Hılf-ul Fudul : Sivil Tepki ve Haksızlığa Karşı Örgütlenme
Haziran 15, 2007
İslam’dan önce Arap kabileleri arasında sık sık savaşlar meydana gelirdi. Kötülük yapmanın ve kan dökmenin haram olduğu Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında savaşlara ara verirlerdi. Bu aylardan ilk üçü birbiri peşine gelen hac ve ticaret aylarıydı. Bu aylarda bütün müşrikler Mekke’ye akın eder, hem hac ibadetlerini yerine getirir ve hem de kurulan Pazar ve panayırlarda mallarını satar, alacaklarını alır ve evlerine dönerlerdi. Dinî ve ekonomik bir renk taşıyan bu aylarda savaşmak haramdı. Receb ayında da durum aynıydı. Her türlü düşmanlık ve mücadeleden el çekilmesi gereken, kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu bu haram aylarda savaş yapılırsa bu savaşlara da Ficar savaşları denilirdi.
Ficar: sözlükte azmak, haktan ayrılmak, günaha dalmak, yemininde ve sözünde yalancı çıkmak anlamlarına gelir. Cahiliye döneminde dört büyük Ficar savaşının cereyan ettiği bilinmektedir. Bunların sonuncusu birbirleri ile müttefik Kureyş-Kinane ile Kays-Aylan kabileleri arasında cereyan etmiştir. Bu savaş Mekke’de bir kaos ve başıbozukluk ortamı meydana getirdi. İnsanlar birbirlerinin ve özellikle de yabancıların hukukunu gözetmez oldular. Mekke’nin despotları hac ve ticaret için şehre gelen zayıf ve güçsüz kimselere haksızlık yapmaya başladılar.
Hılfu’l-Fudul Antlaşmasının Sebebi
Hılfu’l-Fudul antlaşmasını hazırlayan gelişme şu olay oldu: Zübeyd oğullarından bir kişi Mekke’ye ticaret malı getirmişti. As ibnu Vail onu satın aldı. Fakat hakkını vermedi. Bunun üzerine Zübeyd oğullarından olan kişi daha önce anlaşmalı olduğu kabilelerin ileri gelenlerine müracaat etti. Yardım istediği kişiler, Hilfu’l-Ahlaf diye bilinen oluşuma tabiydiler. As b. Vail’in mensubu bulunduğu Sehm oğulları da aynı oluşumun içindeydi. Bu sebepten dolayı yardım istediği kişiler Yemenli’ye yardım etmekten çekindiler ve onu kovdular.
Zübeydi başına gelen bu bela üzerine Ebu Kubeys dağının tepesine çıktı. O sırada Kureyşliler Kabe’nin çevresinde kendilerine ait localarında bulunuyorlardı. Zübeydi yüksek sesle şöyle bağırdı:
“Ey Fihroğulları! Bir mazluma yetişin.
Mekke’nin ortasında malı elinden gitti.
Ey toplananlar! Kabe’de grup grup
Umresini yapamayan perişan bir ziyaretçi var.
Ey Hicr ile Haceru’l-Esved arasında toplananlar!
Bu mukaddes yer, keremini tamamlayanlarındır.
Günahkar ve zalim kişinin elbisesi,
Ona saygı ve asalet vermez.”
Bu çağrı üzerine Zübeyr ibnu Abdilmuttalib ayağa kalkarak: “Bu işin peşi bırakılmaz” dedi. Sonra Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde toplandılar. Ev sahibi onlara yemek hazırladı. Haram aylardan olan Zulkade ayında antlaşma yaptılar. Anlaşma aşağıdaki husular üzerine yapıldı
“Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz. O kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 129) Kureyşliler bu yeminleşmeye Hilfu’l-Fudul ismini verdiler.
İbnu Hişam, İbnu İshak’tan naklen şöyle diyor: “… Bir antlaşma yapmak üzere Kureyş kabileleri birbirlerini davet ettiler ve Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde toplandılar. Şerefine ve yaşına hürmeten toplantı onun yanında yapıldı. Haşimoğulları, Muttaliboğulları, Esed ibnu Abdiluzza, Zühre ibnu Kilab ve Teym ibnu Mürre gerek Mekke halkından, gerek Mekke dışından oraya gelen biri zulme uğradığında onun yanında yer alacakları konusunda yemin ettiler. Zulmü defedinceye kadar zalimin karşısında dikileceklerdi. İşte bu antlaşmaya Kureyşliler, Hılfu’l-Fudul adını verdiler.” (1) İbnu İshak diyor ki: “Muhammed ibnu Zeyd ibni Muhacir’in Talha ibnu Ubeydillah ibni Avf’tan onun da Zühri’den rivayet ettiğine göre Zühri, Resulullah (s.a. s.)’in şöyle dediğini duymuştur: “Ben Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Böyle bir toplantıda hazır bulunmam benim için kırmızı develere sahip olmamdan daha sevimlidir. İslam’da da böyle bir antlaşmaya davet edilsem yine icabet ederim.” (2)
Sonra yürüyüp As ibnu Vail’in yanına gittiler. Satılan malın karşılığını kendisinden çekip aldılar ve sahibine verdiler.” (3)
Abdurrahman ibnu Avf (r.a.) Resulullah (s.a.s:) efendimizin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Amcalarımla birlikte İyi Kişiler Antlaşması’nda bulundum. O zaman daha genç yaştaydım. Bu anlaşmayı bozmam karşılığında kırmızı develerimin olmasını istemem (yani karşılığında kırmızı develer verilse de yine bu anlaşmayı bozmak istemem.).” (4)
Süheyli diyor ki: “Humeydi’nin Süfyan’dan, onun Abdullah’tan, onun da Hz. Ebu Bekir’in Muhammed ve Abdurrahman isimli iki oğlundan rivayet ettiği şu hadisi şerif yukarıdakinden daha kuvvetli ve evladır: “Ben Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Eğer İslam’da böyle bir antlaşmaya davet edilseydim kabul ederdim. Orada, hakları alıp sahiplerine iade etmek ve zalimin mazlumu ezmesine engel olmak üzere ahitleştiler.”
Hılfu’l-Fudul antlaşması Ficar savaşından sonradır. Çünkü tercih edilen rivayete göre Ficar Savaşı, Resulullah (s.a.s.)’ın on yaşlarında olduğu sırada Şaban ayında gerçekleşmişti. Hılfu’l-Fudul ise, peygamberlikten yirmi yıl önce Zilkade ayında meydana gelmiştir.
Arap kavmi arasında en şerefli antlaşma olarak kabul edilen antlaşma işte bu antlaşmadır. Bu fikri ilk defa ortaya atan ve insanları böyle bir antlaşmaya ilk davet eden Zübeyr ibnu Abdilmuttalib’dir.
Sivil Tepki ve Haksızlığa Karşı Örgütlenme
Erdemlilerin dayanışması diye de kendisinden bahsedilen hılful Fudul, aslında bir sivil insiyatif ve tepkidir bir başka ifade ile İnsanlık tarihindeki haksızlığa uğrayan fertlerin haklarını savunmaya yönelik oluşturulan ilk sivil toplum organizasyonudur. Peygamberimizde bu oluşumda yer alarak, iyi ve güzel olan herşeye katılanabiliceğini göstermiştir. Hatta Peygamber olduktan sonra da böyle bir şeye çağrılsa tekrar katılacağını söyleyerek, haksızlığa karşı örgütlenmeyi savunmaktadır. Resulü gereğince anlayıp onun aracılığı ile muhatab oldukları vahyi içselleştirmeyi başarmış İlk müslümanlarda Her konuda olduğu gibi Resullulhahı takib etmiş Adeletin ve hakkın yılmaz sanucuları oldular.
Hakkın ve Adaletin üstünlüğünün, en geniş anlamıyla Dört Halife Döneminde uygulandı. Hz. Ebubekir’in halife seçildiğinde, yaptığı ilk konuşması, Hak ve Adalet duygusunun ulaştığı zirve açısından çok orijinaldir: “Ey İnsanlar! Ben en hayırlınız olmadığım halde üzerinize halife oldum. Beni hak üzere görürseniz, bana yardım edin; hata üzere görürseniz, engel olunuz. Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah’a isyan edersem, bana itaat etmeniz gerekmez.” Hz. Ömer de, “Sizden kim bende bir hata görürse, düzeltsin.” demesi üzerine, ayağa kalkan birisinin “Vallahi sende bir hata görürsek kılıcımızla düzeltiriz.” cevabı karşısında, kendisinin kılıçla düzeltecek birinin olmasına sevinmiş ve şükretmiştir.
Ancak daha sonra sultanların gölgesine sığınan sözde alimler tarafından Halk vahyin özünden uzaklaştırıldı İslam hurafe, mitoloji ve hikaye yumağına döndürüldü Allahın iradesi yer yüzünden adeta kovuldu, Tüm hesablar din gününe ertelendi Zulüm hakksızlık karşısında sessiz kalmak erdem haline getirldi. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın hayati ruhaniyeti bunun en veciz özetini sunuyor. Toplumdaki yanlışlıkları, eleştrilenler her zaman arı kovanına çomak sokmakla suçlanmaya başlandı, Eleştiri yönetenlere Yönetim erkini elinde tutanların uyguladığı baskı ve cebir Haksızlıklar Toplumun ekseriyeti tarafından hep desteklendi ve haklı bulunmaya başlandı. Allahın yer yüzünde Halifesi olan hakkın ve adaletin yer yüzünde elleriyle inşa edilmesini İstediği İnsanın iradesi ortadan kaldırılmaya, insan haklarının ve adaletin yerini kutsanan yönetim erki ve bu erki elinde tutanların, paylaşanların Hakkının üstünlüğü aldı. Yöneticiler ne kadar zalim olursa olsun karşı çıkmama cahiliyet anlayışı bir meziyet gibi halk kitlerine benimsetildi İslam toplumu böylece Kimliksiz kişiliksiz insan yığınlarına dönüştürürdü.
Şu iyi bilinmelidir ki, bir toplumda haksızlık, zulüm ve hortumlama yaygınsa; o toplumda iyi kişilerin kötülere karşı örgütlenmedikleri ve tepki ortaya koymadıkları anlaşılmaktadır. Tepkiyi ortaya koymanın yoluda sivil insiyatiften geçer. Hak ve Adalet duygusunun gelişkin olduğu toplumlarda sivil oluşumlar, toplumda ve devlet hayatında önemli bir yer tutarlar. Fakat bizim ülkemizde maalesef bu tür hareketlerin sayıları sınırlı ve güçleri zayıftır.
Türkiye’de Sivil Toplum
Türk toplumanda Adalet ve Hakkı merkeze alan İnsan onurunu önceleyen bir sivil toplum anlayışının gelişmemesinin nedenleri kanatımızce şunlardır
1- İslam öncesi Türk kültüründe devlet kutsaldır. Yöneticiler herşeyin doğrusunu bilirler ve kararlarında sorgulanamazlar düşüncesi egemendi. Bu düşüncenin kaynağı ise Türkler’deki Şamanizm anlayışına uzanmaktadır. şamanizm anlayışına göre hanedan üyelerine yönetme yetkisi tanrı tarafından verilmiştir. Dolayısıyla yöneticilere karşı çıkma, bir ölçüde de tanrıya karşı çıkma ile eş anlamlıdır.
İslama kitlesel olarak katılan türk boyları sahip oldukları cahili anlayışları İslama girdikten sonra İslamı Terminoloji le sürdürmeye devam ettiler. Ulu Emr kavramını da bu çerçevde tevil ederek halkın idaresini bir şekilde ele geçirenlerin kutsanması devlete karşı çıkılmasının yasaklanması. Ayrıca, her aykırı sese fitne çıkarma bahanesi ve peygamberimizin fitneye karşı yaptığı uyarılar gösterilerek karşı çıkılmıştır.
2- Türk -islam devletlerinde birey olma ve vatandaşlık şuurunun olmaması Halkın Teba yani sultanın malı görülmesi. İslamiyet sonrası türk devletlerinde birey ve toplumun hakları yoktu ancak devlete ve sultana karşı vazifeleri vardı.
3- T.C. Osmanlıların bir çok kurumlarını ve bakış açısını ortadan kaldırırken ve hatta bununla savaşırken, halkın orduya verdiği peygamber ocağı ismini değiştirmediği gibi bunu desteklemiştir. Bu düşünceyi desteklediği “Mehmetçik” kavramını ön plana çıkartarak göstermiştir. Bu Türk halkının Peygambere duyduğu saygıyı göstermektedir. Devlet, halk desteğini alma ve yaptıklarının meşrulaştırılması için bu kavramı kullanmada bir sakınca görmemiştir. Her ne T.C. laiklik anlayışına aykırı da olsa bunu kullanmada kendilerini zorunlu hissetmişlerdir.
4- Türkiye’de, her şey milli çıkar kavramı etrafından şekillenmektedir. Milli çıkardan ise Yönetim erkini elinde bulunduran zümrenin devamlılığı anlaşılmaktadır.
5-Ülkemizde halka ve birey özgürlüğüne sahip çıkan bir aydın grubunun gelişmemiş olması
6- Ülkemizdeki sivil toplum oluşumlarının çoğu devlet desteğiyle ortaya çıkmıştır. Örneğin sendikalar, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Türk Hava Kurumu, Mehmetçik vakfı, Polis Dernekleri ve benzeri gibi bir çok dernek ve vakıflar devlet destekli veya kurumların yan kuruluşları olarak ortaya çıkmıştır. Bu ceberrut devlet anlayışının bir tezahurudur. Yani sivil toplum kuruluşlarını da gerekirse ben yapacağım anayışıdır. Sizin bir şey yapmanıza gerek yoktur. Siz sadece muti ve sadık bendenler olun yeter mantığıdır. Bir Türk büyüğünün sözü bu düşünceyi özetlemektedir. (İhsan Sabri Çağlıyangil) “Eğer gerekiyorsa Komunist Partisini’ni de biz kurarız.”
Hılfu’l-Fudul Antlaşmasından Çıkarılacak Önemli Bazı Dersler
1. Zulüm ve şirkin insanları kuşattığı zamanlarda Allah (c.c.) o zulüm ve şirki kaldırmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler ve onlara iman edenler, yeryüzünde zulüm ve şirk kalmayıncaya kadar zulüm yuvaları ve şirk müesseseleriyle mücadele etmeyi kendilerine prensip edinmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) daha peygamberlikle görevlendirilmeden “mazlumun yanında durmak ve zalimin karşısında direnmek” maddesinden ibaret olan dolayısıyla hem cahiliye devrinde hem de İslam’da büyük önem taşıyan Hılfu’l-Fudul antlaşmasına katılmıştır. Resulullah (s.a.s.) peygamberlikle görevlendirildikten sonra da hep mazlumun yanında yer almış zalimin karşısına çıkmıştır. Nitekim Resulullah (s.a.s.) henüz zayıf durumda olduğu Mekke döneminde Ebu Cehil tarafından malı gasp edilerek zulme uğrayan ve baş vurduğu her kapının yüzüne kapatılması sonucunda çaresiz duruma düşen bir yabancının hakkını ondan almıştır. Ayrıca Resulullah (s.a.s.)’ın zulme uğrayan sahabilerine ilk hicret mekanı olarak Habeşistan’ı tercih etmesinin sebebi orada zulmün olmamasıydı. Kısacası Resulullah (s.a.s.) hayatı boyunca mazlumun yanında zalimin karşısında olmuştur. Resulullah (s.a.s.)’den sonra yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre peygamberlerin varisleri olan gerçek alimlerin zulme karşı mücadelede halka önderlik ve rehberlik yapmaları ve halkı zulüm hakkında yeteri kadar bilgi sahibi kılmaları gerekmektedir. Resulullah (s.a.s.)’in zulümle mücadele metodu Kitap ve sahih sünnet kaynaklarımızda mevcuttur. Şu asrımızda zulmün karanlığının her tarafı kapladığı herkes tarafından bilinmektedir. Zulmün karanlığını dağıtabilmek için Müslümanların mutlaka tekrar Kitap ve sünnetin etrafında toplanmaları ve diğer meselelerde olduğu gibi zulme karşı mücadele etmede de Resulullah (s.a.s.)’in Kur’an ve sünnette belirtilen mücadele metoduna göre hareket etmeleri gerekmektedir.
2. Resulullah (s.a.s.)’in kendi kavmi içindeki olaylara karıştığını görmekteyiz. Resulullah (s.a.s.) Hılfu’l-Fudul antlaşmasına katıldığı gibi ondan yaklaşık on yıl önce de kabileler arasında vuku bulan meşhur Ficar savaşına katılmıştır. Resulullah (s.a.s.)’in daha gencecik yaşta kavmiyle haşir neşir olması ve olayların içinde bulunması onun dürüst ve “emin” lakabını kazanmasına vesile oldu. Kitap ve sünnetin ihyası için gece gündüz demeden çalışan günümüz davetçilerinin de mutlaka halkla kaynaşmaları, onlarla haşir neşir olmaları, onların dertleriyle dertlenmeleri ve yararlı gördükleri her türlü etkinliğe katılmaları gerekmektedir. İnsanların arasına inmeyen bir davetçi halkın dert ve sorunlarını bilemeyeceği gibi onlara hiçbir yarar da sağlayamaz.
3. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hud, 11/113) Mealini verdiğimiz bu ayetten anlaşıldığı üzere değil zulme iştirak etmek, zulme meyletmek dahi çetin bir azaba yakalanmanın alametidir. Ayrıca yukarıda mealini verdiğimiz ayet, hakkında “Hud suresi beni kocalttı” anlamındaki hadisi şerif bulunan “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” mealindeki ayetten hemen sonra gelmesi ayrı bir anlam taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de zulüm manasına gelen kelimelerin dışında sadece zulüm kelimesi ve ondan türeyen kelimeler yaklaşık 300, Kütübi Tis’a'da ise tekrarlarla birlikte yaklaşık 467 kere geçmektedir ki, bu da İslam’ın zulme ne kadar karşı olduğunu göstermektedir. Ayrıca bilindiği üzere İslam’da bir halifenin bulunması farzdır. Bunun da iki ana sebebi vardır: Biri, dini muhafaza etmek; diğeri, mazlumlara yardımcı olmak ve onların haklarını korumak. Bütün bunlar zulmün ne kadar menfur ve çirkin olduğunu göstermektedir.
4. Resulullah (s.a.s.) “Mazlumun yanında zalimin karşısında olmak” maddesini içeren daha doğrusu sadece bu maddeden ibaret olan Hılfu’l-Fudul gibi bir antlaşma hakkında “şimdi de davet edilsem icabet ederim” buyurarak o antlaşmayı övmüştür. Günümüz Müslümanlarının Resulullah (s.a.s.)’in o sözlerine kulak vermeleri ve o sözler ışığında benzer meselelere yaklaşmaları gerekir. Çünkü mazlumun yanında durmak ve zalimin karşısına dikilmek ancak gerçek müminlerin kârıdır. Dolayısıyla kimden sadır olursa olsun ve kime yapılırsa yapılsın zulüm zulümdür. Başka bir adı da yoktur. Müslümanlara düşen görev zulme dur deyip zalimin zulmüne engel olmaktır. Şayet olamıyorlarsa en azından dile getirmeleri ve yazmaları gerekir. Şunu da unutmamak gerekir ki, zalimin zulmüne karşı sessiz kalmak zulmü dolaylı bir şekilde benimsemek demektir.
Mazlumun dini sorulmaz. Her şeyden önce ona yapılan zulme engel olmak lazımdır. Binaenaleyh, mazlumun yanında olmak, onun hakkını aramak ve korumak ve zalimin zulmüne engel olabilmek amacıyla atılan her adımı desteklemek ve bu doğrultuda yapılan ciddi davetlere icabet etmek, bunu yaparken de şahsi çıkarları ve ırki saikleri hiçbir zaman ön plana çıkarmamak gerekmektedir. Zulme uğrayan Kürt ,Türk, Arap ya da başka bir ırktan olabilir. Zulüm oklarının düştüğü yer Irak Kürdistan’ı veya Bosna-Hersek, Çeçenistan, Cezayir, Filistin ya da Keşmir olabilir. Gerçek Müslümanların görevleri hakkı haykırmak, yapılan zulmü dile getirmek ve bir ırka veya bir bölgeye karşı gösterdikleri hassasiyeti diğer bölgelere karşı da göstermektir. Zira Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de mealen: “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/10) buyuruyor. “Ancak Kürtler veya Türkler ya da Araplar kardeştir” demiyor. Resulullah (s.a.s.) bir hadisi şerifte mealen: “Müminler, birbiriyle kenetlenmiş bir duvarın kerpiçleri gibidirler” diyor. “Kürtler veya Araplar ya da Türkler birbirleriyle kenetlenmiş bir duvarın kerpiçleri gibidirler” demiyor. Şu halde kamil bir Müslüman, insanlar ve bölgeler arasında asla ayırım yapamaz ve herhangi bir halka veya bir bölgeye yapılan zulmü kendi halkına ve kendi bölgesine yapılmış gibi kabul eder. Şu hakikati dile getirmeden geçemeyeceğim: Şuurlu Müslümanların kamuoyunun hakimiyetini ellerinde tutan ve yıllardır kendimin de abone olduğu İslami bazı gazeteler ve bu gazetelerde yazılar yazan kamuoyunda ün yapmış bazı köşe yazarları Bosna’ya, Keşmir’e, Çeçenya’ya vb. yerlere karşı duydukları ilgi ve gösterdikleri hassasiyeti (ki, bunu takdirle karşılıyorum) bugüne kadar Müslüman Irak Kürdistanı’na daha doğrusu Müslüman Kürt halkına karşı göstermemişlerdir. Irak Kürdistanı’ndaki İslami çalışmalar hususunda dahi buradaki halkı aydınlatmamışlardır. Söz konusu gazete ve yazarların orada yaşayanların dertlerini dile getirmeleri ve o dertlere çare aramaları gerekirken maalesef: “Aman dikkat! Kuzey Irak’ta Amerika ve İsrail güdümünde bir Kürt devleti kuruluyor” veya: “İsrail’in Kürt kartı” başlığı altında sayfalar dolusu dizi yazılar yazdılar ve o yazılarda -doğru da olabilir yanlış da- bazı şahsiyetleri itham altında bıraktılar. Kerkük ve çevresinde Amerikan ve İsrail güdümlü bir Türkmen devleti kurulsaydı acaba aynı alerjiyi duyacaklar mıydı? Doğrusu merak ediyorum ve yine daha önce kurulmuş olan bazı bölge ülkeleri Amerika ve İsrail güdümünde değiller mi? Ve sabah akşam İsrail’i tesbih ederek kalkıp oturmuyorlar mı? Ama sıra Kürtlere gelince kıyametler koparılıyor. Evet. Amerika ve İsrail’in ajanları bölgede cirit atıyor ve ciddi bir oluşumun peşindeler ama buna sebep olan nedir? Bana kalırsa Müslümanların bölgeye karşı ilgisizliği ve oraya kardeş elini uzatmamalarıdır. Tabii ki bölge ülkelerinin izledikleri siyaset de büyük rol oynamaktadır. Ben ister Irak Kürdistanı’nda ister başka yerde olsun Amerika ve İsrail’in desteklediği herhangi bir oluşuma karşı olduğumu ve ister Kürt ister Arap ister Türk olsun zulme uğrayan herkesin yanında ve zalimin karşısında olduğumu ve zulmü kaldıracak Hılfu’l-Fudul gibi antlaşmaları desteklediğimi bir Müslüman olarak burada ilan ediyorum.
Dipnotlar:
1. İbnu Hişam Sireti
2. A.g.e.
3. Bkz. Münir Gadban, Resulullah’ın Hayatı ve Metodu, Risale, İst., C. 1, sh. 93-95,
4. Buhari, el-Edebu’l-Mufred, 567 (el-Edebu’l-Mufred, Buhari’nin el-Cami’u’s-Sahih’ten ayrı müstakil bir kitabıdır); İbnu Hibban, el-Mevârid, 2062; Hakim, 2/220, Tefsir. Hakim: “İsnâdı sahihtir, ancak Buhari ve Müslim Sahih’lerine almamışlardır” demiş Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ahmed ibnu Hanbel, 1/190-193; İbnu Hacer el-Heysemi, Mecmeu’z-Ze-vaid, 8/172
5 . http://www.davetci.com/
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?

İslam’dan önce Arap kabileleri arasında sık sık savaşlar meydana gelirdi. Kötülük yapmanın ve kan dökmenin haram olduğu Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında savaşlara ara verirlerdi. Bu aylardan ilk üçü birbiri peşine gelen hac ve ticaret aylarıydı. Bu aylarda bütün müşrikler Mekke’ye akın eder, hem hac ibadetlerini yerine getirir ve hem de kurulan Pazar ve panayırlarda mallarını satar, alacaklarını alır ve evlerine dönerlerdi. Dinî ve ekonomik bir renk taşıyan bu aylarda savaşmak haramdı. Receb ayında da durum aynıydı. Her türlü düşmanlık ve mücadeleden el çekilmesi gereken, kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu bu haram aylarda savaş yapılırsa bu savaşlara da Ficar savaşları denilirdi.
