AKP x CHP: Statükonun trajedisi

Mayıs 18, 2007

Şimdi AKP ve CHP idarecilerine birileri milletin ontolojik kırmızı çizgilerini açıkça hatırlatmalıdır… Ahmet Özcan Hasber10.com

Cumhuriyet Halk Partisi, bugün birçokları için şaşırtıcı olmayan bir şekilde misyonunu yerine getiriyor; Rejimin evsahipliği pozunu oynuyor. Karşısında –maalesef- 11 Eylül sonrası küresel operasyonun El Kaide versus Karzai denklemine uygun bir tür Türkiye Karzai’si modeli olarak kurgulanan bir parti var. (Afganistan’da konuşlanmış El Kaide örgütü ile batının buna karşı Afganistan’ın başına atadığı Karzai tiplemesi, 11 Eylül sonrasında tüm İslam dünyasına dayatılan iki tavrı temsil ediyor. Ya çatışma ve tasfiye ya da işbirliği ve boyun eğme!)

Bu durum aklı selim sahipleri için çok zor bir paradoksa yol açıyor; Milli hassasiyetleri olanlar dini hassasiyetleri gözardı etmek pahasına pozisyon alıyor, dini hassasiyetleri olanlar ise milli kaygıları bir kenara bırakarak karşılarındakinin tam zıddı bir pozisyona savruluyor. Bu paradoks, milli ve dini olanın tehlikeli bir biçimde saflaşması, çatışması, birbirine yabancılaşmasını gündeme getiriyor. Bu bağlamda CHP, milli olanı yani ulusalcılığı, AKP ise dini olanı temsil ediyormuş gibi görünüyor. Gerçekte ne CHP ne de AKP temsil ettiklerinin geçek temsilcileri olmadıkları halde, hak etmedikleri bir misyon ve güç devşirebiliyor.

20. Yüzyılda, 1930’ların İngiliz-Fransız düzeneğinin Karzai modeli olan CHP ile 21. yüzyıl başlarının Amerikan düzeneğinin Karzai modeli olan AKP arasındaki gerilim, sistemin ve toplumun diğer tüm bileşenlerini de saf tutmaya zorlayan bir sahte ayrışmayı ülkemize dayatıyor. Din ve devlet arasında olmayan bir çatışma üzerinden yürütülen bu yeni operasyon, bütün suniliğine rağmen devletlü sınıflar içinde karşılık bulup yeni düzenlemelere kapı açabiliyor. Çünkü devletlü sınıfların en önemli zaafına, paradoksal bir biçimde Cumhuriyetin Hakimiyet-i Milliye prensibinin tabii sonuçlarına dayalı korkularına hitap ediyor. Milletin aşağı tabakaları yukarı tırmandıkça geleneksel devlet elitleri panikleyip muhafazakarlaşıyor. Oyunun bundan sonrası reflekslerin spontane sergilenişine ayarlanarak yönetiliyor. Son 15 yılımız, işte bu basit düzeneğin hükümetler yıkıp hükümetler kurduğu, liderler devirip yeni liderler peydahladığı bir zavallılığın kuşatması içinde geçti.

CHP, işte bu noktada, 1970’lerin ortanın solculuğu, 1980’lerin sosyal demokratlığı, 1990’ların laikçiliğinden sonra 2000’lerin ulusalcılığı çizgisini üstlenip statükonun bir kanadının batıyla oynanan değişim oyunu içinde pozisyon almasını ve siyasal dizaynın daha az maliyetle gerçekleşmesini sağlıyor. Yani CHP, darbeli demokrasimiz gibi, her 10 yılda bir adeta her seferinde bir önceki CHP’nin inkarı üzerinden yeniden kuruluyor.

AKP ise, kişisel ihtirasların dinsel motivasyon maskesiyle örgütlendiği, muvazaalı mağduriyetten devşirilip batıya kiralanmış karizmayla yürütülen akıbeti belirsiz bir deneme partisidir. İçine sokulduğu sınavlardan geçebildiği ölçüde merkeze alınacak ya da kullanım değeri ve süresi kadar sahnede tutulacak bir post modern dizayn gibidir. Yüksek bürokrasinin batıyla oynaşmasının yarattığı opsiyonlar içinde şekilden şekile girerek misyonlar üstlenebilecek olan bu partinin ilk önemli sınavını yaşıyor oluşu, bir kupa maçı kadar heyecan vermektedir. Bu siyasetin kalıcı olup olmayacağı önümüzdeki seçimde belli olacaktır. Ama AKP’yi kalıcı kılacak en önemli etken kendi tutumları değil, CHP olacaktır. Bu nedenle CHP’nin çözümlenmesi bir manada AKP’nin de analizi demektir.

MODERN VE POST MODERN SİYASET

CHP ve AKP arasındaki karşıt görünen pozisyonlar, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal ve ekonomik değişimlerin tabii sonuçlarını da yansıtıyor. Özellikle postmodern dönem olarak tanımlanan son 10 yılın siyasetteki sonuçları açısından bakıldığında CHP’nin anakronik bir pozisyonu temsil ettiği görülüyor. CHP, tıpkı MHP ve SP gibi, bir ‘modern çağ’ partisi. Yani toplumsal mühendisliğin yukardan aşağı, devlet eliyle ve bir proje doğrultusunda yürütüldüğü, siyasi partilerin toplumsal değişimin tanzim edici iradeleri olarak örgütlendiği 20. yüzyıl sanayi çağının tipik temsilcileri. Oysa, son 10 yıldır dünyada ve Türkiye’de post-modern bir süreç yaşanıyor. Bütün klasik modernite çağı alışkanlıklarının çözülüp yerine henüz yeni ve orijinal bir şeyin konulamadığı bu geçiş dönemine birileri post modern dönem diyor. Bu sürecin temel özelliği, ‘büyük anlatı’ların, total projelerin ve tanzim edici siyasal iradelerin olumsuzlanması ve buna mukabil finans-politiğin çıkarlarına uygun rafine tanzimlerin tek gerçek olarak dayatılması. Küreselleşme olarak kodlanan bu sürecin özünde finans kapital güçlerin ‘gerçeklikleri’ yatıyor; Seyyal, kimliksiz, yersiz-yurtsuz, ‘idea’sız siyaset, işte bu post modern dönemin özelliği. (AKP’nin temsil ettiği siyaset tarzı tam da bu vasıflara sahip.) Şüphesiz bu geçici bir durum ama burada önemli olan geçici post modern siyaset modası değil, modern siyaset tarzının modasının geçmiş olması. Bu durumda CHP, kendi tarihinden kopmanın yanında hızla yaşanan bu süreçten de kopan bir anakronizmin trajedisini yaşıyor. Elbette post modern siyaset modası, modern çağdan daha iyi değil. Aksine yaşattığı belirsizlikler nedeniyle post modern dönem insanlığın akıl sağlığına ve evrensel etik-estetik birikime bir tehdit olarak görünüyor. Ama unutulmamalı ki, modern çağı kuran nedenler ve aktörler, bugün ulus devlet başta olmak üzere, bütün kurduklarını yıkıp yeniden yapma çabası içindeler. Bu bağlamda, post modernizme karşı modern değerlere yaslanarak direnme çabası, anakronik olmanın yanında tutarsız bir özellikte taşıyor.

TRAJİK PARADOKSLAR

CHP’nin sorunu bununla bitmiyor. Belki bu trajik sona yol açan yapısal nedenleri de var. En başta CHP’nin ‘Cumhuriyeti kurma, Atatürk’ün partisi olma, laik rejimin evsahipliği’ türünden artık sadece narsistik bir şişinme iddiasından öte anlamı olmayan iddialarıyla yüzleşmesi gerekiyor. Çünkü bu iddialar, CHP’nin hala anlamadığı bir şekilde hükümsüz kalmış durumda. İki nedenden; Birincisi, Cumhuriyetin kurucu ideolojisi ve ana hedefleri öngörülenden daha ileri noktalarda gerçekleşmiş bulunuyor. Yani ‘Atatürk’ün ‘Türk kültürünü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarma’ olarak tarif ettiği ana hedef için gerekli hemen tüm reformlar üstelik kansız ve sorunsuz bir şekilde gerçekleşmiş durumda. Şimdi o reformların meyvelerini alma evresindeyiz. İkinci olarak, yine ilk CHP’nin 1930’larda benimsediği ve bugün 6 ok olarak savunduğu, Anayasamızda da korumaya alınmış tüm ilkeler, hayata geçirilmiş, uygulanmış, sosyolojide karşılığını bulmuş veya sosyal süzgeçten geçirilip elenerek bakiyesi toplumsal bir kültür haline dönüşmüş durumda. (AKP kimilerine göre bu toplumsallığın siyasal ifadesi) Yani CHP’nin bir tür ‘kendi kendine gelin güvey olarak yürüttüğü kavganın’ vazgeçilmez malzemesi olan irtica-laiklik polemikleri başta olmak üzere, sahiden bu konularda toplumda sokakta her hangi bir sıkıntı, çatışma, gündem olmadığı açıktır. Öyle ya da böyle CHP’nin kendini ‘evsahibi’ olarak konumladığı hiçbir konu, buna laiklikte dahil, tehlikede olmak bir yana, içselleşerek benimsenip bünyeye dahil olmuş-tıpkı artık fes giymemek ve şapka giyilsin diye kavga etmek gibi- birer tarihi vakıa hükmünde artık. Yani Cumhuriyet projesi, çok sayıda Cumhuriyet düşmanı bertaraf edildiği için değil, öngördüğü bütün maksatlara ulaşmış olduğu için ‘rejim sorunu yoktur’.CHP’nin kendini mahkum ettiği ‘rejimin ev sahibi, devletin efendisi’ olma rolünün giderek CHP’yi tümden oyun dışına atacak postmodern bir tasfiyenin temel nedeni olacağı söylenebilir. Öyle ki, CHP, Cumhuriyet rejiminin hedeflerinin tecelli ettiğinden habersiz gibi durmakta yani bir ‘tecelli paradoksu’ yaşamaktadır. Çünkü Türkiye yeteri kadar batılılaşmıştır, devlet olabileceği kadar laiktir, Cumhuriyet demokratikleşme doğrultusunda yoluna devam etmektedir. Sünni cemaatler Aleviliği konuşmakta, Diyanet Aleviliği ders kitaplarına eklemekte, Türk aydınları kürt sorununu tartışmakta, İslamcılar modern yaşamın tüm gerekleriyle donanmakta, solcular mevlüt okutmaktadır. Bunlar rejim karşıtı tehditler değil, Cumhuriyetin hedeflediği iç konsolidasyonun yani milletleşme hedefinin önemli ölçüde sağlanmış olduğunun göstergeleridir. Ama CHP, ısrarla bu tecelliden rahatsızlığını ifade etmekte, hatta bazen rejimin oturmuşluğundan müşteki bir eda bile takınmaktadır. Ve adeta ‘çok sayıda rejim düşmanının tehlikeli boyutlarda faaliyet yapmasını arzular’ gibi bir imaj çizmektedir.

Bu manada rejimin değişmesi değil, olsa olsa gelişmesi bir tartışma konusu yapılabilir. Yani CHP’nin iddialarının aksine, statüko bugün varolan anayasal rejimi değil, CHP zihniyetli bir kısım elitin rol çaldığı makam ve konumu ifade etmektedir. İşte bu nedenle CHP ve Baykal’a artık sadece ‘Cumhuriyet düşmanı-vatan haini’ türünden belden aşağı suçlamaları içeren faşizan bir dil kalıyor. Gelinen son noktada Baykal’ın segmenter çatışma diline eklemlediği etatizm özlü bu ulusalcı söyleminin, başka bir söz bulamamaktan beslendiği ise apaçık görülüyor.

Yine CHP, Bürokratik elitin doğal seleksiyonla yenilenmesinden ibaret bir ‘hegemonya paradoksu’ yaşamaktadır. Bu doğal elit yenilenmesini, eski elitlerin rejim düşmanlarınca rövanşist tarzda yenilmesi olarak sunup, kendisine buradan ‘kamu gücü’ devşirmeye çalışmaktadır.

CHP’nin bürokratik elit milliyetçiliğinin içerikten yoksun, sadece suçlamaktan ibaret retoriği başka bir gerçeği daha yansıtıyor. CHP, bir ‘anchien regime’ temsilcisi misyonu üstlenerek bazı devletlü elitlerin siyasal mevzisi konumunda kendini tahkim ettikçe, eski bürokratik elitlerin hegemonya paradoksunu da yansıtan bir aynaya dönüşüyor. Değişen küresel dengeler, siyasal kerte ve sosyal bünyenin taleplerini karşılamaktan aciz kaldıkça statükoyu korumayı dava edinen bu elit, yükselen yeni sosyal ve siyasal elitlere makam ve statü devrinde ayak diriyor. Bunu rejim ve vatan meselesi ile maskeleyerek meşruiyet bulmaya çalışan bu elitin eskisi kadar batı desteği alamaz oluşu, iyice sertleşerek savunma amaçlı saldırı pozisyonu üretiyor. Bu elitler, “şecaat arzederken merd-i Kıpti sirkatin söyler” hesabı, AKP’yi devleti ele geçirmeye çalışmakla suçlamaktadır. Oysa kendileri bir zamanlar “devleti ele geçirmiş” gibi, ya da şimdiye kadar ellerinde tutuyormuş ve“elden çıkmaması için” uğraşıyormuş gibi bir psikoloji ile davranmakta, bu nedenle kafalarındaki ideolojik çerçeveyi tüm ülkeye giydirme çabasını rejimi koruma üslubu içinde savunmaktalar. Durum 1910’larda Babıali baskınıyla iktidarı ele almış olan İttihatçılara muhalefet eden Sakallı Celal’in örneğine benzemektedir. Sakallı Celal, muhalefet hükümlüsü olarak hakim karşısına çıkarılır ve iktidarı devirme çabasıyla suçlanınca şöyle der: “Eğer iktidarı devirme çabası suç ise, siz suçüstü durumdasınız”. Bugün CHP ile birlikte anayasal kurumlar üzerinden ideolojik bir tazyik ve tanzim yürütmeye çalışanlar, bu manada suçüstü durumundadır.

Bu egemenliği kaybetme korkusu psikolojisinin bu topraklardaki ilk örneği de değildir.1204 yılındaki haçlı seferinde Bizans’ı işgal edip yağmalayan haçlılarla işbirliği yapan Bizans eliti, mezhep, kılık kıyafet, dil ve kültürlerini değiştirip Latinlere benzedikten sonra, kendilerine direnen Anadolu Ermeni ve Rum Ortodoks Hıristiyanların itirazlarını çağ dışılıkla, gericilikle, düzeni bozmakla suçlamışlardı. Bugünkü kökten batıcılarda son tahlilde Anadolu’dan yükselen her siyasal harekete karşı aynı refleksleri göstermektedir. Üstelik müthiş bir pervasızlıkla anti emperyalist maskeler takıp, kendi varlıklarını borçlu oldukları batı emperyalizminin yüz elli yıllık istilasının ürünü kozmopolit kimliklerini millet çoğunluğunun teşhis etmediğini zannetmektedirler. CHP, işte tamda bu zannın ifadesidir.

Ayrıca CHP, kendi tabanının postmodernizme açık batılı kimliğini göz ardı ederek modern geçmişin tanzim edici siyaset tarzında inat edişiyle de ‘statüko paradoksu’ içindedir. Üstelik statükonun kendi katkılarıyla çoktan değişmiş olduğunun unutmuş görünerek. Öyle ki, CHP, NATO üyeliği, ‘yeşil kuşak politikası’, çok partili demokrasi, din eğitimi ve özelleştirme gibi 1946’dan bugüne kadar gerçekleşen ama bugün şikâyet ettiği bütün değişimlerin açık ve gizli ortağıdır ama hiç bir şeyin değişmemesi daha doğrusu CHP’nin kendine biçtiği evsahipliği kasıntısının süregelmesi için her değişimin bir önceki halini savunmaya ‘rejimi koruma’ süsü verebilmektedir.

Bu manada CHP tam bir trajik paradoksların partisi durumundadır. Ve yaşadığı paradoksların çözümü Erdoğan’ı, Gül’ü köşke çıkarmamak, milliyetçilik yarışına katılmak, masonların başörtüsü yasağı inadına bekçilik yapmak değil, kendi kurucu ruhuna dönmek olabilir. O kurucu ruh, her şeyden önce süreci doğru okuyup ön almayı gerektirir. Geriye düşüp defans tutmayı değil.

YENİ TANZİMAT’IN ‘ÇATIŞIK’ TAŞLARI

Bugün, Türk siyasetini, 20. yüzyılın modern siyaset gereklerini temsilen CHP ve 21. yüzyılın renksiz, kokusuz, ideasız küreselci post modern dalgasını temsilen AKP (ya da yerine kurulacak-geçecek bir sağ parti) arasında dönüp duracak iki partili bir oyunun makasına sokacak büyük tanzimin taşları döşenmektedir. Bu tanzim, Tanzimat sürecinin devamıdır ve Cumhuriyetin yani milli hakimiyetin yıkılıp, iktidarın Tanzimatçı laik muhafazakar bürokratlarla, tanzimatçı yenilikçi muhafazakar sermaye arasında el değiştireceği yeni saltanat düzeninin kuruluşuyla sonuçlanacaktır. Böylece millet, laikçi bürokrat padişahlarla, dindar görünen zengin padişahlar arasında seçim yapmaya zorlanacak, vesayetçi statüko ağalarıyla, lümpen burjuvazinin bu kavgası yaşadığımız yüzyılın yeni rejimi olarak devlete egemen olacaktır.

Bu yeni Tanzimat sürecinin din eksenli kavga söylemi üzerinden kurulma çabasının nedeni, ülkemizde sınıfsal dinamiklerin kurucu-değiştirici bir ehemmiyete sahip olmayıp, semboller çatışması ve segmenter kimlik gerilimlerinin daha yaratıcı olmasından kaynaklanmaktadır.

CHP, işte bu sürecin ‘rejimi koruma bahaneli’ en önemli aktörüdür ve II. Dünya savaşı sonrası Türkiye’yi batı kampına teslim ettiği gibi, şimdi de batının yeni düzenine teslim etmek için çaba göstermektedir. CHP, temsil ettiği ve karşı çıktıklarıyla, AKP ve benzeri partileri daha fazla batıya bağımlı kılmaya zorlayan bir öcü misyonuyla bu oyunda sahne almıştır. Batı emperyalizminin rafine düzenekleri işte bu oyunla yenilenirken, eski düzeneğin çoktan yıkılıp üzerine en az dört defa (1946-1960-1980-1997’de) başka düzenler daha kurulduğunu hala anlayamamış CHP ve eksenindeki kitlelerin dramatik ayaklanışının Sorosvari devrimlere benzer sonuçlara ebelik yapacağını görmemeleri ise, bir başka trajedidir.

Yine de CHP için bir iyilik tasarlanmalıdır. O iyilik, bu köklü ‘batılılaştırma’ partisine bir seçimlik şans daha vermek olabilir. Belki önümüzdeki beş yıl boyunca CHP şahsında statükonun trajedisi dinebilir. Ama millet için asıl iyilik, 20. yüzyılın bittiğini anlayan yeni ve milli bir sosyal demokrasi misyonunun ‘başka bir sosyoloji’ üzerinde kendini inşa edebilmesi olacaktır. Bu sosyoloji, tabii ki sahiden yoksul, mahrum ve mağdur kitlelerden başkası olamaz. Böylece CHP’nin sahte rejim evsahipliği yanında sahte solculuğunun da sonu gelebilir. Ve Sn. Baykal’ın, Blair’in ‘Üçüncü yol’ özentisinden, ‘Anadolu Sol’una, oradan BAAS’çılığa evrilen baş döndürücü çırpınışının aslında ‘rejime’ de büyük zarar verdiğinin CHP tabanı tarafından anlaşılması sağlanabilir. İşte küresel finans kapitalin parçalayıcı, yıkıcı etkilerine direnmenin gerçek yolu da budur.

Şimdi AKP ve CHP idarecilerine birileri milletin ontolojik kırmızı çizgilerini açıkça hatırlatmalıdır; O da şudur; Kim ki laik-İslamcı, asker-sivil, Kürt-Türk, alevi-sünni çatışmasında taraf oluyor, bu çatışmalar üzerinden pozisyon alıyor, bu çatışmaları körüklüyorsa; emin olabiliriz ki makamı, statüsü, kimliği ne olursa olsun, son tahlilde batının ülkemize dönük oyunlarının bir parçasıdır. Ayrım yapmadan milletin bütününü Cumhuriyetin eşit yurttaşları olarak görmeyen herkes ‘bölücüdür’.

Bu bağlamda bir şekilde irili ufaklı bölücülükler yapan hem CHP hem de AKP, bu kırmızı çizgilerden ellerini ve ayaklarını çekmedikleri sürece, her ikisi de yaşanacak tüm sorunların eşit ölçüde sorumlusu olarak tarihe geçecektir. Çünkü rejimler devletlerin kabuklarıdır. Son tahlilde aslolan devletlerin kabukları değil özüdür ve bu öz milletin ruh kökünde, derin tarihsel ve tinsel ontolojisinde saklıdır. Ülkemize elli yıldır musallat olan bu sahte çatışmalar artık modernleşmenin gerektirdiği tabii ve yaratıcı bir toplumsal dinamizm göstergesi olmaktan çıkıp, batının özümüze kirli ellerini uzatabilmesini sağlayan birer fitneye dönüşmeye başlamıştır. CHP X AKP saflaşmasının bu fitneye benzin dökmesi engellenmelidir.

Türkiye işte bu fitneye son verebildiği gün, Cumhuriyetin İstiklal-i Tam ve Müdafaa-yı Hukuk temelleri yıkıldığı yerden yeniden inşa edilecek, işte o zaman Müslümanlığımızın ve Cumhuriyetimizin aynı hedefin iki farklı ifadesi olarak anglo-sakson kumpasın rehineliğinden kurtulup özgürleşmesi temin edilebilecektir. Siyaset ise, halkın sorunlarının çözüm kanalı olarak tabii işlevini üstlenip sahici temellerden farklılaşmaların ve rekabetin demokratik zemini olmaya başlayacaktır.

Bunu idrak edenlere, fitnecilerden daha fazla ve daha çok iş düşmektedir.

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?