Modernizm
Mayıs 7, 2007

Neyin kendimiz için gerçekten gerekli ve gereksiz olduğunu bizim tayin etme hakkımız, iktidar seçkinlerinin yönlendirdiği kurumlarca bize dikte edilir; ardından bizde yerine getirilmediğinde tanımı imkansız bir doyumsuzluk duygusunu tahrik edip adeta kamçıladığı istekler, sonu gelmez ve hiçbir zaman doyurulamaz arzular doğurur.
Ben modernlik gibi gerçekten tanımı güç bir kavrama sabit ve herkesçe kabul edilebilir bir anlam verilemeyeceğini bilerek, en azından geçmişle bugün arasında temel bir ayırımı ifade etmek üzere kullanılabileceğini düşünüyorum. Ancak burada bir zorluk var; o da şudur: Zamanda ve yatay anlamda geçmiş ve bugün dediğimizde burjuvazi ile marxist terminolojinin üzerinde anlaştığı maddi üretimde sağlanan ilerleme inancına ve bu yolla hep daha iyiye ve mükemmele doğru gidildiği yolundaki yanılsamaya bizim de katıldığımız zımmen kabul edilebilir. Oysa cevre kirliği, Doğal kaynakarın aşırı tütekimi ve bozulması, toplumsal katmanlar arsındaki uçurumun artması bireyseliğin artması nedniyle sosyal hayatın bozulması, modern insanın ruhsal yetersizlik isnni yabancılaşma, sapma ve bozuklukların sorumlusu olan modernizm hiç değilse artık herkesçe gözlenen bu düzlemlerde ileriliğin hep daha iyi ve daha mükemmel olanı bize sunmadığı bir gerçektir.
Bazı şeylerin objelerin dünyasında değiştiği doğrudur, ne varki bu değişimin bize hep daha iyi bir gelecek vadettiği sadece bir yanılsamadır. Bunun bilincimiz üzerindeki etkisini kolayca tahmin edemeyiz. Şurası açık ki, kullandığımız dil ve insan doğası (fıtrat) ile kurulan ilişki ve bu ilişkinin daha iyi gelecek vaadiyle besleyip ayakta tuttuğu kurumlar modern insanın’ geçmiştekilere göre “farklı bir bilinç” te algılara sahip olduğunu varsaymamızı mümkün kılıyor. Şu halde belki de modernlik yalnızca farklı bir bilinçten başka bir şey olmamalı.
Tabi herşey “bilinç” dediğimiz soyut bir düzlemde sürüp gitseydi, sorunun çözümü bir ölçüde kolaylaşabilirdi. Ne var ki insana ait (tamamen şahsi) hiç bir değerin kalmaması, ekonomi, siyaset, militarizm ve dev sosyal kurumlar eliyle her değerin üretilip pazarlanan ve kitlelerin tüketimi için paketlenip sunulan meta konumuna getirilmesi, modern dünyanın modernlik sorununu farklı kılıyor.
Neyin kendimiz için gerçekten gerekli ve gereksiz olduğunu bizim tayin etme hakkımız, iktidar seçkinlerinin yönlendirdiği kurumlarca bize dikte edilir; ardından bizde yerine getirilmediğinde tanımı imkansız bir doyumsuzluk duygusunu tahrik edip adeta kamçıladığı istekler, sonu gelmez ve hiçbir zaman doyurulamaz arzular doğurur. Hiçbir şey varoluşsal anlamında kavranmadığı için sadece profesyonel pazarlamacıların arz tekniklerine bağlı olarak “istenir”, sonra tüketilir. Ama daha henüz tükettiğimiz bir şeyin modasının geçmiş olmasının ve bu yeni şeyin kendisini yine amansızca bize istetmesinin yol açtığı duyumsuzluğu nasıl aşabileceğiz?
Modernizmin kendisi bile, temel felsefi varsayımları, kullanıma hazır teknolojik araçları, geliştirilmiş aygıtları, bürokratlar ve teknokratlarca üretilen politikaları, hedeflenen plan ve tasarımları, kısaca modern kavramşıyla henüz ulaşılmadan yiten, yerini bir başkasına terkeden illüzyonik bir kavrama dönüşmüştür.
Hammadde ve tarımsal ürünlere sahip ülkelere modern dünyanın büyülü teknolojik araçlarını, mamul madde ve iyi ambalajlanmış, reklamı yapılıp pazarlanmış mal satan tam modern ülkeler açısından illüzyonik vakalar bir ölçüde “normal” görülebilirken, çünkü tabiata egemen olma, inşam sistem içinde evcilleştirme, ruhunu zaptetme, dev kurumlar eliyle toplumu yönetme ve denetleme çağdaş insana kendini gerçekleştirmesinin mümkün olan tek yolu olarak dikte edilir.
Şu veya bu düzlemde, ama bir ölçüde gerçekler dünyasından kopmuş sanayileşmiş ülkeler ile modernleşme yolundaki ülkeler tanımları farklı yapılan benzer sorunları yaşıyorlar. Demokrasilerin şaibeli görüntülerine rağmen, temelde insan tekinin özgürlüğü dev kurumlar veya despotik devlet tarafından adeta gasbedilmektedir. Ayrıntılarına varıncaya kadar merkezden organize edilmiş toplum içinde ehlileştirilen bireyin tamamen aleyhine olarak, gelişmiş ülkelerde de gelişmekte olan ülkelerde de kurumlar ve devlet sadece kendi alanlarında bilimsel ve deneyimsel yeterliliğe ulaşmış uzman, bürokrat ve teknokrat sistemi koruma göreviyle yükümlü tutmaktadır. Modern kurumlaşma ve bürokratik yapılanma biçiminin bireye güvensizlik temeli üzerinde yükseldiği açıktır.
Burada kuşkusuz tartışma götürür bir olgu var. O da, aynı yapılanmanın farklı teknolojik ve demokratik gelişme düzeylerine rağmen nasıl oluyor da aynı tezahürlerde kendini gösterdiği sorunudur.
Çünkü postmodern aşamaya geldiği kabul edilen toplumlarla henüz modernliğin eşiğine adım atmış sayılan toplumların bir paydada toplanması şaşırtıcıdır. Nitekim kalkınmanın temel göstergelerinden yola çıkıldığında her iki toplum biçimi arasındaki fark uçurumlarla ifade edilir. Ama modernleşme mitine bağlı dünyamızda sürüp giden uluslararası düzenin, bu uçurumlarla ifade edilen fark sayesinde ayakta durduğunu, ileri ülkelerin aştığı teknolojilerin ilerleme çabasındaki ülkelere ihraç edildikçe yeni teknolojilere yer açılabildiği nasıl unutulabilir?
Halen İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma tanklara sahip Türk ordusunda öteden beri Alman teknolojisi ürünü leopar tanklara sahip olmak büyük bir özlem olmuştur. Ancak bugün Türkiye ve Brezilya gibi ülkeler leopar tanklara sahip olabiliyorlar; çünkü tankteknolojisinde elektronik çağa girilmiştir. Elektronik sanayi ancak mekanik sanayiden boşalan yerler olduğu sürece gelişecek; ama düne göre hayli gelişmiş sayılan mekanik tank, elektronik tanka göre Türkiye aleyhine ve Almanya’nın lehine yine de geri bir safhayı teşkil edecektir. Buna rağmen Türk ordusunun daha ileri düzeylerde modernizasyonu, bunun için gerekli olan kaynakların araştırılması telaşı gündemde durmaya devam edecektir.
Latin Amerikalılar’ın yerinde deyimiyle sömüren sömürülen ilişkisinin yeni kılığa bürünmesinden başka birşey değil. Bizim gibi “kalkınmakta ve büyümekte” olan ülkelerin ne zaman kalkınmış ülkeler seviyesine ulaşacağı konusunda kimsenin doğru dürüst bir fikri yok. İyi beslenmiş, yeterine eğitimli ve çekirdekten yetişme bir atletin, kendi kulvarında yüz tur attığını düşünelim; öte yandan ise çelimsiz, deneyimsiz ve henüz kulvarın başlangıç noktasında duran diğer atlet ise ısrarla profesyonel atleti geçeceğini öne sürerek yarışa katılıyor. Böyle bir yarış aptalca sonuçlar doğurmaktan başka hiç bir anlam taşımaz. Utanç verici seremoniler, gülünç duruma düşürücü çırpınmalar ve zaten sınırlı olan hayati bi enerjinin israfı… Kalkınmakta olan ülkeler açısından modernlik yarışı belki de sadece bundan ibaret bir sürece gönüllüce katılmayı kabullenmekten başka bi şey değil.
Kuşkusuz bu olay, yaratıcı entellektüelizmi öldürücü bir teslimiyettir. Bunun temeldeki sosyo kültürel anlamı çok daha içler acısıdır. Çünkü kültürler, tek bir kültür, hakim modernizm kültürü adına acımasızca katlediliyor. Kendine ve kişiliğine karşı özgüvenini kaybetmiş batılı olmayan toplumların aydınları ve yöneticileri, modernizm adına bir kaç insan kuşağını feda etmeye hazırdırlar. Despotiz mi, periyodik askeri müdaheleleri, insan hakları ihlalleri, işkenceye, baskıcı zorba tercihlere başvurma, sansür ve otoritorizm meşrulaştıran gerekçeler, bu teslimiyetçi zihni tutumların birer tezahürü olarak asker, sivil bürokrat ve aydın çevrelere destek sağlar. Bir kere hakim kültürün genel geçer paradigmalarını kullanarak kitlelerin sahip olmadığı “modern aydınlanma” araçlarına sahip olduğunuza inanmışsanız, kitlelerin baskı ve şiddetle de olsa aydınlatılması politikaları sizce de meşruluk kazanır, hatta topluma karşı yerine getirmeniz gerek en “ahlaki bir sorumluluk” kimliğine bürünür.
Bu, bir doktorun hastalığının teşhisi konulmuş hastasına ilaç vermek isterken aptalca bir tutumla reddetmek istemesi karşısında doktorun onun elini kolunu ranzaya bağlayarak ilacı zorla ona vermesine benzer. Doktora göre hastaya böyle davranılması hastanın yararına meşru ve kaçınılmaz bir tutumdur.
Bütün batılı olmayan toplumlar, kendi aydınlarının gözünde bile bile karanlıkta kalmak için aptalca direnen “geri-ilkel” yığınlar konumundadır. Bu durum ancak derece farklı ile değişiklikler gösterir… Bizdeki bunun birebir karşılığı “halka rağmen halk için” formülüdür. Aydınlar, bilim adamları ve gazeteciler, bunun meşru gerekçelerini yığınların bilincine aktarır, bürokratlar ve teknokratlar, politikacılara çizdikleri çerçeve için icrada bulunur, askerler de bunun bekçiliğini üstlenir; tıkanmalar olursa müdahale eder. Üçüncü Dünya’da ve İslam dünyasında modern yapılanmanın siyasi, kültürel ve maddi üç saç ayağı bundan ibarettir.
Gerçekte modern toplumlarda ise durum bundan farklıdır. İktidar seçkinleri, toplumsal piramidi yukarıdan aşağıya doğru tröst, tekel, kartel, çok uluslu firmalar, iletişim, iyi örgütlenmiş bürokrasi, okul vb. aracı kurumlarla bütün toplumsal hayata hükmedebildiklerinden, üstelik alternatif bir Kültür olmayıp, hiç değilse pratikte akıntıya karşı olanlar her zaman marjinal kalma gibi lanetli bir kadere mahkum olduklarından, sistem sınırsız bir demokratik görüntü içinde askerleri dışarıya karşı bir tehdit ve psikolojik bir korkutma unsuru olarak kullanmakta, yanı sıra üretimi, silah teknolojisini geliştiren fonksiyonlarla sınırlayabilmektedir. Bilim adamlarının ve büyük mali kaynakların çoğunun askeri alanlara transfer edilmelerine rağmen, sözgelimi ABD’de askeri müdahale ihtimalinin olmaması bu açıdan önemlidir.
İlerlemiş modern toplumlar karşısında bizim gibi ülke insanlarının paradoksal bir konumu var. Bunun ne kısa vadede ne uzun vadede giderilmesi mümkündür. Mamul mal satıp büyüme hızlarını arttıran ülkeler, refah toplumlar da birinci elden üretmedikleri malları tüketerek fiziksel hayatlarım sürdürüyorlarsa da, uluslararası hakim ekonomik ve ticari düzenin dikte ettiği mübadele daima onların lahine, bizim ise aleyhimize işlemektedir, Görece ve tamamiyle saymaca kültürel kavrayışlar sonucu, her zaman mamul madde (endüstriyel ürün), tarımsal ürüne ve kaynağı sınırlı hammaddeye oranla her nedense “daha değerli” telakki edilip yüksek fiyatlarla mübadeleye konu olmaktadır. Düşünün ki, belli başlı enerji kaynağı petrol olmaksızın endüsrinin bir çarkı dönemez, ama yine de dünya piyasalarında petrol fiyatları 38 dolardan bazen 8 dolara kadar düşebilmektedir.
Kuşkusuz insan hangi doğal çevrede olursa olsun, tarımsal ürünlerin tümüne karşı tam bağımsız olamaz,
onlarsız bir hayat sürdüremez. Temel besin maddeleri proteinler, vitaminler, karbonhidratlar, mineraller toprakta yetişen tahıl ürünleri, sebze, meyve ve hayvansal ürünlerdedir. Ama TV, buzdolabı, bilgisayar, deterjan, ütü vb. teknolojik ve elektronik araçlar olmaksızın da canlılar yaşayabilir. Daha bundan otuz yıl öncesine kadar Türkiye’nin birçok yerinde insanlar doğal yollarla soğuk su içer, et, sebze ve meyvelerini bozulmalara karşı koruyabilirlerdi. Buzdolabının mutfağa girmesi, gündelik ihtiyaçtan fazla alımları ve günlerce saklanıp sonunda bir kısmını çöpe atma, kısaca stoklama alışkanlıklarını beraberinde getirdi. Bu, tüketimi arttırmak ve fiyatları suni olarak yükseltmekten başka sonuç doğurmadı. Modern toplumun öngördüğü modern çekirdek aile biçimi geliştikçe, konut ihtiyacı, dayanıklı tüketim mallarındaki tüketim oranlan da o nisbette arttı. Geleneksel aile de 10 kişiye bir bozdolabı yeterken, çekirdek aile de iki veya en çok dört kişiye ayrı bir bozdolabı, çamaşır makinası, ütü, elektrik süpürgesi, TV, radyo, teyp vb. pahalı araçlar gerekir oldu. Modern toplum, bu anlamda kendi özel yapılanması içinde kendini, tüketime dayalı yepyeni bir hayat tarzını üretip duruyor. Bütün bunlar için bulunması gereken kaynaklar, olağanüstü efor ve bugün tüketimi ve fiyatları arttırmak yanında ozon tabaskasının delinmesine yolaçan elektronik aletler olmaksızın yaşayabileceğimizi düşünmüyoruz. Bunun gibi önceleri kimyasal maddelerin yolaçtığı kanser ve benzeri hastalıklara neden olan deterjan olmaksızın kadınlar bulaşıklarını toprak, kil veya külle rahatça yıkıyabiliyorlardı. Şimdi Üçüncü Dünya ülkelerinde sülfrik asit, kostik vb. tahriş edici, derinin hücrelerini öldürücü maddelerin bol miktarda kullanıldığı temizlik maddeleri olmaksızın plastik ve alimünyum kaplar temizlenemez oldu.
Daha trajik olanı, dünyada gıda üretimi kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olmasına rağmen Türkiye’nin tarımda da batıya bağımlı hale geldiği gerçeğidir. İlaç, suni tohum, gübre ve teknik aletler, makinalar olmaksızın geleneksel ülkeler bile tarımlarını yapamaz oldular. Sanayi bağımlı tarım modern çağın en büyük paradoksudur. Yetiştirdiğimiz sebze ve meyveye karışan kimyasal maddeler, ilaç ve suni gübre yoluyla geçen zehirler, bir yanda sayısız hastalığa yol açarken öte yandan toprağın verdiği hiçbir üründe tad ve lezzet bırakmadı. Daha çok tarım için daha çok su, daha çok suni gübre, ilaç, tohum ve makina… Bütün bunlar baraj, ithalat ve dış borçlarla temin edilen yüksek maliyetlerdir.
Peki, bütün bunlara karşı ödenecek bedel nedir? Daha çok suni gıda, sentetik yiyecekler, daha çok plastik, kablo, alüminyum, emaye, asfalt ve beton… Modern uygarlık bize bunlardan başka neyi vadediyor?..
Bizim modern dünyayı kavrayışımız, modern dünyayı tanımlayanlar tarafından belirlenmiştir. Bize telkin edilen sadece bir umuttur. Gelecekte, onlar gibi gelişmiş bir düzeye ulaşacağımız ve modernlerle dünyanın fizik, ekonomi ve kültürel kaynaklarını paylaşacağımız hülyasını yaşıyoruz. Bu, gerçekte hiçbir gerçeklik temeli olmayan bir” zümrüdü anka düşüdür. Mevcut dünya sistemi, işleyen ve kendini güvenli araçlarla koruyan statüko içinde işlemeye devanı ettikçe, yoksul ülkelerle zengin ülkeler arasındaki mesafe kapanma yönünde değil, aşırı kutuplaşma yönünde daha da büyüyecektir. ABD’nin yüzde üçlük büyüme hızı eğer Hindistan’ın büyüme hızıyla kıyaslandığında 25 kat fazlalık gösteriyorsa, gelecekte kutuplaşmayı giderecek hakiki etkenlerin bulunabileceğini ümit etmemiz için hiç bir makul neden yok demektir. Kaldı ki zengin modernler, yoksul gerileri kalkındırma adı altında sadece ölmeyecek kadar beslemeyi yeğliyorlar. Dış .yardımlar, hibe, destekleme kredileri, yabancı sermaye yatırımları, askeri üs ve tesislere karşılık verilen paralar, yoksulları içinde bulundukları gerçek durumdan kurtarmak bir yana, tam aksine dünya sistemini belirleyen üniversal sömürü çarkına çeviren, onları amansız bir telkin ve hipnoz altında tutan yerli elitlerdir. Onlar gerçekte kendi ülkelerinin çıkarlarını değil, zengin modernlerin ajanlığını, gönüllü pazarlamacılığım üstlenmiş, bulunuyorlar. Kuzeyde veya batıda piyasaya yeni sürülmüş bîr ürünün güneyin veya doğunun pazarlarını bir an önce istila etmesi için yerli elitin öncülüğünde batılılaşmış
azınlık bir zümrenin bunun tanıtımını yapması ve kendisinin kullanması yeterlidir. Bundan dolayı dünya sistemi, bu ülkelerde daima kendi sözcülüğünü yapacak elit ve yabancılaşmış zümrelerin olmasını ister, bu zümreleri destekler. Çoğunlukla insan hakları ve özgürlükler dendiğinde akla ilk gelen, bu batılılaşmış zümrelere yönelen tehditler kastedilmektedir. Bu zümreler, bir bakıma toplumsal düzlemde yeni moda malların pazara girmesini sağlayacak önlemleri almakta gecikmezler. Bazen bu, Londra’nın soğuk iklimine göre geliştirilmiş devlet dairelerinin sentetik halılarla döşenmesinin aynen bir ekvator bölgesinde, sözgelimi Kenya’da da devlet dairelerinde kullanılması şeklinde gülünç boyutlarda tezahür edebilir. Ve artı elli derece sıcaklıktaki TelAviv üniversitesinin mimari modelinin, eksi yirmi derecedeki soğuk Erzurum Üniversitesi binasına uygulanması şeklinde de kendini gösterebilir. Taklit ve bilinçsiz uyarlamacılığın gülünçlüğü yanında, TelAviv’de binanın özel yapısı tabii havalandırma yoluyla ekonomik tasarrufu amaçlarken, Erzurum’da bu, hiçbir şekilde bir türlü ısıtmaya elverişli olmayan yapısıyla yakıt ve kaynak israfına yol açar.
Bu örneklerde refah ve kalkınmanın, hatta gündelik yaşama biçiminin modernlerce nasıl belirlendiği açıkça gözleniyor. Yine de hiç bir zaman ulaşılamıyacak bir hedef, kitlelere tatlı bir düş olarak telkin edilmekte devam ediliyor. Bütün batılı olmayan toplumlar, üretemedikleri malları tüketme tutkusuyla kamçılanıyorlar. Bu tutku, tepeden tırnağa kitlesel bir anomiye yol açmanın birinci derecedeki nedenidir. Zengin ülkeler, zenginliğin kendilerince daha çok arttırılmasıyla, bundan zaman içinde yoksulların da yararlanacağını öne sürüyorlar. IMF,Dünya Bankası ve Bankalar Konsersiyumu aracılığıyla Üçüncü Dünya ülkelerine reçete üstüne reçete veriyorlar. Ancak bütün bu reçetelerin ortak paydası aynıdır: İşçi ve memur ücretlerinin düşürülmesi, tüketimin kısıtlanması, paranın değer kaybetmesi ve çok üretim ile üretilen malların zengin ülkelere ucuz fiyatlarla ihraç edilmesi… Bu şu demektir: Bütün var gücünüzle çalışın, ama siz değil zengin ülkeler yesin. Karşılığında alınan ise, yoksul ülkelerin bir avuç eliti olan kesimlerinin lüks taleplerine cevap verecek pahalı tüketim maddelerinin ithal edilmesi, siyasal istikrarın korunup anarşi ve ve terörün dünya sistemi tarafından engellenmesi şeklinde özetlenebilir.
Yoksul ülkeler bu büyük paradoksa daha ne kadar dayanabilecekler? Üstelik hergün TV’den hem kendi mutlu elitlerinin hem de zengin modernlerin refah ve bolluk içinde geçen özendirici, kışkırtıcı hayatlarım büyük bir hayranlıkla izleyip dururken ve hep bu hayata ulaşma tutkusuyla yanıp tutuşurlarken:..
Şartlanma yoluyla (psikolojide şartlıtepki) yemeğe karşı kışkırtılan hayvanların kendilerine gösterilen, vadedilen yemekten sürekli engellenmeleri durumunda ya hırçınlaşıp çevrelerini tahrip etmeleri veya intihar yoluyla kendi hayatlarına son vermeleri gibi, yoksul ülke insanları da modernizm, ilerleme, kalkınma, refah, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma/ hatta üstüne çıkma, çağı yakalama, çağ atlama türünden yalancı vaad ve iletişim araçları ile politik söylemlerin ağır baskısı altında acımasızca tüketime ve yiyiciliğe kışkırtılıyor, ama fiilen onlara önerilen mahrumiyet, sıkıntı, sabır, yüksek enflasyon, kemer sıkma vb. can sıkıcı, umut kırıcı, çatışmalara yol açıcı düzenekler oluyor. Duygularında parçalanmaya uğrayan motivlerin çatışması içinde giderek ruhsal dengesini yitiren bu şartlı tepki kurbanları, bir kaç merkezden yönetilen, denetlenen ve programlanan yığınlara dönüşüyorlar. İç patlama nedenlerini yaşayan bu yığınların bir gün nasıl gerçek tepkiler koyarak boşalmaya yöneleceklerini kestirmek güç değil.
Henüz endüstrileşmemiş ve endüstrileşmesi de kuşkulu olan ülkeler modern bir yoksulluk yaşıyorlar. Bunun nedeni kendi kaynaklarını kendi geleneksel yöntemleriyle kullanma beceresini kaybetmeleri, kendi imkanları ve zenginlikleriyle yetinemeyip hep başkalarının, modernlerin hayat tarzına karşı aşağılık duygusu ölçüsünde derin hayranlık duymalarıdır. İkinci önemli neden de, bu modern refah seviyesinin, insanoğlunun ulaşması gereken ve mümkün olan tek yaşama biçimi konumunda algılanmasının doğurduğu ruhsal ve zihinsel sapmadır. Bu sapma pahalı ve yabancı ürünlere aşırı bir talebi yaratır.
İnsanın hayatını idame ettirmesi gerçekte sadece toprakta yetişen ürünlere bağlı basit bir sürecin adil, dengeli ve uyumlu yaşanmasıyla mümkün iken, modernlerin ürettiği ve pazarladığı malların endüstriyel törensel kimliği, ilerleme, çağdaşlık ve uygarlık türünden en hafif deyimiyle saymaca, fakat aslında uydurma değerlerle birleşince pahalı bir maliyete dönüşüp uluslararası pazarda ulaşılması güç bir değer konumuna yükseltilir. Şu halde endüstrileşmenin bizatihi kendisi yoksulluğun gerçek nedenidir. Bu bağlamda süreç sonsuzdur. Çünkü neyin gerçek ihtiyaç olup olmadığını birer tüketici özneler olarak bizler tayin edebilecek durumda değiliz. Onlar bize sunar, biz alır ve tüketiriz. Bu “zorba tercih”, bilinçaltımızda yerleştirilen bir kumanda merkezinden bütün hayatımızı denetler, bize nesnelerin peşisıra durmâmacasıriakoşturupdurur.
Bu süreçte en büyük yarayı gelenek alır. Çünkü eğer Paris modacılarının elinden geçen elbise modelleri, mümkün olan tek ve en üstün estetikve uygarlık değeriyle bütünleşmişse, bu geleneksel her türlü üretim sonucu dikilen bütün elbiselerin kullanım değerini sıfırlar, başörtüsü, şalvar, cübbe, cepken, kuşak vb. giyim türleri sırf modanın değişken sürecine karşı dayanma gücünü gösterdikleri için modern olmayıp çağdışıdırlar. Bunun gibi şerbet, meyan kökü, limonata, ayran veya sadece su içme alışkanlıkları terkedilip bunun yerini mümkün olan ve tek arzu edilen/ettirilen Cola alıyorsa, bu uluslararası despotik anlayışın, reklam ve telkin yoluyla sağlanan zorba tercihlerin yolaçtığı yıkıcı tekel, Cola’nın dışında kalan bütün geleneksel meşrubat türlerinin kullanım değerini yok eder. Henüz “aydınlanmakta” olan bir gencin gözünde ise Cola içme ile hoşaf arasında kültürel açıdan herhangi bir ilgi olmayabilir; ama o daima Coca Cola’nın bir Amerikan yaşama tarzının sembolü olduğunu ve Amerikalıların da bunu böyle görmekten özel bir zevk aldıklarını unutur. Kişi eğer, hoşaf ve ayrandan değil de Cola’dan zevk alıyorsa, artık onun damak zevki değiştirilmiştir. Geleneksel mutfağın karşı karşıya bulunduğu tehdit de bu türdendir. Köfte, döner, kebap ve lahmacuna karşı pizza, hamburger ve cizburger savaş vermektedir. Elbette modernizm bağlamında sorun çok daha büyük ve tehditkaııaır.
Reklam, telkin ve şartlanma yolu ile endüstriyel değerler. temel ihtiyaçlar konumun yükseltildiklerinde, insanın o sadece kendisine ait kişisel ve kültürel özgürlüğünün ortadan kalkmasıyla birlikte yoksullaşması da kaçınılmaz hale gelir. Şu bir gerçek ki, çoğunluk her endüstriyfe ürünü satın alma ve tüketme imkanlaıma sahip değildir. Esasında buna ne bir ulusun ne de üzerinde yaşadığımız gezegenin kaynakları yeter. Ancak uluslar düzeyinde düşünüldüğünde, herkesin aynı seviyede tüketme haklarına sahip olması gerektiği yolundaki telkinler ve politikalar, endüstrileşmiş ülkeler lehine, yoksul ülkelerin ekonomik ve beşeri kaynaklarının yağmalanması sonucunu doğurmaktadır. Bugün modern dünyada olan da bundan başkası değildir.
Tabii en dramatik olanı, yoksul ülkelerin, üzerlerinde kurulan bu acımasız tekelin bir türlü farkına varamamaları, modernizmi illüzyonik sapmalar bağlamında algılama zaafına uğratılmalarıdır. Galiba Kur’anı Kerim’in zaafa uğratılmış, zayıf düşürülmüş, güçsüzleştirilmiş dediği müstaz’af kesimler, bu zihnen ve ruhen çeşitli davranış bozuklukları gösteren ve modernizm tarafından evcilleştirilen insan yığınlarıdır…
Ali Bulaç: Kitap Dergisi Mart-89 sayı 25 (kısaltılarak)
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


