AK Parti, Gül, başörtüsü ve cumhurbaşkanlığı…

Ağustos 22, 2007

Radikal’den Nuray Mert ile Yeni Şafak’tan Yasin Aktay Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı ve AK Parti’nin başörtüsü sorununa yaklaşımı üzerinden bir tartışmaya girdiler.

En temelde uzlaşma ve toplumsal mutabakat gerekçesiyle başörtüsü zulmü konusunda ciddi girişimde bulunmayan AK Parti camiasının cumhurbaşkanlığı üzerinden mücadeleci bir çizgi izlemesini demokrasi değil, iktidar mücadelesi olarak değerlendiren Nuray Mert’e Yasin Aktay cevap vermiş. Nuray Mert ise bugün konuyu bir kez daha ele alarak daha açık ifadelerle AK Parti’nin başörtüsü yaklaşımını eleştirmiş. Söz konusu üç yazıyı yorumlarınıza bırakıyoruz:

Nuray Mert’in konuyla ilgili ilk yazısı:Demokrasi değil iktidar mücadelesi Abdullah Gül, sonunda cumhurbaşkanlığı adaylığını basın toplantısı ile resmen ilan etti. Kimse kusura bakmasın, ben bunu ‘demokrasi zaferi’ olarak değerlendirmiyorum. ‘Ya Abdullah Gül başa, ya kuzgun leşe’ korosunun, meseleyi makul bir şekilde tartışmak üzere kendilerine yönlendirilen sorulara kulaklarını kapatıp, tartışmayı ısrarla kendi belirledikleri alanın sınırları içinde tutmaya özen göstererek, konuyu ‘demokrasi mücadelesi’ gibi gösterme gayretlerine sonuna kadar itiraz edeceğim. Önce, başından beri sorduğum ve bir türlü cevabını alamadığım soruyu es geçip, Gül meselesi etrafında demokrasi havariliği yapanlara, aynı soruyu ısrarla soruyorum. Bu hükümet, bu siyasi heyet, başörtüsü yasağı konusunda hiçbir şey yapmadığı halde dört buçuk yıl boyunca neden sesleri çıkmadı, hele bu kadar gür hiç çıkmadı? Denildi ki, ‘Bu hassas konudur, toplumsal uzlaşma ile çözülecek’. İyi, güzel. Peki, tüm bu yazar, çizer, aydınlar bu tavrı makul buluyor da, iş Gül’ün cumhurbaşkanlığına gelince neden küplere biniliyor? Cumhurbaşkanlığı daha mı az hassas konu? Uzlaşma siyaseti vesayet rejimini kabul etmekse, başörtüsü yasağı konusunda uzlaşma kabul edildiği sürece vesayete boyun eğilmiş olmadı mı? Başörtülü kadınların üniversiteye giremediği, meslek icra edemediği ülkede, artık neredeyse açıkça ilan edilen, cumhurbaşkanı eşinin başörtülü olmasıyla ‘yürekleri soğutmak’ iştahı, ilkelerle, hak peşinde siyaset değil, fetihçilik, rövanşçılık değil de nedir? Partiye emeği geçmiş, liyakat sahibi bir siyasetçinin hakkını teslim etmek konusundaki bu ısrar, parti ve bu siyasal söylem için bunca yıl saçını süpürge etmiş bunca kadının emeğinin hakkı söz konusu olduğunda ne diyor? Bu insanların hakkı, hukukuna nasıl bu kadar kayıtsız kalınabiliyor? Başörtülü kadınların, parti için bunca çalıştıktan sonra, milletvekili olmak hakkını, başı açık kadınlara sessiz sedasız teslim etmesine ses çıkarmayıp, şimdi haktan, demokrasiden, milli iradeden bahsetmek nasıl bir ikiyüzlülüktür? Bırakın, milletvekilliğini, bu kadınlar ne adına, muhafazakâr kesimin yayın organlarında bile, mümkün mertebe gözlerden uzak tutuluyor? Muhafazakâr kesimden birçokları, (askerin, devletin işin içine karışmadığı) özel şirketlerinde, başörtülü kızları, görüntüyü bozuyor diye olsa gerek işe almaz, alırsa da başka imkânları yok diye üç kuruşa çalıştırırken sesi çıkmayan, bunları bir dakika dert etmeyenler, neden Çankaya’yı haysiyet meselesi yapıyorlar? Gelelim, Gül’ün adaylığını tartıştırmamak için yürütülen karalama kampanyasının, şahsileştirme, dedikodu furyasının bir adım ötesinde komplo teorisi yaklaşımına. Birçok köşede, ‘Bir kısım medya, belli çevreler partiyi bölmek istiyormuş da, fesat çıkarıyormuş’ gibi bir çocuk kandırma söylemi boy gösteriyor. Erdoğan’a böylece tesir edilecek, parti bölünme noktasına getirilecekmiş. Tam da tersine, Gül’ün aday olmaması ihtimali, Erdoğan’a tehdit olarak kullanılmadı mı? Başka türlü, Gül’ün aday olmaması ihtimali, neden partiyi böldürsündü? Açık konuşalım, her şey gösteriyor ki, bu ilkede falan değil şahısta ısrardı, demokrasi mücadelesi değil, siyasi iktidar mücadelesi idi ve bu mücadelede, kimse Erdoğan’ı zor bir duruma sokmaktan zerre kadar çekinmedi. Hadi başörtülü eşi olan birine itiraz, yukarıda yazdığım her şeye rağmen güya, demokratları-muhafazakârları incitti, iş inada bindi. Merak ediyorum, eşi başörtülü başka bir isim aday olsaydı, bakalım Gül’e destek verenler aynı iştahla aynı şeyleri söyler miydi? Olayın, en azından iktidar mücadelesi olup olmadığı o zaman daha iyi anlaşılırdı. Aslında, işin bu kısmı beni çok ilgilendirmiyor, beni rahatsız eden, birçoklarının dünyevi gerekçelerini, ‘demokrasi mücadelesi’ kılıfında takdim etmekle yetinmeyip, bir de her türlü itiraz karşısında neredeyse terör estirmeleri, karalama, itham dili kullanıp, insanları zan altında bırakmaları. İş bu noktaya gelmeseydi, yazının son bölümünde yazdıklarımı yazmak aklımdan bile geçmezdi. Ama düşünün, başörtüsü yasağı karşısında 15 yıldır yazıp çizmeme rağmen, benim için bile ‘Aslında Çankaya’da başörtülü istemiyor’ anafikirli yazı yazan oldu. Bu yıldırma taktiklerine boyun eğmeyip, yazının başında sorduğum soruları cevaplamaktan kaçtıkları sürece, birçoklarının ‘demokrasi mücadelesi’ iddialarını sorgulamaya devam edeceğim. Radikal, 16-08-2007  Yasin Aktay’ın cevabi yazısı:Rövanşizm bize ters, ama…Yazılarını her zaman esinleyici, ufuk açıcı ve mertçe bulduğum Nuray Mert’in bana aykırı gelen yazılarını bile her zaman en azından “kaçırdığım bir şey olabilir mi?” ihtiyatıyla okurum. Farklı düşündüğüm birçok konuda Mert’in argümanlarıyla ikna olduğumu da söylemeyi asla zül addetmem. Ancak, son zamanlarda yazılarını baştan aşağı birkaç kez okuduğum halde anlamlandırmakta zorlandığımı söylemem gerekiyor. Kendisiyle burada yazdıklarımı yüzyüze ve arkadaşça tartışma imkânımız olduğu halde onun son yazısını ısrarlı bir yazma daveti olarak algıladım. Çünkü benim de birkaç yazı yazmış olduğum Gül’ün C.başkanlığı tartışmaları konusunda Gül’ün adaylığı lehine görüş belirten neredeyse herkesi “ya Gül başa ya kuzgun leşe korosu”nun içine yerleştirmekle kalmamış, bu koroyu türlü ithamlarla suçladıktan sonra bir de ısrarla cevap vermeye davet etmiş. Nuray Mert tabii ki söylediklerine kayıtsız kalınmayı hak eden biri değildir. O yüzden bazı sorularına cevap vermeyi kendisine ödenmesi gereken bir borç olarak görüyorum. Şunlar Nuray Mert’in sorularından bazıları: “Bu hükümet, bu siyasi heyet, başörtüsü yasağı konusunda hiçbir şey yapmadığı halde dört buçuk yıl boyunca neden sesleri çıkmadı, hele bu kadar gür hiç çıkmadı? Denildi ki, ‘Bu hassas konudur, toplumsal uzlaşma ile çözülecek’. İyi, güzel. Peki, tüm bu yazar, çizer, aydınlar bu tavrı makul buluyor da, iş Gül’ün cumhurbaşkanlığına gelince neden küplere biniliyor?” Bunlar gerçekten ciddi sorulardır ve tabii ki kayda değerdir. Ama Allah aşkına başörtüsü meselesini bir yerde çözememiş diye AKP’lilere önerilecek şey bir “siyasal mahrumiyet” midir? AKP’nin şu ana kadar başörtüsü konusunu gündeme getirmemesinin bu konuda oluşturulmuş ve hükümetin bu konudaki inisiyatifini epeyce aşan fiili bir blokajdan kaynaklandığını kim bilmiyor? Bir yere kadar toplumda uzlaşma aranmış da bir türlü bulunamamış, hatta bu birilerine fena halde bir gizli iktidar yolu açmışsa buna da bir noktada dur demek gerekmez mi artık? “Bir yerde bir haksızlığı gideremediyseniz, ebediyen bir haksızlığa maruz kalınız!” böyle bir mantık olabilir mi? Evet, C.başkanlığı konusu bu konuda yapılabilecek şeylerin ufkunda bulunuyor ve bunun adını da “fetihçilik veya rövanşizim” diyerek aşağılamak, töhmet altında bırakmak siyasete inanan birinden beklenebilecek en son şeydir. Bu açıkçası siyasal mücadelenin en doğal ve en meşru eğilimlerini otoriter bir dille ezmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Şimdiye kadar “gerilim”, “uzlaşma” gibi kavramlar yoluyla siyasal süreci despotik bir baskı altında tutan ideolojiye gereğinden fazla prim verildiği için başörtüsü artık “dokunulamayan” bir mevzu haline getirilmedi mi zaten. Siyasal zararın neresinden dönülürse kardır demek varken, bu konudaki ulaşılabilir bir çabayı da “fetihçi-rövanşist” diye harcamak hangi siyasete hizmet eder? Kesinlikle bilinsin ki, rövanşizm bize terstir. Ama bir yandan da bugüne kadar sürdürülmekte olan fiili haksızlıklara dur denilmesinin lüzumu ortadan kalkmış değil ve buna bir rövanş değil biraz adil bir yerden bakarsanız ancak “normalleşme” hedefi olarak görebilirsiniz. Normallik birilerine yetmiyorsa, varsın onlar düşünsün. Ayrıca, Gül üzerindeki bütün tartışmayı eşinin başörtüsüne yüklemek de çok büyük bir haksızlık. Gül veya ailesiyle hiçbir şahsi tanışıklığım veya yakınlığım yoktur. Tam da durduğum bu “uzak yerden” Gül’ün AKP’ye oy veren seçmenler için ve AKP için ne anlama geldiğinin çok iyi takdir edilebileceğini düşünüyorum. Biraz sosyolojik müktesebatımla şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Gül C.başkanlığını asla eşi dolayısıyla hak ediyor değildir ve Gül üzerindeki uzlaşma asla “eş durumundan” bir uzlaşma değildir. Gül’ün siyasal biyografisi ve kalibresi bu yeri fazlasıyla hak ediyor ve parti içinde bunu ondan daha fazla hak eden bir tek Erdoğan vardır. Gül’den başkası üzerinde “sırf eşi başörtülü” diye feragat etmeyi istemenin siyasal anlamını bu saatten sonra anlatmak ne fayda eder bilemiyorum. Bir, böyle bir feragate Gül’ün hakkı yoktu. İki, o hakkı olsa bile siyaseten böyle bir imkânı yoktu. Peki Gül’e alternatif bir aday üzerinde durmanın sonuçları konusunda Erdoğan üzerinde bir tür partiyi bitirme tehdidi uygulandığı da söylenebilir mi? Bir benim bildiğim Erdoğan böyle bir tehdide pabuç bırakmaz. İki, isterseniz çıkın bir çarşıda pazarda dolaşın da bu konuda gerçekten insanların ne düşündüğüne bir bakın. Göreceğiniz şey, siyasal analiz yapmak ile siyaseti bilfiil yapmak arasındaki derin uçurumdan başkası olmayacaktır. Erdoğan’a Gül’den başkasını telkin etmeye çalışanlar siyasetin neresinden konuşuyorlardı gerçekten anlayamıyorum. Böyle bir seçeneğin belki CHP’yi razı etmek gibi bir sonucu olabilirdi, ama Erdoğan’ı ve AKP’yi bir sonraki seçime kadar bile taşıyamayacağını görmek için bir partinin ilçe delegesi olmak yeter de, artardı bile. Nuray Mert’in yazısında üzerinde durulacak çok nokta var. Kısa yazısında çok soru sormuş, diğerleri üzerinde gerekirse sonra dururuz ama yazısının başlığını geçiştiremeyiz. “Demokrasi değil İktidar Mücadelesi” diyor ve Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını aslında bir demokrasi değil bal gibi bir iktidar mücadelesi olarak gördüğünü söylüyor. Fesuphanallah! Demokrasi mücadelesi ile iktidar mücadelesi ne zamandan beri birbirinden ayrılabilir olmuş? İnsanların sadece sevabına demokrasi mücadelesi verdikleri bir rejim var da bizim mi haberimiz yok? Tabii ki iktidar mücadelesi içinde çatışanların uğruna çabaladıkları değerler de vardır. Yoksa, haksızlığa, eşitsizliklere, ırkçılığa, anti-demokratik müdahalelere karşı mücadele ederken, bütün bunları hiçbir şekilde iktidar talebine bulaşmadan yapmanın bilmediğimiz bir yolu mu var acaba? Yeni Şafak, 18-08-2007 Nuray Mert’in cevabı:Allah mahcup etmesinAbdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı konusunda geçen hafta yazdıklarıma, Yeni Şafak gazetesinde yazan arkadaşım Yasin Aktay’dan cevap geldi. Cumartesi günkü yazısına, son zamanlarda yazdıklarımı anlamakta güçlük çektiğini belirterek başlamış. Sonra da, Gül’ün cumhurbaşkanlığını savunanlara karşı sorduğum soruları cevaplamaya çalışmış. Her şeyden önce, yazıya, yazıyla cevap vermesi ve bu suretle düşünce tartışması üslubuna özen gösteren birisi olması dolayısıyla teşekkür ederim. İkincisi, kendisinin de belirttiği gibi, aslında biz iyi arkadaşız, bu konuları yüz yüze de tartışmamız mümkün, ama madem ki kamuya açık tartışmalar yürütüyoruz, bunun yazı yoluyla olması en doğrusu. Benim son zamanlarda yazdıklarımı ‘anlamakta’ zorlandığını söyleyen çok arkadaşım var. Çoğunun, benim, derdimi anlatmakta kifayetsiz olduğumu ima ettiklerini asla düşünmüyorum. Ancak, bu konuda, sadece bir yazı yazmadım, derdimin, itirazımın ne olduğunu çok açık biçimde defalarca vurguladım. Ne bu arkadaşlarımız anlama konusunda, ne ben anlatma konusunda kifayetsiz olmadığımıza göre, anlamamak, belli ki ‘duygusallıkla’ açıklanabilecek bir durum. Bu ‘duygu’nun irdelenmesini şimdilik erteliyorum. Önceliği, hâlâ cevaplanmadığını düşündüğüm itirazımı tekrarlamaya vermek istiyorum. Aktay, konuyu ‘Başörtüsü sorunu çözülemedi diye, bir kesim her türlü siyasi hakkından ilelebet feragat etmeli’ demişim gibi tartışmaya girişmiş. Ben AKP’yi başörtüsü sorununu çözmedi diye körükörüne eleştirmiş değilim. Ben diyorum ki, madem ki, bu sorunu direterek çözmenin gerilim yaratacağı düşünülerek, uzlaşma siyaseti güdüldü, bu siyaset neden Çankaya söz konusu olduğunda hızla terk edildi? Yine diyorum ki, madem ‘Uzlaşma ile sorun çözülmeyeceği, aksine bazı konularda ısrarlı ve dirayetli olmak gerektiği’ düşünülüyordu, bu ısrar neden binlerce kadının mağduriyetini giderme noktasında değil de, bir mevkiyi fethetme noktasında gündeme geldi? Bu söylediklerimde anlaşılmayacak bir taraf var mı?

Yine, Aktay diyor ki, ‘Bir noktaya kadar uzlaşma aranmış bulunamamış, bir noktada dur demek gerekmez mi?’ Ben de diyorum ki, ‘Bu nokta neden Çankaya?’ neden, örneğin üç yıl uzlaşma arandı, dördüncü yıl artık, kimse ‘Yetti gayrı, ne olacak bu yasakların sonu?’ diye feveran etmedi? İşin içine isimsiz mağdurların hakları girince susanların, mevki, makam söz konusu olduğunda bu kadar ısrarcı olmasında rahatsız edici bir şey yok mu? Sayın Gül, bu hükümetin bir üyesi değil miydi? Bugün kalemini sivriltenler, dörtbuçuk yıl boyunca neyi beklediler? Gerekçe ’siyasi istikrar’ değil miydi, bugün ne değişti?

 Belli ki, bazı şeyleri daha açık konuşmak lazım. Bu kadar açık konuşmaktan kaçınmamın nedeni (onların zannettiğinin aksine), daha fazla yıpratmamak, bazı hassasiyetleri zedelememek kaygısıydı. Ama, madem, anlamamakta ısrar ediliyor, daha açık konuşayım. Bakın, ben sayın Gül’ün Bilkent Üniversitesi’nden mezun olan kızının mezuniyet töreninde türbanla diploma alması sahnesini, o okullara giremeyen kızlar açısından çok incitici bulduğumu yazdım. Kıyamet koptu, olay, aile saadetini bozmak gibi dillendi. Benim incitici bulduğum, babası bakan olmayanın o muameleyi görmeyeceği bir ortamda gönül rahatlığı ile o tablonun içinde yer almaktı. Şimdi isterseniz, konuyu biraz daha açayım. Diplomayı veren eski YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı, bu yıl TBMM Onur Ödülü’ne layık görüldü. Doğramacı, rektörlüğü döneminde, başörtüsü yasağını sıkı uygulayan biriydi, yüzlerce öğrencinin mağduriyetine razı olmuş dahası bir sürü soruşturma açmış birisi. Hadi o bu ülkenin yasalarını uygulamak durumunda olan biri, zamanında yasayı uygulamıştı, peki bu konumdan pek de rahatsız olmayan, bu yönde açıklama ve girişimi olmayan birine onur ödülü vermek, onun elinden türbanlı kızına diploma verilmesine burulmak yerine, memnuniyet tablosu sergilemek nasıl bir anlayıştır? Dahası bildiğim kadarıyla, ödül için Doğramacı ismini tavsiye eden sayın Gül’ün kendisi. Velev ki, o değil başkası tavsiye etmiş olsun, tüm bu tabloda çok rahatsız edici bir şeyler yok mu? Bu mu, demokrasi, hak, hukuk mücadelesi dediğiniz şey? Bu ise, siz yolunuza ben yoluma, herkes kendi doğru bildiği, içine sindirdiği yoldan gitsin. Hayırlısı olsun ve de Allah mahcup etmesin. Ben, Gül’ün cumhurbaşkanlığının başörtüsü de dahil olmak üzere demokratikleşme açısından yol açıcı değil, engelleyici olacağını düşünenlerdenim. Bu açıdan bugünün demokratlarının mahcup olacağından kaygılanıyorum, umarım öyle olmaz, o durumda, bu ülkede yaşayan hepimiz kârlı çıkarız.

Radikal, 21-08-2007

AK Parti, Gül, başörtüsü ve cumhurbaşkanlığı… “ için “ilk yorum ”

  1. irfan on Ağustos 22nd, 2007 1:30 pm

    islami kimliği ve bunun yansıması olan duruşu henüz oturmamış islamcı veya islamcı gibi gözüken ama aslında muhafazakar olmaktan başka çok şey olmayan “islami camia”nın kafası çok karışık.Tıpkı N.Mert gibi…
    Özellikle AKP iktidarı ile kafalar daha bir bulanıklaşmaya başladı.
    AKP nin beş yıllık iktidar(sızlık) süreci analiz edilmeden “demokrasi havarisi” bir parti ilan edilmesi bunun bir ürünü.
    N.Mert in bazı tespitlerine katılmamak mümkün değil.” bu kadınlar ne adına, muhafazakâr kesimin yayın organlarında bile, mümkün mertebe gözlerden uzak tutuluyor? Muhafazakâr kesimden birçokları, (askerin, devletin işin içine karışmadığı) özel şirketlerinde, başörtülü kızları, görüntüyü bozuyor diye olsa gerek işe almaz, alırsa da başka imkânları yok diye üç kuruşa çalıştırırken sesi çıkmayan, bunları bir dakika dert etmeyenler, neden Çankaya’yı haysiyet meselesi yapıyorlar” sahi neden?
    N.Mert in de kafası karışık.onun dünya penceresinden özgürlüğe bakışı ile bizim
    Rabbani pencereden bakışımız arasında farklar olmasıda normaldir.elbette son yazılarında “demokratik bakış çizgisi”nde irtifa kaybettiğini görebiliyoruz.
    ama bize ne oluyor? biz neden düşüyoruz?
    akp sanki her şey,akp sanki dokunulmaz,sanki akp çok demokratik te başkaları izin vermediğinden dolayı demokrat olamıyor.ACABA!…
    Gül’ün aday gösterilmesi ne başörtüsü mağdurları için bir kazanımdır,nede akp’nin demokrasi sınavını geçmesidir.hele hele sistemin kaybetmesi, akp’nin kazanması hiç değildir.olsa olsa akp varoluşunu uzatmasıdır.temennimiz akp’nin sistemle uzlaşmadan yada içinde erimeden yoluna devam etmesidir.ama bunu şuana kadar kimse başaramadı….

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?