Kur’an Nesli, ekolojik ifsad ve tüketim alışkanlıklarımızı irdeliyor

Mayıs 24, 2007

Kur’an Nesli Dergisi, tüketim alışkanlıklarımız ve hayat tarzımızla doğrudan ilgili olan ekolojik ifsadı, tüketim çılgınlığının boyutlarını ve sade yaşamın imkanlarını İslami kimlik çerçevesinde konu ediniyor. Read more

“Hadis kritiğinde aslolan, Kur’an’a arz yöntemidir”

Mayıs 24, 2007

TOKAD’ın sempozyumunda konuşan Ahmet Örs, Hz. Peygamber’in Kur’an’ın ilk muhatabı ve ilk uygulayıcı olduğunu, dolayısıyla hadis kritiğinde usûl olarak Allah’ın korunmuş kitabına müracaatın önemini vurguladı. Read more

4. UFUK TURU SONUÇ BİLDİRİSİ

Mayıs 24, 2007

Konya Sivil Toplum Kuruluşları’nın 4. Ufuk Turu toplantıları’ndaki


tartışmaların genelinde öne çıkan bazı kanaatler şu şekilde ifade edildi:

1-Sivil toplum kuruluşları bir toplumun hayatiyetinin en önemli göstergelerinden birisidir. Çağdaş toplumsal yapılarda demokratik katılımın sürdürülebilir kılındığı, otoriter ve totaliter savrulmalara karşı korumanın temin edilebildiği en sağlam yol güçlü sivil toplumsallaşmadır.
2-Sivil toplum bizatihi toplumun kendisidir. Toplumun, hiçbir baskı ve vesayet olmaksızın kendi kendini gönüllü olarak örgütleme iradesidir. O yüzden hükümet dışı organizasyonlar olarak tanımlanan sivil toplum kuruluşları, devletle çatışma halinde olmak zorunda olmadığı gibi, bizatihi toplumun dışında başka hiçbir kurumun payandası da değildir. Başta devlet olmak üzere her tür kurum, kuruluş ve kişiyle “toplumsal ortak iyi” not Read more

UFUK TURU TOPLANTILARI 4

Mayıs 24, 2007

Adımızı zikretmeden bizden söz etmek

64 Sivil Toplum Kuruluşunu bünyesinde bulunduran Konya’daki Sivil Toplum Kuruluşları (STK) gelenekselleştirdiği Ufuk Turu Toplantılarının 4.’sünü Alanya’da gerçekleştirdi.

“Sivil Toplum ve Sermaye” konulu oturumda Ömer Bolat Bey, derli toplu bir sunum yaptı. Ne var ki konuşmacı, “nasib olursa, inşallah” türü ifadeleri saymazsak “çoğulculuk, katılımcılık vb.” kavramlarla konusunu işledi. Programın ardından kendisine “İslam’dan arındırılmış bir dil ile üreteceğimiz şeyin eninde sonunda tersinden bir TÜSİAD ortaya çıkaracağı Read more

EJDERHAYA DÖNÜŞEN KAHRAMANLARIMIZ

Mayıs 24, 2007

Köyün birinin yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.

Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile. Read more

Müslümanlar Sanık sandalyesinde oturma psikolojinden Ne zaman kurtulacak

Mayıs 20, 2007

Kendini Müslüman aydın olarak tanımlayanlar bilinç altlarında İlerlemeci tarih felsefeninin esiri durumundalar.
İnsana, doğaya topluma dair algılarını, hastalıklı bir toplumun ürünü olan ve 18 yy. bilimsel! verileriyle şekillenen Rasyonalizmin ürünü olan Felsefi ilkeler şekillendiriyor. Bir anlamda batı toplumununun içinde yaşadığı mitoloji kültürüne haklı bir başkaldırı sonucu şekilenen ilerlemeci Tarih felsefesi ve bu felsefenin etkileri sonucu toplumun inançlarını sorgulaması sonucu yaşanan protestan devrimi nirvana (ulaşılması gereken kutsal gerçeklik ) olarak zimmen kabul edenler. İslamın Martin Luther’i olmaya öykünüyor, Protestan bir İslam toplumunun özlemi ile yanıp tutuşmakta böyle bir dönüşümü sağlamak için varlarını yoklarını seferber etmekteler.

Read more

Çöpteki marul için ölmek..

Mayıs 20, 2007

Turgay sekiz, Veysel yedi, Muharrem ve Ali altı, Seren Gül ve Berivan beş yaşındaydı.

Hepsi de Gaziantep’in Nizip İlçesi’nden gelen Zurnacı Ailesi’nin çocuklarıydı…

Önceki gün gözleri yolun karşısındaki, atıklarını topladıkları aşevindeydi. Marul yığınını görüp toplamak için karşıya koştular. Birkaç dakika sonra bir gürültü koptu, çocuklar yola saçıldılar.

Dördü hemen ölmüştü.

Yoldan geçerken hızla çocukların arasına dalan otomobil hurdaya dönmüş, sonradan ehliyeti olmadığı anlaşılan sürücü kaçmıştı. Read more

AKP x CHP: Statükonun trajedisi

Mayıs 18, 2007

Şimdi AKP ve CHP idarecilerine birileri milletin ontolojik kırmızı çizgilerini açıkça hatırlatmalıdır… Ahmet Özcan Hasber10.com

Cumhuriyet Halk Partisi, bugün birçokları için şaşırtıcı olmayan bir şekilde misyonunu yerine getiriyor; Rejimin evsahipliği pozunu oynuyor. Karşısında –maalesef- 11 Eylül sonrası küresel operasyonun El Kaide versus Karzai denklemine uygun bir tür Türkiye Karzai’si modeli olarak kurgulanan bir parti var. (Afganistan’da konuşlanmış El Kaide örgütü ile batının buna karşı Afganistan’ın başına atadığı Karzai tiplemesi, 11 Eylül sonrasında tüm İslam dünyasına dayatılan iki tavrı temsil ediyor. Ya çatışma ve tasfiye ya da işbirliği ve boyun eğme!) Read more

Devlet iktidarı

Mayıs 16, 2007

Öyle laflar vardır ki bazen saçmalığıyla tarihe geçer. Sanırım YÖK Başkanı ve anayasa profesörü Erdoğan Teziç’in sözü de tarihe geçecek. Gazetede okuduğum konuşmasında, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle ilgili şöyle diyordu: “Anlaşılan siyasi çoğunluk devlet iktidarını ele geçirmek istiyor.”

Devlet iktidarı…

Demek siyasi çoğunluğa “verilmeyen ve verilmemesi gereken” böyle bir iktidar var. Read more

Bir dava adamı ve ilkelerin sevdası…

Mayıs 16, 2007

Bugün 29 Ağustos… Seyyid Kutub’un şehadetinin yıldönümü… Kur’an’a şahitlik etme bilincine ulaşmış ve bu şahitliğini ölümsüzleştirmiş olan Seyyid Kutub’u rahmetle anıyoruz.

Seyyid Kutub’un çağrısı öncelikle, cahili inanç ve uygulamalarla karartılan ve yapay sınırlara ayrıştırılarak uluslaştırılan modern toplum yapılarından zihinsel planda hicret etmeye dönüktür. Yeniden ümmet bilincini yeşerteceğimiz fiili bir mücadele içinde olmak gerektiğini vurgulamaktadır Kutub.

O, inatçı bir kararlılık ve adanmışlıkla hayatını ortaya koyarak bu çağrısının şahitliğini yaptı. Onun çağrısı cahili uygulama ve yapıların figüranı konumuna düşen Müslümanları gerçekler dünyasında bir arınma/ıslah eylemine sevkeden inkılapçı bir çağrıdır. Bu çağrı güçlüdür; ve gücünü, Kur’an’ın hayatımıza müdahale eden ve yaşamı yönlendiren ilkelerinin aydınlığından almaktadır.

Kur’an’a şahitlik etme bilincine ulaşmış ve şahitliğini ölümsüzleştirmiş Seyyid Kutub’un bu çağrısını şehadetinin yıldönümü vesilesiyle forum bölümünde tartışmaya devam ediyoruz. Forum bölümüne katkılarınızı beklediğimizi ifade ederek, Ahmet Varol’un bugünkü Vakit’te kaleme aldığı yazıyı iktibas ediyoruz:

Haksöz-Haber

Seyyid Kutub’u unutmamalıyız

“Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehit edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehit olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır.” (Ahzab, 33/23)

Seyyid Kutub’un şehadetinin yıldönümünde bu yıl yine ondan söz etmek istiyoruz. Çünkü kendilerini feda ederek ümmete önemli bir fikir ve ilim mirası bırakan insanları unutmamamız, onlar bedenen aramızdan çekilmiş olsalar da bizim düşünceleriyle onların yaşamalarını sağlamaya çalışmamız gerekir.

1906′da Mısır’ın Asyut kasabasında doğan Seyyid Kutub aslen Arabistanlıdır. Dedesi Şeyh Vakur, Arabistan’dan Mısır’a göç etmiş ve burada çiftçilikle uğraşmaya başlamıştır. Dedesi ilim, takva ve güzel ahlâkıyla ünlüydü. Anne ve babası da çok dindar ve takva sahibi insanlardı.

İlk eğitimini aile içinde aldıktan sonra, el-Ezher Üniversitesi’nin orta ve lise kısmında tahsilini yaptı. Daha sonra Dâru’l-Ulûm Fakültesi’ni bitirdi. 1933′te aynı fakültede edebiyat dalında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. O dönemde “Yeni Fikir” adlı bir dergi çıkardı. 1941′de sosyoloji doktorası yapmak üzere Maarif Vekâleti tarafından Amerika’ya gönderildi. Yine aynı dönemlerde Müslüman Kardeşler’le ilişki içine girmişti. 1945′te Amerika’dan döndükten bir süre sonra da, tamamen bu cemaate katıldı.

1954′te tutuklanarak askeri hapishaneye kondu. Hapishanede ağır işkencelere maruz kalması sonucu mide ve bağırsak kanaması geçirdi. Buna rağmen cellatlar eğitilmiş köpeklerle onu kovalıyor, hastalık ve yorgunluktan dolayı bir an bile koşamadığı zaman köpekler vücudunu parçalıyordu. Mahkemesini izlemek amacıyla Mısır’a gelen insan hakları temsilcisinin Seyyid Kutub’un vücudundaki işkence izlerini görmemesi için mahkemesi ertelendi. İnsan hakları temsilcisinin Mısır’dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub, mahkemeye çıkarılarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste on yıl kaldıktan sonra sıhhi sebeplerden dolayı serbest bırakıldı. Ama evinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.

1965′te Yoldaki İşaretler adlı eserinden dolayı tekrar tutuklanan Kutub, bu kez üç-dört hastalığa birden yakalanmış, yaşı da 60′a dayanmıştı. Cellatlar bu kez hem kendisine hem de gözlerinin önünde kız kardeşlerine ve yeğenlerine ağır işkenceler yaptılar. Yeğenlerinden biri işkence yüzünden hayatını kaybetti. İşkenceler yoluyla onu davasından vazgeçiremeyen caniler bu kez kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Ama o yine davasından vazgeçmedi.

Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş’la birlikte idama mahkûm edildi. İdam kararı 29 Ağustos 1966′da infaz edildi.

Seyyid Kutub’un eserlerinin özü kelime-i tevhidin yeniden ashabın anladığı gibi anlaşılmasını sağlamaktır. Onun düşüncelerinin özeti kabul edilen ve şehit edilmesinde gerekçe olarak kullanılan Yoldaki İşaretler adlı kitabında kelime-i tevhidin anlamı, etkisi ve sonuçları üzerinde durulmaktadır.

İslâm dininin evrenselliği ve kıyamet gününe kadar devam edeceği gerçeğini, dolayısıyla ilk nesille bugünün neslinin anlayışında bir farklılık olmaması gerektiğini dile getirdikten sonra sahabenin İslâmi anlayışı ile bizim İslâmi anlayışımız arasındaki mevcut farklılıkların sebeplerini şöyle sıralamaktadır:

Birinci olarak: İlk Kur’an neslinin (sahabe-i kiramın) beslendiği yegâne kaynak Kur’an-ı Kerim ve Rasûlullah (s.a.s.)’ın Kur’an’ın tefsiri niteliğindeki söz, fiil ve takrirleri idi. Zira Hz. Aişe validemiz de: “O’nun ahlâkı Kur’an idi” buyuruyor. (Nesai)

İkinci olarak: Sahabe-i kiram, Kur’an ve hadisleri bilgilerini artırmak, kültür dağarcıklarını geliştirmek, Kur’an tilavetinden müzikal bir zevk almak ya da dünyevi bir çıkar sağlamak amacıyla okumuyorlardı. Onlar Kur’an’ı, sadece öğrendiklerini yaşamak, hayatlarında uygulamak için öğreniyorlardı.

Üçüncü olarak: Sahabiler İslâm’a girmekle cahiliyenin, küfrün tüm örf ve adetlerini, dünya görüşünü, İslâm öncesi hayatın değerlerini arkalarında bırakıyorlardı. Kişi İslâm’a girdiği andan itibaren hayatında yepyeni bir sayfa açıldığının bilincindeydi ve ona göre hareket ediyordu. Kelime-i şehadet, tüm şirk ve cehaletten soyutluyordu onları.”

Seyyid Kutub bu bilgilerle kelime-i şehadetle insanın, bir yaşantıdan (küfürden), diğer bir yaşantıya (İslâm’a) nasıl geçtiğini ve bu kelimeyi söyleyenin nasıl bir yükümlülük altına girdiğini belirtmeye çalışmıştır.

Yüce Allah’tan kendisine rahmet ve mağfiret diliyoruz. Allah mekânını cennet, bizleri de ona komşu eylesin.

Ahmet Varol / Vakit

‘Ben böyle demokrasinin…’

Mayıs 10, 2007

Hasan Celal Güzel, sırtını “muhtıracılara, Devlet Başkanı’na, Anayasa Mahkemesi’ne, YÖK’çülere, beylere, paşalara…” dayayan Baykal’a ve CHP’ye demediğini bırakmadı:

Radikal gazetesi yazarı Hasan Celal Güzel’in ‘CHP zihniyeti’ni yerden yere vurduğu yazısı…

“‘Ben böyle demokrasinin…’ Read more

Modernlikteki Barbarlık - Uygarlıktaki Şiddet

Mayıs 9, 2007

Soykırıma varan savaşlar, bombalanan kentler, nükleer patlamalar, toplama kampları, kişisel cinayetlerin bir veba salgını gibi yayılması… Bu yüzyıl, tasarlanmış olsun ya da olmasın, şiddetin her türünün, hak ettiğinden çok daha fazlasına tanık oldu. Üstelik daha da fazlasına tanık olmak işten bile değil.” John Keane, “şiddetin uzun yüzyılı” olarak tanımladığı 20. yüzyılı bu simgelerle tasvir ediyor.(1) Bu yüzyılın, modernliğin, doğum yeri olan Batı’da bütün dinamikleriyle yerleştiği ve dünyanın tamamına yayıldığı tarihsel dönem olması, modernlik ile şiddet arasındaki ilişkiye dair tartışmaları bir kez daha hatırlatmayı gerektiriyor.

Read more

Hılfu’l-Fudul

Mayıs 9, 2007

İslam’dan önce Arap kabileleri arasında sık sık savaşlar meydana gelirdi. Kötülük yapmanın ve kan dökmenin haram olduğu Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında savaşlara ara verirlerdi. Bu aylardan ilk üçü birbiri peşine gelen hac ve ticaret aylarıydı. Bu aylarda bütün müşrikler Mekke’ye akın eder, hem hac ibadetlerini yerine getirir ve hem de kurulan Pazar ve panayırlarda mallarını satar, alacaklarını alır ve evlerine dönerlerdi. Dinî ve ekonomik bir renk taşıyan bu aylarda savaşmak haramdı. Receb ayında da durum aynıydı. Her türlü düşmanlık ve mücadeleden el çekilmesi gereken, kötülük yapmanın ve kan dökmenin yasak olduğu bu haram aylarda savaş yapılırsa bu savaşlara da Ficar savaşları denilirdi.

Ficar: sözlükte azmak, haktan ayrılmak, günaha dalmak, yemininde ve sözünde yalancı çıkmak anlamlarına gelir. Cahiliye döneminde dört büyük Ficar savaşının cereyan ettiği bilinmektedir. Bunların sonuncusu birbirleri ile müttefik Kureyş-Kinane ile Kays-Aylan kabileleri arasında cereyan etmiştir. Bu savaş Mekke’de bir kaos ve başıbozukluk ortamı meydana getirdi. İnsanlar birbirlerinin ve özellikle de yabancıların hukukunu gözetmez oldular. Mekke’nin despotları hac ve ticaret için şehre gelen zayıf ve güçsüz kimselere haksızlık yapmaya başladılar.

Hılfu’l-Fudul Antlaşmasının Sebebi

Hılfu’l-Fudul antlaşmasını hazırlayan gelişme şu olay oldu: Zübeyd oğullarından bir kişi Mekke’ye ticaret malı getirmişti. As ibnu Vail onu satın aldı. Fakat hakkını vermedi. Bunun üzerine Zübeyd oğullarından olan kişi daha önce anlaşmalı olduğu kabilelerin ileri gelenlerine müracaat etti. Yardım istediği kişiler, Hilfu’l-Ahlaf diye bilinen oluşuma tabiydiler. As b. Vail’in mensubu bulunduğu Sehm oğulları da aynı oluşumun içindeydi. Bu sebepten dolayı yardım istediği kişiler Yemenli’ye yardım etmekten çekindiler ve onu kovdular.
Zübeydi başına gelen bu bela üzerine Ebu Kubeys dağının tepesine çıktı. O sırada Kureyşliler Kabe’nin çevresinde kendilerine ait localarında bulunuyorlardı. Zübeydi yüksek sesle şöyle bağırdı:

“Ey Fihroğulları! Bir mazluma yetişin.

Mekke’nin ortasında malı elinden gitti.

Ey toplananlar! Kabe’de grup grup

Umresini yapamayan perişan bir ziyaretçi var.

Ey Hicr ile Haceru’l-Esved arasında toplananlar!

Bu mukaddes yer, keremini tamamlayanlarındır.

Günahkar ve zalim kişinin elbisesi,

Ona saygı ve asalet vermez.”

Bu çağrı üzerine Zübeyr ibnu Abdilmuttalib ayağa kalkarak: “Bu işin peşi bırakılmaz” dedi. Sonra Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde toplandılar. Ev sahibi onlara yemek hazırladı. Haram aylardan olan Zulkade ayında antlaşma yaptılar. Anlaşma aşağıdaki husular üzerine yapıldı
“Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm yapıldığı zaman hepimiz. O kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize maddi yardımda bulunacağız.” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 129) Kureyşliler bu yeminleşmeye Hilfu’l-Fudul ismini verdiler.

İbnu Hişam, İbnu İshak’tan naklen şöyle diyor: “… Bir antlaşma yapmak üzere Kureyş kabileleri birbirlerini davet ettiler ve Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde toplandılar. Şerefine ve yaşına hürmeten toplantı onun yanında yapıldı. Haşimoğulları, Muttaliboğulları, Esed ibnu Abdiluzza, Zühre ibnu Kilab ve Teym ibnu Mürre gerek Mekke halkından, gerek Mekke dışından oraya gelen biri zulme uğradığında onun yanında yer alacakları konusunda yemin ettiler. Zulmü defedinceye kadar zalimin karşısında dikileceklerdi. İşte bu antlaşmaya Kureyşliler, Hılfu’l-Fudul adını verdiler.” (1) İbnu İshak diyor ki: “Muhammed ibnu Zeyd ibni Muhacir’in Talha ibnu Ubeydillah ibni Avf’tan onun da Zühri’den rivayet ettiğine göre Zühri, Resulullah (s.a. s.)’in şöyle dediğini duymuştur: “Ben Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Böyle bir toplantıda hazır bulunmam benim için kırmızı develere sahip olmamdan daha sevimlidir. İslam’da da böyle bir antlaşmaya davet edilsem yine icabet ederim.” (2)

Sonra yürüyüp As ibnu Vail’in yanına gittiler. Satılan malın karşılığını kendisinden çekip aldılar ve sahibine verdiler.” (3)
Abdurrahman ibnu Avf (r.a.) Resulullah (s.a.s:) efendimizin şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Amcalarımla birlikte İyi Kişiler Antlaşması’nda bulundum. O zaman daha genç yaştaydım. Bu anlaşmayı bozmam karşılığında kırmızı develerimin olmasını istemem (yani karşılığında kırmızı develer verilse de yine bu anlaşmayı bozmak istemem.).” (4)

Süheyli diyor ki: “Humeydi’nin Süfyan’dan, onun Abdullah’tan, onun da Hz. Ebu Bekir’in Muhammed ve Abdurrahman isimli iki oğlundan rivayet ettiği şu hadisi şerif yukarıdakinden daha kuvvetli ve evladır: “Ben Abdullah ibnu Ced’an’ın evinde yapılan bir antlaşmada hazır bulundum. Eğer İslam’da böyle bir antlaşmaya davet edilseydim kabul ederdim. Orada, hakları alıp sahiplerine iade etmek ve zalimin mazlumu ezmesine engel olmak üzere ahitleştiler.”

Hılfu’l-Fudul antlaşması Ficar savaşından sonradır. Çünkü tercih edilen rivayete göre Ficar Savaşı, Resulullah (s.a.s.)’ın on yaşlarında olduğu sırada Şaban ayında gerçekleşmişti. Hılfu’l-Fudul ise, peygamberlikten yirmi yıl önce Zilkade ayında meydana gelmiştir.

Arap kavmi arasında en şerefli antlaşma olarak kabul edilen antlaşma işte bu antlaşmadır. Bu fikri ilk defa ortaya atan ve insanları böyle bir antlaşmaya ilk davet eden Zübeyr ibnu Abdilmuttalib’dir.

Sivil Tepki ve Haksızlığa Karşı Örgütlenme

Erdemlilerin dayanışması diye de kendisinden bahsedilen hılful Fudul, aslında bir sivil insiyatif ve tepkidir bir başka ifade ile İnsanlık tarihindeki haksızlığa uğrayan fertlerin haklarını savunmaya yönelik oluşturulan ilk sivil toplum organizasyonudur. Peygamberimizde bu oluşumda yer alarak, iyi ve güzel olan herşeye katılanabiliceğini göstermiştir. Hatta Peygamber olduktan sonra da böyle bir şeye çağrılsa tekrar katılacağını söyleyerek, haksızlığa karşı örgütlenmeyi savunmaktadır. Resulü gereğince anlayıp onun aracılığı ile muhatab oldukları vahyi içselleştirmeyi başarmış İlk müslümanlarda Her konuda olduğu gibi Resullulhahı takib etmiş Adeletin ve hakkın yılmaz sanucuları oldular.
Hakkın ve Adaletin üstünlüğünün, en geniş anlamıyla Dört Halife Döneminde uygulandı. Hz. Ebubekir’in halife seçildiğinde, yaptığı ilk konuşması, Hak ve Adalet duygusunun ulaştığı zirve açısından çok orijinaldir: “Ey İnsanlar! Ben en hayırlınız olmadığım halde üzerinize halife oldum. Beni hak üzere görürseniz, bana yardım edin; hata üzere görürseniz, engel olunuz. Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah’a isyan edersem, bana itaat etmeniz gerekmez.” Hz. Ömer de, “Sizden kim bende bir hata görürse, düzeltsin.” demesi üzerine, ayağa kalkan birisinin “Vallahi sende bir hata görürsek kılıcımızla düzeltiriz.” cevabı karşısında, kendisinin kılıçla düzeltecek birinin olmasına sevinmiş ve şükretmiştir.
Ancak daha sonra sultanların gölgesine sığınan sözde alimler tarafından Halk vahyin özünden uzaklaştırıldı İslam hurafe, mitoloji ve hikaye yumağına döndürüldü Allahın iradesi yer yüzünden adeta kovuldu, Tüm hesablar din gününe ertelendi Zulüm hakksızlık karşısında sessiz kalmak erdem haline getirldi. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın hayati ruhaniyeti bunun en veciz özetini sunuyor. Toplumdaki yanlışlıkları, eleştrilenler her zaman arı kovanına çomak sokmakla suçlanmaya başlandı, Eleştiri yönetenlere Yönetim erkini elinde tutanların uyguladığı baskı ve cebir Haksızlıklar Toplumun ekseriyeti tarafından hep desteklendi ve haklı bulunmaya başlandı. Allahın yer yüzünde Halifesi olan hakkın ve adaletin yer yüzünde elleriyle inşa edilmesini İstediği İnsanın iradesi ortadan kaldırılmaya, insan haklarının ve adaletin yerini kutsanan yönetim erki ve bu erki elinde tutanların, paylaşanların Hakkının üstünlüğü aldı. Yöneticiler ne kadar zalim olursa olsun karşı çıkmama cahiliyet anlayışı bir meziyet gibi halk kitlerine benimsetildi İslam toplumu böylece Kimliksiz kişiliksiz insan yığınlarına dönüştürürdü.
Şu iyi bilinmelidir ki, bir toplumda haksızlık, zulüm ve hortumlama yaygınsa; o toplumda iyi kişilerin kötülere karşı örgütlenmedikleri ve tepki ortaya koymadıkları anlaşılmaktadır. Tepkiyi ortaya koymanın yoluda sivil insiyatiften geçer. Hak ve Adalet duygusunun gelişkin olduğu toplumlarda sivil oluşumlar, toplumda ve devlet hayatında önemli bir yer tutarlar. Fakat bizim ülkemizde maalesef bu tür hareketlerin sayıları sınırlı ve güçleri zayıftır.

Türkiye’de Sivil Toplum

Türk toplumanda Adalet ve Hakkı merkeze alan İnsan onurunu önceleyen bir sivil toplum anlayışının gelişmemesinin nedenleri kanatımızce şunlardır
1- İslam öncesi Türk kültüründe devlet kutsaldır. Yöneticiler herşeyin doğrusunu bilirler ve kararlarında sorgulanamazlar düşüncesi egemendi. Bu düşüncenin kaynağı ise Türkler’deki Şamanizm anlayışına uzanmaktadır. şamanizm anlayışına göre hanedan üyelerine yönetme yetkisi tanrı tarafından verilmiştir. Dolayısıyla yöneticilere karşı çıkma, bir ölçüde de tanrıya karşı çıkma ile eş anlamlıdır.
İslama kitlesel olarak katılan türk boyları sahip oldukları cahili anlayışları İslama girdikten sonra İslamı Terminoloji le sürdürmeye devam ettiler. Ulu Emr kavramını da bu çerçevde tevil ederek halkın idaresini bir şekilde ele geçirenlerin kutsanması devlete karşı çıkılmasının yasaklanması. Ayrıca, her aykırı sese fitne çıkarma bahanesi ve peygamberimizin fitneye karşı yaptığı uyarılar gösterilerek karşı çıkılmıştır.

2- Türk -islam devletlerinde birey olma ve vatandaşlık şuurunun olmaması Halkın Teba yani sultanın malı görülmesi. İslamiyet sonrası türk devletlerinde birey ve toplumun hakları yoktu ancak devlete ve sultana karşı vazifeleri vardı.

3- T.C. Osmanlıların bir çok kurumlarını ve bakış açısını ortadan kaldırırken ve hatta bununla savaşırken, halkın orduya verdiği peygamber ocağı ismini değiştirmediği gibi bunu desteklemiştir. Bu düşünceyi desteklediği “Mehmetçik” kavramını ön plana çıkartarak göstermiştir. Bu Türk halkının Peygambere duyduğu saygıyı göstermektedir. Devlet, halk desteğini alma ve yaptıklarının meşrulaştırılması için bu kavramı kullanmada bir sakınca görmemiştir. Her ne T.C. laiklik anlayışına aykırı da olsa bunu kullanmada kendilerini zorunlu hissetmişlerdir.

4- Türkiye’de, her şey milli çıkar kavramı etrafından şekillenmektedir. Milli çıkardan ise Yönetim erkini elinde bulunduran zümrenin devamlılığı anlaşılmaktadır.

5-Ülkemizde halka ve birey özgürlüğüne sahip çıkan bir aydın grubunun gelişmemiş olması

6- Ülkemizdeki sivil toplum oluşumlarının çoğu devlet desteğiyle ortaya çıkmıştır. Örneğin sendikalar, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Türk Hava Kurumu, Mehmetçik vakfı, Polis Dernekleri ve benzeri gibi bir çok dernek ve vakıflar devlet destekli veya kurumların yan kuruluşları olarak ortaya çıkmıştır. Bu ceberrut devlet anlayışının bir tezahurudur. Yani sivil toplum kuruluşlarını da gerekirse ben yapacağım anayışıdır. Sizin bir şey yapmanıza gerek yoktur. Siz sadece muti ve sadık bendenler olun yeter mantığıdır. Bir Türk büyüğünün sözü bu düşünceyi özetlemektedir. (İhsan Sabri Çağlıyangil) “Eğer gerekiyorsa Komunist Partisini’ni de biz kurarız.”

Hılfu’l-Fudul Antlaşmasından Çıkarılacak Önemli Bazı Dersler

1. Zulüm ve şirkin insanları kuşattığı zamanlarda Allah (c.c.) o zulüm ve şirki kaldırmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler ve onlara iman edenler, yeryüzünde zulüm ve şirk kalmayıncaya kadar zulüm yuvaları ve şirk müesseseleriyle mücadele etmeyi kendilerine prensip edinmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) daha peygamberlikle görevlendirilmeden “mazlumun yanında durmak ve zalimin karşısında direnmek” maddesinden ibaret olan dolayısıyla hem cahiliye devrinde hem de İslam’da büyük önem taşıyan Hılfu’l-Fudul antlaşmasına katılmıştır. Resulullah (s.a.s.) peygamberlikle görevlendirildikten sonra da hep mazlumun yanında yer almış zalimin karşısına çıkmıştır. Nitekim Resulullah (s.a.s.) henüz zayıf durumda olduğu Mekke döneminde Ebu Cehil tarafından malı gasp edilerek zulme uğrayan ve baş vurduğu her kapının yüzüne kapatılması sonucunda çaresiz duruma düşen bir yabancının hakkını ondan almıştır. Ayrıca Resulullah (s.a.s.)’ın zulme uğrayan sahabilerine ilk hicret mekanı olarak Habeşistan’ı tercih etmesinin sebebi orada zulmün olmamasıydı. Kısacası Resulullah (s.a.s.) hayatı boyunca mazlumun yanında zalimin karşısında olmuştur. Resulullah (s.a.s.)’den sonra yeni bir peygamber gelmeyeceğine göre peygamberlerin varisleri olan gerçek alimlerin zulme karşı mücadelede halka önderlik ve rehberlik yapmaları ve halkı zulüm hakkında yeteri kadar bilgi sahibi kılmaları gerekmektedir. Resulullah (s.a.s.)’in zulümle mücadele metodu Kitap ve sahih sünnet kaynaklarımızda mevcuttur. Şu asrımızda zulmün karanlığının her tarafı kapladığı herkes tarafından bilinmektedir. Zulmün karanlığını dağıtabilmek için Müslümanların mutlaka tekrar Kitap ve sünnetin etrafında toplanmaları ve diğer meselelerde olduğu gibi zulme karşı mücadele etmede de Resulullah (s.a.s.)’in Kur’an ve sünnette belirtilen mücadele metoduna göre hareket etmeleri gerekmektedir.

2. Resulullah (s.a.s.)’in kendi kavmi içindeki olaylara karıştığını görmekteyiz. Resulullah (s.a.s.) Hılfu’l-Fudul antlaşmasına katıldığı gibi ondan yaklaşık on yıl önce de kabileler arasında vuku bulan meşhur Ficar savaşına katılmıştır. Resulullah (s.a.s.)’in daha gencecik yaşta kavmiyle haşir neşir olması ve olayların içinde bulunması onun dürüst ve “emin” lakabını kazanmasına vesile oldu. Kitap ve sünnetin ihyası için gece gündüz demeden çalışan günümüz davetçilerinin de mutlaka halkla kaynaşmaları, onlarla haşir neşir olmaları, onların dertleriyle dertlenmeleri ve yararlı gördükleri her türlü etkinliğe katılmaları gerekmektedir. İnsanların arasına inmeyen bir davetçi halkın dert ve sorunlarını bilemeyeceği gibi onlara hiçbir yarar da sağlayamaz.

3. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hud, 11/113) Mealini verdiğimiz bu ayetten anlaşıldığı üzere değil zulme iştirak etmek, zulme meyletmek dahi çetin bir azaba yakalanmanın alametidir. Ayrıca yukarıda mealini verdiğimiz ayet, hakkında “Hud suresi beni kocalttı” anlamındaki hadisi şerif bulunan “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” mealindeki ayetten hemen sonra gelmesi ayrı bir anlam taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de zulüm manasına gelen kelimelerin dışında sadece zulüm kelimesi ve ondan türeyen kelimeler yaklaşık 300, Kütübi Tis’a'da ise tekrarlarla birlikte yaklaşık 467 kere geçmektedir ki, bu da İslam’ın zulme ne kadar karşı olduğunu göstermektedir. Ayrıca bilindiği üzere İslam’da bir halifenin bulunması farzdır. Bunun da iki ana sebebi vardır: Biri, dini muhafaza etmek; diğeri, mazlumlara yardımcı olmak ve onların haklarını korumak. Bütün bunlar zulmün ne kadar menfur ve çirkin olduğunu göstermektedir.

4. Resulullah (s.a.s.) “Mazlumun yanında zalimin karşısında olmak” maddesini içeren daha doğrusu sadece bu maddeden ibaret olan Hılfu’l-Fudul gibi bir antlaşma hakkında “şimdi de davet edilsem icabet ederim” buyurarak o antlaşmayı övmüştür. Günümüz Müslümanlarının Resulullah (s.a.s.)’in o sözlerine kulak vermeleri ve o sözler ışığında benzer meselelere yaklaşmaları gerekir. Çünkü mazlumun yanında durmak ve zalimin karşısına dikilmek ancak gerçek müminlerin kârıdır. Dolayısıyla kimden sadır olursa olsun ve kime yapılırsa yapılsın zulüm zulümdür. Başka bir adı da yoktur. Müslümanlara düşen görev zulme dur deyip zalimin zulmüne engel olmaktır. Şayet olamıyorlarsa en azından dile getirmeleri ve yazmaları gerekir. Şunu da unutmamak gerekir ki, zalimin zulmüne karşı sessiz kalmak zulmü dolaylı bir şekilde benimsemek demektir.

Mazlumun dini sorulmaz. Her şeyden önce ona yapılan zulme engel olmak lazımdır. Binaenaleyh, mazlumun yanında olmak, onun hakkını aramak ve korumak ve zalimin zulmüne engel olabilmek amacıyla atılan her adımı desteklemek ve bu doğrultuda yapılan ciddi davetlere icabet etmek, bunu yaparken de şahsi çıkarları ve ırki saikleri hiçbir zaman ön plana çıkarmamak gerekmektedir. Zulme uğrayan Kürt ,Türk, Arap ya da başka bir ırktan olabilir. Zulüm oklarının düştüğü yer Irak Kürdistan’ı veya Bosna-Hersek, Çeçenistan, Cezayir, Filistin ya da Keşmir olabilir. Gerçek Müslümanların görevleri hakkı haykırmak, yapılan zulmü dile getirmek ve bir ırka veya bir bölgeye karşı gösterdikleri hassasiyeti diğer bölgelere karşı da göstermektir. Zira Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de mealen: “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/10) buyuruyor. “Ancak Kürtler veya Türkler ya da Araplar kardeştir” demiyor. Resulullah (s.a.s.) bir hadisi şerifte mealen: “Müminler, birbiriyle kenetlenmiş bir duvarın kerpiçleri gibidirler” diyor. “Kürtler veya Araplar ya da Türkler birbirleriyle kenetlenmiş bir duvarın kerpiçleri gibidirler” demiyor. Şu halde kamil bir Müslüman, insanlar ve bölgeler arasında asla ayırım yapamaz ve herhangi bir halka veya bir bölgeye yapılan zulmü kendi halkına ve kendi bölgesine yapılmış gibi kabul eder. Şu hakikati dile getirmeden geçemeyeceğim: Şuurlu Müslümanların kamuoyunun hakimiyetini ellerinde tutan ve yıllardır kendimin de abone olduğu İslami bazı gazeteler ve bu gazetelerde yazılar yazan kamuoyunda ün yapmış bazı köşe yazarları Bosna’ya, Keşmir’e, Çeçenya’ya vb. yerlere karşı duydukları ilgi ve gösterdikleri hassasiyeti (ki, bunu takdirle karşılıyorum) bugüne kadar Müslüman Irak Kürdistanı’na daha doğrusu Müslüman Kürt halkına karşı göstermemişlerdir. Irak Kürdistanı’ndaki İslami çalışmalar hususunda dahi buradaki halkı aydınlatmamışlardır. Söz konusu gazete ve yazarların orada yaşayanların dertlerini dile getirmeleri ve o dertlere çare aramaları gerekirken maalesef: “Aman dikkat! Kuzey Irak’ta Amerika ve İsrail güdümünde bir Kürt devleti kuruluyor” veya: “İsrail’in Kürt kartı” başlığı altında sayfalar dolusu dizi yazılar yazdılar ve o yazılarda -doğru da olabilir yanlış da- bazı şahsiyetleri itham altında bıraktılar. Kerkük ve çevresinde Amerikan ve İsrail güdümlü bir Türkmen devleti kurulsaydı acaba aynı alerjiyi duyacaklar mıydı? Doğrusu merak ediyorum ve yine daha önce kurulmuş olan bazı bölge ülkeleri Amerika ve İsrail güdümünde değiller mi? Ve sabah akşam İsrail’i tesbih ederek kalkıp oturmuyorlar mı? Ama sıra Kürtlere gelince kıyametler koparılıyor. Evet. Amerika ve İsrail’in ajanları bölgede cirit atıyor ve ciddi bir oluşumun peşindeler ama buna sebep olan nedir? Bana kalırsa Müslümanların bölgeye karşı ilgisizliği ve oraya kardeş elini uzatmamalarıdır. Tabii ki bölge ülkelerinin izledikleri siyaset de büyük rol oynamaktadır. Ben ister Irak Kürdistanı’nda ister başka yerde olsun Amerika ve İsrail’in desteklediği herhangi bir oluşuma karşı olduğumu ve ister Kürt ister Arap ister Türk olsun zulme uğrayan herkesin yanında ve zalimin karşısında olduğumu ve zulmü kaldıracak Hılfu’l-Fudul gibi antlaşmaları desteklediğimi bir Müslüman olarak burada ilan ediyorum.

Dipnotlar:

1. İbnu Hişam Sireti

2. A.g.e.

3. Bkz. Münir Gadban, Resulullah’ın Hayatı ve Metodu, Risale, İst., C. 1, sh. 93-95,

4. Buhari, el-Edebu’l-Mufred, 567 (el-Edebu’l-Mufred, Buhari’nin el-Cami’u’s-Sahih’ten ayrı müstakil bir kitabıdır); İbnu Hibban, el-Mevârid, 2062; Hakim, 2/220, Tefsir. Hakim: “İsnâdı sahihtir, ancak Buhari ve Müslim Sahih’lerine almamışlardır” demiş Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ahmed ibnu Hanbel, 1/190-193; İbnu Hacer el-Heysemi, Mecmeu’z-Ze-vaid, 8/172

5 . http://www.davetci.com/

Sorunlu Yorumlar, Sorunlu Yaklaşımlar

Mayıs 7, 2007

Emperyalist dünya, jeopolitik/jeo-stratejik çıkarmalarını güvence altına alabilmek için, kötülüğe dayalı, felaket kaynağı olan şeytani politikalar üretiyor. Bu politikalar daha çok Ortadoğu’ya yönelik olarak geliştiriliyor. Ortadoğu yeni bir trajediler dönemine daha giriyor. Nüfuz alanları savaşları, kaynak ve pazar savaşları büyüyor. İçerisinde yaşadığımız dönem deha çok enerji kaynaklarıyla ilgili çalışmalar/rekabetler dönemi olacak.

Atasoy Müftüoğlu

İslam dünyası toplumlarında umutlarla gerçeklikler sürekli olarak birbirine karışıyor. Toplumlarımızda kimi kesimler hayatı/dünyayı kavramsal bir çerçeve içerisinde yaşarken, kimi kesimler hayatın bütün renkleriyle, sorunlarıyla, acıları ve hüzünleriyle birlikte yaşıyor. İslam dünyası toplumları, günümüzdeki gelişmeler karşısında siyasal bir iradesizlik ve siyasal bir sessizlik

Read more

Nisan 2007 Hak İhlalleri Değerlendirme Raporu

Mayıs 7, 2007

Özgür-Der Diyarbakır Şubesinin hazırladığı aylık hak ihlalleri değerlendirme raporunu kamuoyuyla paylaşıyoruz.

28 Şubat’tan On Yıl Sonra Bu Kez De 27 Nisan

Genelkurmay başkanlığınca resmi internet sitesinde 28 Nisan gece yarısı muhtıra niteliğinde bildiri yayınlanmış ve bu bildiri, yeni bir “postmodern darbe” olarak ülke siyasi tarihine geçmiştir. Böylece postmodern olgusu da gelenekselleşmiştir. Genelkurmay başkanlığının yaptığı açıklama, ülkeyi yeni bir askeri vesayet rejimine doğru sürüklemiştir.

Bunun yansımaları hemen etkisini göstermiş ve anayasa mahkemesi meclis iradesine ipotek koyan karara bu günlerde imza atmıştır.

Read more

Modernizm

Mayıs 7, 2007

Neyin kendimiz için gerçekten gerekli ve gereksiz olduğunu bizim tayin etme hakkımız, iktidar seçkinlerinin yönlendirdiği kurum­larca bize dikte edilir; ardından bizde yerine getiril­mediğinde tanımı imkansız bir doyumsuzluk duygusunu tahrik edip adeta kamçıladığı istekler, sonu gelmez ve hiçbir zaman doyurulamaz arzular doğurur.

Ben modernlik gibi gerçekten tanımı güç bir kavra­ma sabit ve herkesçe kabul edilebilir bir anlam verile­meyeceğini bilerek, en azından geçmişle bugün arasında temel bir ayırımı ifade etmek üzere kul­lanılabileceğini düşünüyorum. Ancak burada bir zorluk var; o da şudur: Zamanda ve yatay anlamda geçmiş ve bugün dediğimizde burjuvazi ile marxist terminolojinin Read more

Sonraki Sayfa »