Ö. 538-333) boyunca bir Pers eyaleti olmuştur. Keyhüsrev’in bu davranışı Yahudilerce ‘Mesih’ ilan edilmesine bile sebep olmuştur.12 Bu devir siyaset bakımından Ezra/Üzeyr ve Nehemya öncülüğünde Yahudiler için bir restorasyon ve dini-milli hislerle meşbu bir cemaatleşme devri olmuştur.13 Bu münbit ortamda Yahudilik iran’ın resmi dini Zerdüştizm’den büyük ölçüde etkilenmiş, mesih telakkisine son şeklini veren bu dindeki mehdi tasavvuru olmuştur. Bu yeni anlayışa göre, zamanın ilerlemesiyle yeryüzünde dinsizlik ve ahlaksızlık yayılacak, tabii ve sosyal felaketler birbirini takip edecektir, insanları harb ve hastalık saracaktır. Dünyanın verimi azalıp ülke çöle dönüşecektir. Mesih’in gelmesi yaklaştığında güneş kararacak, Ürdün nehrinin suları kana dönüşecek ve bir cihan harbi olacaktır. Mesih, Davud’un soyundan gelecek, Kudüs’ün güneybatısında bir kasaba olan Betlehem’de doğacaktır. Onun gününde çöllerden sular fışkıracak, steplerden dereler akacaktır. Çöller Aden bahçelerine dönecek, ağaçlar devamlı meyve verecek, yeryüzü, bitkilerin aromatik kokularıyla dolacaktır. Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olarak, Yahudi olan ve olmayan (goyim) herkese hükmedecektir. Bir dünya kralı olarak Yahudiler’e Tanrı’nın rahmetini, Yahudi olmayanlara da lanetini ulaştıracaktır. Adil bir hükümdar olarak Davud’un tahtından ülkeyi yönetecek, ülkesinin sınırlarını denizlere ulaştıracaktır. Tevrat’ı tüm milletlere öğretecek, insanların kalplerini imanla dolduracak, yeryüzünde mutlak bir barış sağlayacaktır. Tanrının evi Süleyman Mabedi’ni Kudüs’te Sion Tepesi üzerinde kuracaktır. Yeryüzünde 40 veya 70 ya da 3 nesil kalacak, saltanatı sona erince kıyamet kopacak, sonra da haşir ve hesap günü gelecektir.14 Yahudiler M.Ö. 631e bu sefer Roma zulüm ve esareti altında inlemeye başladıklarında mesih beklentileri git gide daha da önem kazanmış, farklı ortamlarda değişik grupların değişik vurgularla benimsediği ahiret öğretilerinin odağı haline gelmiştir. Şöyle ki: Mesih’in Davud soyundan gelmesi bekleniyordu. Böyle bir prens/mesih Roma hegemonyasını kaldıracak, İsrailoğulları’nın dünya hakimiyetini kuracaktı. Siyasi ve dini istiklal taraftarları, kurtarıcının her ferdi ayrı ayrı kurtaracak bir mesih olmasını arzuluyorlardı. Gerek Hz. Isa ve gerekse havarileri ikinci yolda yürüdüler ve Yahudilik hudutlarından çıkmaksızın ferdi kurtarmak istediler.15 Siyasi istiklal taraftarları ise Mesih İsa’ya inanmadıkları gibi öldürme teşebbüsünde bile bulunmuşlar, hatta öldürdüklerini iddia etmişlerdi. Onların bu iddialarının aksine Allah onu düşmanlarından tertemiz ayırmıştı (3/55) Yahudiler bu beklentilerinin gerçekleşmediğini görünce, aynı durumla karşılaştıkları her dönemde mesih beklentileri devam etmiştir. Nitekim XII. yüzyıla gelindiğinde Yahudilikteki Mesih’e intizar akidesini Endülüslü Yahudi bilgin İbn Meymun (M.S. 1135-1204), formüle ettiği 13 maddelik amentü ilkelerinden biri olarak şöyle zikretmektedir: iman ederim ki, Mesih gelecektir, her ne kadar gecikebilirse de ben onun gelişine her gün intizar ederim.16 Yahudilerin Mesih/Meşiah dediklerine Grekler/Yunanlılar Christ derler. Christ/Mesih’e inananlara da Christiens/Hıristiyanlar denmektedir.17 Yahudiler, Mesih olarak yeni bir şahsın geleceğine inanırken ve onu Tanrı olarak telakki etmezken Hıristiyanlar aynı şahsın/İsa’nın, ricati/dönüşü ve tanrılığına inanmaktadırlar.18 ilk Hıristiyanların ahlakı hemen hemen, sürekli bir zulümle ve dünyanın sonunun yakın olduğu ümidiyle coşturulmuş Yahudi ahlakı idi. Bu ahlaki, siyasi, içtimai fikirlere mucize kabilinden inançları ilave ediliyordu. IV. yüzyıla gelindiğinde Hıristiyan itikad sisteminin ikinci kısmı bir Romen formülüyle şöyle ifadesini bulmuştu: Ben Baba/Tanrı’nın biricik oğlu Rab, Mesih İsa’ya, Bakire Meryem ve Kutsal Ruhtan doğmuş olduğuna, Pontus Plate zamanında çarmıha gerilmiş, gömülmüş olduğuna, üçüncü gün (Pazar) ölüler arasından dirilmiş olduğuna, göklere yükselmiş olduğuna, Baha’nın sağında oturmuş olduğuna, oradan ölüleri ve dirileri yargılamak için ineceğine inanırım.19 Bu akidenin başından beri Yunan mitolojisinin motiflerini alarak şekillendiğinde şüphe yoktur.20 Hıristiyanlara göre, Mesih, fenalık üzere parlak zafer kazanacak ve adaleti bu dünyaya yeniden geri getirecek olan beklenen ve vadedilen Mesih İsa’dır. O’nun ölümü Tanrı’nın Krallığının kurulmasını geciktirmiştir, fakat bu gerçekleşmekte gecikmeyecektir.21 Yine Hıristiyan kıyamet telakkisine göre; incil’in talimatı bütün milletlere anlatıldıktan sonra, dinden dönme olayları, savaşlar, hastalıklar, sahte mesih/peygamberler, tabii afetler, ahlaki dejenere gibi haller zuhur edecektir. Deccal/antimesihin çıkıp harika bir takım hallerle bir çok insanı saptırmasının ardından Mesih Isa, bulut içinde büyük bir ihti samla gökten inecek ve bu durum insanlar tarafından müşahade olunacaktır. Hayallerdeki Kudüs gökten yere inecek, Mesih, Deccali/Şeytan’ı zincire vuracak ve bin yıl boyunca taraftarlarıyla birlikte hüküm sürecek, Tann’nın melekutu/krallığını gerçekleştirecektir. Yeryüzü her türlü maddi ve manevi kötülüklerden temizlenince yerle gök birleşecek, artık gece olmayacak, ay ve güneşe ihtiyaç kalmayacaktır. Her taraf bağlık, bahçelik olacak bitki ve hayvanlar mükemmel şekilde olacaklardır.22 İslam kültüründeki Mesih inancına gelince; islami telakkiye göre insanlar git gide imandan uzaklaşacaklar, bunun üzerine Allah onları kendi hallerine terk edecektir. Kabe kaybolacak, Kur’an nüshaları alelade kağıt haline gelecek ve ayetleri insanların hafızalarından silinecektir, işte bu zaman dünyanın sonu olacaktır. Kıyametin geldiğinin habercisi olan bir takım alametler meydana gelecektir. Bunlar; hemen bütün insanları saptıracak Deccal’in çıkması, ardından Mesih/Isa veya Mehdi yahut hem Mesih hem de Mehdi’nin gelip Deccal’i öldürmesi, güneşin Batı’dan doğması, Yecuc-Mecuc ve Dabbetul Arz’ın çıkması ve Duman’dır.23 Mesih inancıyla ilgili ehli sünnet hadis kitaplarındaki rivayetlerin özeti kısaca şöyledir; Meryemoğlu Mesih mutlaka adil bir hükümdar olarak gelecek, haçı kıracak, cizyeyi kaldıracak/kabul etmeyecek ve domuzu veya hem domuzu hem maymunu öldürecektir. Devrinde mallar öyle bollaşacak ki, bunları kabul eden bulunmayacak, mutlak bir barış hakim olacaktır. Müslümanlar Deccal ile savaşmaya hazırlanırken, sabah veya ikindi namazına durulmak üzere iken, Şam’ın doğusunda iki meleğin kanatları üzerinde yeryüzüne inecek, müslümanlara imamet edecek veya mehdiye uyacaktır. Görüldüğünde tanınabilecek, orta boylu, pembe tenli, sarı renk elbise giymiş, saçları su damlayacakmışcasına ıslak olacaktır. Zamanında İslam’dan başka bütün dinleri ilga edecek, Muhammed ümmetinden biri olarak onun şeriatiyle hükmedecek, dünyada yedi, kırk veya kırk beş yıl kalacak, evlenip Musa ve Muhammed adında iki çocuğu olacak, sonra vefat edecek, müslümanlar cenazesini kılarak Hz. Peygamberin yanına defnedeceklerdir.24 Mesih İsa’nın kıyametten önce nüzulü/inişi meselesine hemen bütün islam alimlerince mutlak olarak bakılmış ve bakılmaktadır. Bu sebeple Mesihe intizar, kıyametle ilgili rivayetlerin vazgeçilmez unsuru olarak karşımızda durmaktadır. Ehl-i Sünnet İsa’nın nüzulü olduğu gibi gerçekleşecektir, İsa sağ değil, ölmüştür, kıyametten önce dünyaya inmeyecektir. diyen dalalettedir inancındadır.25 İslam alemindeki Mesih beklentisine ait rivayetlerin kaynağı incelendiğinde, bunların, amaçlarını gerçekleştirmek üzere İslam’a girmiş Yahudi ve Hıristiyanlar olduğu apaçık görülecektir. Vehb b. Münebbih, Temimü’d-Dari, Kabu’l-Ahbar bunların başlıcalarıdır. Bunlar isimlerinin ebediyete intikalini bu çeşit rivayetlere medyundurlar.26 Vehb, Iran asıllı Yemen Yahudilerindendir. İslam’ı kabullenmiş, Hıristiyanlığı bilen, Yunanca bilen biridir, İsa’nın çarmıha gerildikten sonra dirilmesi, havarilerine görünmesi, bedeniyle semaya kaldırılışı gibi rivayetlerin İslam’a girdiği kaynaktır, İran fethedilince faaliyetlerini daha rahat sürdürebilmek için oraya yerleşmiştir. Temim ise, Yemen Hıristiyanların-dandır. Hıristiyan mitolojisini İslam’a sokma görevini üstlenip, çırayı ilk tutuşturması ve kıssa anlatımına başlaması gibi özellikleriyle tanınır. Tebük Gazvesi’nden sonra İslam’a girmiş, Hz. Osman’ın ölümünü müteakip Şam’a göçmüştür. Cessas, Şeytan, Deccal vs. hakkındaki kıssalarıyla ortalığı doldurmuştur. Kab da Yahudi bilginlerinin büyüklerinden olup, Ömer döneminde Yemen’den gelerek İslam’a girmiş, amacını gerçekleştirmek için giriştiği faaliyetleri Hz. Ömer engellemiş, kendisini adeta göz hapsinde tutmuştur. Hz. Osman döneminde ilminin çokluğundan (!) dolayı, Muaviye’nin danışmanı olmak üzere Şam’a göçmüştür. Şam diyarında kendisine kıssalar okumayı emreden bizzat Muaviye’nin kendisidir. Bir çok Talmud/Yahudi sözlü geleneğine dair kıssaları islam sözlü geleneği hadislere doldurmakla temayüz ettiği cümle alemin malumudur.27 Bu kılavuzların rivayetleriyle Kur’an’a yaklaşanlar, İsa’nın ref’i ile ilgili ayetleri (3/55, 4/158) maddi anlamda anlamışlar, İsa (a)’yı hatta (19/57)’den hareketle İdris peygamberi bedenen Allah katma yükseltmişlerdir. Bazıları da (4/158)’deki ref’e bir de ’sema’ kelimesini ekleyerek İsa’nın canlı olarak, bedeniyle ’sema’ya kaldırıldığına ve halen orada canlı olduğuna hükmetmişlerdir.28 (3/55)’deki inni mütevveffike ve râfiuke ileyye kelimelerinin yerlerini değiştirmişler ve böylece Kur’an’ın Yahudiler’e yönelik Onlar, kelimeleri yerinden oynatarak değiştirirler.. (5/13) ayetinin muhatabı olmuşlardır. Yapılan bu değişiklikle ayet, Seni kendime kaldırıp sonra eceline yetireceğim şeklinde anlamlandırılmıştır. Oysa ayetteki kelimelerin diziliş biçimi, önce vefat ettirildiğini, sonra da manen yüceltildiğini ifade etmektedir, iş onların dediği gibi olsaydı, Allah ayeti onların dediği gibi gönderirdi. Değerli ilim adamı Mahmud Şeltut’un İsa’nın ölümü ve refi ile ilgili şu tesbitleri, Kur’an’ın bu husustaki bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır: Ali İmran 55 ve Maide 117′deki teveffeyteni’ ve ‘müteveffike’ kelimelerinin başlıca anlamı herkesin bildiği ve Arapça konuşanların gerek söz ve gerekse konuşmaları sırasında anladıkları ‘ölüm’dür. Kelime buralarda ‘Isa’ semada canlıdır ve oradan ahir zamanda inecektir* görüşüne hiç mi hiç delalet etmemektedir.** Ben seni vefat ettireceğim (müteveffike) ve kendime yükselteceğim (rafiuke) (3/55) ve Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti (rafea) (4/158) ayetlerine gelince; buradaki ikinci ayet, birincide vaadedilen şeyin ihbarını ve gerçekleşmesini bildirir. Bu sebepten ayetin anlamı, Allah’ın İsa’yı vefat ettirdiği, sonra kendi katına yücelttiği ve böylece onu inkar edenlerden temizlediği şeklindedir. Şurası açıktır ki, ölümden sonra olan ref (yükseltme) cesedin yükseltilmesi değil, derece bakımından yükseltmedir. Özellikle bu hükmün hemen ardından Allah’ın inkar edenlerden seni ter temiz ayıracağım (3/56) ayeti gelmektedir. Bu da, meselenin manevi bir şeref ve yüceltme olduğunu göstermektedir. Öyleyse bir kimseye falan kimse yüce Rabbine kavuştu*** denilince ne anlaşılıyorsa, Seni kendime yükselteceğim (rafiuke ileyye) (3/55) ve Allah onu kendi katına yükseltti (rafeallahu ileyhi) (4/158) ifadelerinden de sığınma, koruma, onun himayesine girmeden başka bir şey anlaşılmaz. O halde, Ona (ileyhi) kelimesinden nasıl oluyor da, ’sema’ (gökyüzü) kelimesi anlaşılıyor? Allah bilir ya, bu, apaçık olan Kur’ani ifadeye bir zulümdür.29 Kur’an’ın Yahudilere yönelik Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat onlara öyle göründü… Bu husustaki bilgileri ancak zanna uymaktan ibarettir. (4/157) ithamının kapsamına o gün, bugündür İsa’nın bedeni ile semaya kaldırıldığına ve ahir zamanda oradan ineceğine inananların girdiğini görmekteyiz. Zira bunların bu hususlardaki bilgileri de, ancak zanna uymaktan ibarettir. Halbuki zann hakikatten hiç bir şey ifade etmemektedir (53/28). Yüce Rabbimiz zandan başka bir şey ifade etmeyen bir yolla hiç bir akideyi mükellef kılmamıştır. Artık Müslümanım diyenler şunu iyice bilmelidirler: Akidenin sübutu/inancın oluşumu için tek yol Kur’an-ı Kerim’dir. Ancak akidenin sübutu için, getirilen Kur’ani delillerin de kafi delalete sahip olmaları, iki veya daha fazla anlama gelmemeleri gerekir. Delalet-i kafi olmayan (zanni), iki ve daha fazla anlama gelen ayetler akidenin oluşmasına kafi değildir. Dolayısıyla bu tür ayetleri haklı olarak kabul etmeyen herhangi bir insanın kafir olarak nitelenmesi mümkün değildir. Falanca ayetin zahiri veya rivayet edilen bir hadisin delaleti ya da akaid ve kelam kitaplarında mevcut diyerek herhangi bir şeyin inanılması zorunlu bir akide olduğunu söylemek, akidenin ne olduğunu bilmeyenlere yakışır.30 Şu hususlara da dikkatleri çekmekte yarar görüyoruz: İsa normal bir insansa -ki öyledir- ve şu an yaşıyorsa, yaşamını nasıl sürdürmektedir? Bedenli bir insan yemek yeme ve nefes alma ihtiyacı hissedecektir. Bu ise ancak bu dünyada/yerküre üzerinde mümkündür. Yoksa Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi İsa’nın insan üstü bir varlık olduğuna mı inanıyorlar? Halbuki İsa, Adem’in benzeri ve yemek yiyen biri (3/59,5/75) değil midir? Eğer İsa, gelecek ve haçı kırıp, domuzu öldürecek; yani Hıristiyanlara karşı ben haça gerilmedim, bu sebeple haçın kutsallığı yoktur; ayrıca domuzu size ben helal etmedim diye fiilen gösterecek, cizyeyi kabul etmeyecek, yani insanları imtihan açısından inanıp inanmamada muhayyer bırakmayacaksa, kıyamete 40 yıl kala dinde zorlama yoktur (2/256) ayetinin hükmü yürürlükten kaldırılmış olmayacak mıdır? Hani o/İsa islam ahkamıyla hükmedecekti? Hani, Kur’an kıyametin kopuşuna kadar baki idi? Hz. İsa’nın haçı kırması ve domuzu öldürmesi, kendisini temize çıkarmasıdır şeklinde bir yorum31 bu dünya için doğru mudur? Hz. İsa, bu işi hesap günü ümmetinin üzerine şahit olarak getirilmek suretiyle yapacak değil midir (5/116-117)? İsa gelecekse, gelişinden bir iki gün önce inanmadan ölmüş bir kimse, hesap günü Allah’ın huzurunda: İsa’yı bir iki gün önce göndermiş olsaydın, ben de zor karşısında inanmış, kurtulmuş olurdum. deme hakkına sahip olmaz mı? Allah kullarını böyle mi imtihan etmektedir? O’na bu mu yakışır? Haşa, Rabbimiz bu tür nitelemelerden yücedir. İsa gelecekse peygamber olarak mı gelecektir? Peygamber olarak gelecekse, Hz. peygamberin Hatemü’l-Enbiyalığına aykırı olmaz mı? Hayır, Muhammed ümmetinden bir fert olarak gelecekse, Allah’ın yasasında hangi peygamberin vazifesinin bitimi/ölümüne kadar peygamberliğini bırakıp başka bir peygambere ümmet olduğu görülmüştür? Hz. İsa, sadece kendinden sonra adı Ahmet olacak bir elçinin geleceğini müjdelemiştir (61/6). Yoksa Ya Rabbi! Beni Ahmet’in ümmetinde kıl! dediğine dair Kur’an’da, bir ayet veya işaret mi vardır? Asla! * * Teveffa’nın Kur’an’daki diğer kullanımları için bkz.: 4/15, 97; 6/61; 8/50; 12/76; 22/5. * * * Rafea’nın Kur’an’daki diğer kullanımları için bkz.: 6/83,165; 12/76; 19/57; 24/36; 35/10; 43/32; 49/2; 56/1, 3; 58/11; 88/13; 94/4. Notlar: 1. S. H. Hooke. Ortadoğu Mitolojisi, imge Kitabevi, Ankara-1991, s. 15-16.
Müslümanların Kur’an Dışı İnançlarının Temelleri -1 “ için “ilk yorum ”
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?



Hocam yazınızı okudum. Kafamda ki pek çok soru işaretini cevapladınız. Teşekkürler