Demokrasi ve Demagoji
Temmuz 18, 2007
Türkiye’de iç dinamiğe dayanan, yani millete, tarihine ve değerlerine sahip çıkan bir “ideolojik” duruşun gerçek bir demokrasi “için” mücadele etmesi, en az demokratik mücadele kadar önemlidir
Demokrasi ile demagoji arasındaki benzerlik, ikisinin de antik helen politei’sinin ürünü olmasından ibaret değildir. Demokrasi, eski Atina Çağ’ından bugüne kadar çoğunlukla bir “Demagoji” olarak gündem olmuştur. Eğer demagoji, içi boş ve genellikle anlamsız bir laf kalabalığı ise, Demokrasi üzerine yazılan ve konuşulanların büyük bir kısmının demagojiden ibaret olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.
“Demokrasi teorisine geri dönüş” kitabının yazarı Giovanni Sartori, “Demokrasi nedir?’i, demokrasi ne olmalıdır?dan ayırt etmek olanaksızdır” der. Şüphesiz Aristo ya da Platon veya modern dönemde Montesguieu, J.J. Rousseau, A. de Toucheveille, Marx, Weber, Schumpeter gibi büyük filozofların demokrasi kritikleri, en azından demokrasiyi somut ekonomi politik ve güç ilişkileri bağlamında ele aldıkları ve “açık” konuştukları için, tabii ki demagojik sayılmaz. Ancak bu filozoflara refere edilerek yapılan demagojilerle, bunların kendi görüşlerini ayırdetmek bile neredeyse imkansız hale gelmiştir.
Sorunun özü nedir? İnsanoğlunun toplu ve yerleşik yaşama geçtiği erken tarihlerden beri, yani insanların bir kısmının ilk defa “ben”im, demesiyle birlikte başlayan yöneten-yönetilen, mülk sahibi-mülksüz, güçlü-zayıf çelişkisinin massedilmesine dönük arayışlara ve yöntemlere “politika” diyoruz. Sorunun özü burada yatmaktadır: Egemen olanlar ve olmayanlar “ayrımı”nın Devlet formu içerisinde dengelenmesi, örtülmesi ya da açığa çıkması, demokrasi, aristokrasi, monarşi, tiranlık, oligarşi gibi formüller üretmiştir. Yani demokrasi de dahil, bütün bu formüller, öncelikle Hegel’in tarihin ana çelişkisi dediği efendi-köle ayrımı gibi bir kollektif ‘günah’ın kabülünden sonra ve bu “günah”ı temizlemek için değil, temize çıkarmak maksadıyla geliştirilmiştir.
Demokrasi, işte bu “bam teli” bağlamında “demagoji”ye uygun bir formüldür. Zira, “halkın halk için yönetimi”nden, “doğrudan yönetim”e, “halk egemenliği”nden, eşitlik ve özgürlüğün politik gerçekleşimine kadar, hayli keyifli ve masalsı tanımlara sahiptir. Her ne kadar yirminci yüzyıla kadar, aydınlanma filozofları dahil, hemen tüm büyük düşünürler tarafından eleştiri hatta ironi ile ele alınmışsa da, bugün için artık batı kaynaklı demokrasi güzellemesi o noktaya varmıştır ki, geriye dönük olarak neredeyse bütün filozoflara birer demokrasiye ‘övgü ayeti’ atfedilmektedir.
Demagoji, esas itibariyle konuşuyor gibi yapıp konuşmama ise, bugün “Demokrasi”, bütün üzerinde konuşulanlar açısından bir “konuşmama” dili haline gelmiştir. Batılıların, geri kalan dünya ile “konuşmaması”, onları aşağılamasıdır mesela; kendi halklarıyla, işçileri, köylüleri ve yabancılarıyla “konuşmaması”dır veya kendi kirli tarihleriyle ya da bilinçaltlarıyla konuşmamasıdır demokrasi. Veya dünyaya egemen olmanın ‘şifresi’dir; hangi ülkeye demokrasi gitmişse orası batılılar için “fethedilmiş” demektir. Eğer bir sorunu ya da konuyu “demokrasi” ile kurulan cümlelerle konuşmaya başlarsanız, konuşmamaya başlarsınız ve şifreli göndermeler, imalar üzerinden mesaj alışverişi yapıyorsunuz demektir. Örneğin; “Türkiye’de demokrasi yok” cümlesini eğer bir solcu aydın söylüyorsa, bu “Devlet sağı kayırıp solu dövüyor” demektir. Bir İslamcı söylüyorsa “Ordu laiklik konusunda biraz yumuşamalı” diyordur. Ya da bir İnönücü bürokrat için bu cümlenin gerçek manası şudur; ”Halk, dinciler, Kürtler ve liboşlara bel bağladı. Hitlerde böyle gelmişti. Demokrasi tehlikede!”. Devlet, anayasasında Türkiye Cumhuriyetini tarif ederken demokratik niteliğini vurgulamış ama “millet kayıtsız şartsız egemenliğini, anayasal organlar eliyle kullanır” demiştir. Yani demagoji’den devlette muaf değildir.
Bir kısım insanlar ise, eskiden sosyalizm, liberalizm veya İslam’la ifade ettikleri “bütün iyi şeyleri” , şimdi moda bir demokrasicilik söylemine indirgemiş ve bir tür kavramsal cehalet ve kısırlık patalojisine beyinlerini teslim etmişlerdir.
O halde neyi konuşuyoruz? Yoksa biz, o tüm dünyanın kabul edip önünde eğildiği, geliştirmek için uğruna gerekirse masum ‘kan’lar bile döktüğü, insanlığın ulaştığı en yüce değer olan “Demokrasi”yi inkar eden kafirlerden miyiz? Haşa, ne haddimize! Biz olabildiğince utangaçca ve halisane niyetlerle şunu demeye çalışıyoruz. Bir kavram egemenlerin dilinde bu kadar ballı börekli yer etmişse ona birazcık şüpheyle bakıp, “acaba ne demek istiyorlar?” diye sormak gerekir, diyoruz. Sahiden dünyanın bütün kan emicileri, Türkiye’nin bütün hırsızı, uğursuzu, şaklabanı, soytarısı, yalakası günde beş vakit “demokrasi” güzellemesini neden yaparlar? Halkı, halkları, insanları aşırı derece de sevecek düzeyde ultra hümanizme kapılıp hidayete mi erdiler, yoksa ellerindeki serveti, gücü, mülkü “biz”imle paylaşmayamı çalışıyorlar, nedir?
Yoksa, “Türkiye İslam dünyasının tek laik ve demokratik ülkesi” diyenler batının ajan-ülkesi mi demeye çalışıyorlar? Biz artık “Muhafazakar-demokratız” diyenler, acaba “biz de sizin düzene eyvallah diyoruz, yeter ki bize de küçük bir yer açın” mı demek isterler? “Cahil yığınların egemenliği faşizme çıkar” diyenler, acaba “biz İngilizlerle sadece Cumhuriyet adı altında bizim ve eşimizin dostumuzun egemenliği için anlaşmıştık, bu demokrasi nerden çıktı, bari olacaksa Militan (bizim egemenliğimizi bozmayan) çeşidi olsun” mu, demeye çalışıyorlar? İsteyen bu soruları çoğaltabilir. Hepsinin sonucu demogojiyle demokrasinin kesiştiği yere çıkar.
O halde meseleye gelebiliriz. Demokrasi, önce “demokratik” bir şekilde yani açık ve şeffaf bir niyetle konuşulmalıdır. Eğer herkes karnından konuşmaya devam ediyorsa, şifreler, imalar, göndermeler yaparak aslında “konuşmama”ya çalışıyorsa, “Demokrasi” kelimesi ile kurulmuş bütün cümlelere sağır olma hakkımızı kullanmamız gerekir. Zira bellidir ki, herkes ittifakla birbirini kandırma ve yalan söyleme oyunu oynamaktadır. “Demokrasi oyun”u gerçekten de birbirini kandırma oyunu değilse, o zaman en azından bu meseleyi ciddiye alan ciddi insanlar “demokrasinin” gerçek anlamı ve içeriği üzerine konuşabilirler.
TÜRK DEMOKRASİSİNİN AŞİL TOPUĞU
Türkiye’de demokrasi, monarşinin tasfiyesinin devamı olarak devlet’in millet tarafından içerilmesi ve yönetilmesi süreci anlamında cumhuriyet’in tamamlayıcı bir devamı olarak değil, adeta toplumun ötesine çekilmiş olan Devlet’in dış dinamiklere dayalı metazori bir tercihinin sonucudur.
Bu tercih ise, soğuk Savaş koşullarında batı kampına dahil olmanın gerektirdiği askeri, ekonomik ve ideolojik bir toplam paketin içinde siyasi bir bölüm düzeyinde yapılmıştır. Açıktır ki, Osmanlı yönetici elitinin yerini alan yeni bir yönetici elit, Devlet’i kendilerine ayırarak ayak işlerini milletin temsilcilerine bırakan bir tür taksim yapmış, sonrada demokrasi oyununa start vermişlerdir. Bu anlamda Türk demokrasi deneyimi, demokrasinin ne olmadığını gösteren ilginç bir laboratuardır.
Alex de Toucheveille, “Fransa’da demokrasi, kaynağını toplumda değil, toplumu bu sürecin dışında tutmaya çalışan yerlerde buluyor” diyor. Türkiye’de de durum aynıdır. Bu durumda Türkiye demokrasisinin bam teli ya da aşil topuğu, doğal olarak “temsil ve katılım” değil, önce ideolojik ve politik hegamonya kurmak olarak belirmektedir. Bu hegamonyayı kuran ya da kurmuş olan, Demokrasi oyununun bütün kurallarını ve dolayısıyla bütün sonuçlarını da tayin etmiş ve denetlemiş olmaktadır. Sınıfsal olmaktan çok korporatist bir sosyo-ekonomik düzen ve kast’a dönüşmüş yönetici personeliyle Devlet’in, milletten çok dış dinamiklerle yapılan örtülü anlaşmalarla kendini meşrulaştıran bir hegomanik kuşatma altındayken, demokratikleşmesini beklemek safdilliktir. O halde sorun, 50 küsür yıllık kör topal Demokrasi oyununun bütün kazanımlarını koruyup geliştirmekle birlikte, demokrasinin aşil topuğunu da değiştirecek bir demokrasi mücadelesinde düğümlenmektedir. Politik olgunlaşmanın doğal ritmini hesaba katan ve hegamonik kuşatmayı deşifre ederek çözecek bir kristalizasyonu amaçlayan yeni bir ideolojik hegamonya kurmak, bu mücadelenin öncelikli adımı olacaktır.
Bu anlamda, Türkiye’de iç dinamiğe dayanan, yani millete, tarihine ve değerlerine sahip çıkan bir “ideolojik” duruşun gerçek bir demokrasi “için” mücadele etmesi, en az demokratik mücadele kadar önem taşımaktadır.
Demokratik mücadele, halkın tek siyasal hovardalığı olan seçimler yoluyla, partiler ve diğer kitle örgütleri vasıtasıyla ve yüzde otuz civarındaki bir iktidar alanında yer almak için yapılmaktadır.
Demokrasi “için” mücadele ise, milletin tartışmasız egemenliği, devletin mutlak bağımsızlığı ve ülkenin tarihsel ve evrensel misyonlarına kavuşması amacıyla, ağırlığı anglofil karakterli örtülü hegamonya çeperini kırarak bir yeni fikri-politik “hegamonya” inşası için yapılmalıdır. Bu mücadele yüzde yetmiş civarındaki “gerçek iktidar” alanında yer almayı hedeflemelidir.
Demokrasi mücadelesi, asgari düzeyde bile olsa demokratik meşruiyete dayanan sosyal ve siyasal bir karaktere sahiptir.
Demokrasi için mücadele ise, ideolojik meşruiyete dayalı ve jakoben karakterli olmak durumundadır. Zira sözkonusu olan “mutlak /gerçek iktidar” ise, bu oyun’un kuralı budur. Burada kastedilen jakoben karakter, halka rağmenci, tepeden inmeci ve totaliter baskı değil, tam tersine halka dayalı, çoğulcu ve varolan hegamonik güçlere rağmenci bir ideolojik özerkleşmeyi ifade etmektedir. Egemenlerin jakobenizmi, halka karşı baskı ve terörü, millet seçkinlerinin jakobenizmi ise egemenlere karşı fikri/politik zırhlanma ve savunmayı ifade eder.
SONUÇ
Türkiye’de demokrasi konusunda atılacak ilk adım, demokrasi ile, içinde bolca demokrasi geçen her tür demogojiyi özenle ayırmaktır. Demokrasiyi, “millete rağmen iktidar” formülünün perdesi yapan statükocu güçlerle, “milleti kullanarak iktidar” formülünün maskesi yapan neoliberal/küreselci batıcı unsurları “deşifre” etmek, öncelikli bir teorik çabadır.
Demokrasi demagojisi, piyasacı, kopenhagcı batıcılarla sözde ulusalcı, statükocu batıcılar arasında süren, ve bizi, ülkemizi, milletimizi veba ile kolera arasında tercihe zorlayan egemenler içi-hegamonya kavgasının takiyesidir.
Birinciler, katoliklerin, protestanlarla ve yahudilerle kavgasını Filistinliler üzerinden sürdürmesi gibi, statükocularla kavgalarını millet üzerinden, dindar-muhafazakar kitlelere sahip çıkıyormuş gibi yaparak sürdürmektedir.
İkinciler ise, bütün varlıklarını milleti oyun dışında tutmak ve bu amaçla güçsüz, mülksüz, dinsiz yapmak üzerine kurdukları için biraz Cumhuriyet, biraz laiklik, biraz çağdaşçılık biraz da Atatürkçülüğü resmi prosedürle harmanlayarak ördükleri siperlerin “Demokrasisi”ni savunmaya geçmişlerdir. Milleti önce bu ikili kıskaçtan çıkartmak ve gerçek demokrasinin imkanlarıyla güçlendirmek milletin organik reflekslerini savunma anlamında jakoben demokrat bir tutumla mümkündür.
Veba ya da kolera arasında tercih yapanlar, bu iki şer cepheden biriyle saf tutanlar, içi boş demokrasicilik oyununda üstlendikleri geçici rollerle heveslerini tatmin edenler, yedikleri ilk kazık ya da tokattan sonra kaçacak “demokratik bir sığınak” edinmeyi de ihmal etmemelidirler. Zira, karar vericisi olunmayan her “oyun”, trajedidir.
Türkiye, milletin gelişmesi ve güçlenmesinin en elverişli düzeni olarak demokrasiden vazgeçmeyecektir. Ancak, Türkiye için Demokrasi, açık ve net olarak gerçek demokrasi “için”, yani milletin tam ve mutlak hakimiyeti için verilecek kararlı ve muktedir bir mücadelenin ürünü olacaktır.
ahmetozcan1@yahoo.com
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


