Üniformalı gazetecilik devrede

Şubat 12, 2007

Kartel medyasının Samsun’da ortaya çıkan görüntü kasetleri konusunda polisi suçlayıp askerden yana tavır koymasını eleştiren Ekrem Dumanlı “Türkiye’de devleten Daha devletçi medya mensubları var, bunlar devletin güvenlik güçlerini birbirnine kırdırmak için elinden geleni yapıyor” diye yazdı ve bunu üniformalı gazetecilik olarak değerlendirdi.

…: Birileri güvenlik güçlerimiz arasında kaba ve çirkin bir ayrım yapıyor. Sanıyor ki kamu vicdanı bu hokkabazlığın farkında değil. Düşünün, ortaya bir fotoğraf, bir görüntü çıkmış. Herkes ayan beyan görüyor ki katil zanlısının koluna girip fotoğraf çektirenler arasında hem jandarma var hem de polis. İkisi de hata yapmış besbelli. Jandarma ve Emniyet üst düzey yetkilileri olay hakkında soruşturma başlatıp, o çirkin kareye giren görevlilerine ilk cezayı kesiyor. Ne var ki askerden daha askerci, polisten daha polisçi; hülasa, devletten daha devletçi medya mensupları var bu ülkede. Üniformalı gazetecilik tam bu noktada devreye giriyor ve devletin güvenlik güçlerini birbirine kırdırmak için elinden geleni yapıyor. Güya bir kanadı tutuyor, diğerine vuruyor. Neden? Her iki kurum da İçişleri Bakanlığı’na bağlı değil mi? Umurunda değil birilerinin. Polisi dövmek kolay; çünkü siyasî iradeyi bu yolla hırpalamak daha basit ve kestirme bir metot. Hedefte hükümet olunca hadise siyasîleşiyor. O yüzden anamuhalefet partisi CHP ve lideri ısrarla Emniyet’e yükleniyor. Bazı medya mensuplarına da gün doğmuş oluyor böylece. Böyle bir illüzyon olur mu? Madem şapkandan tavşan çıkarmaya azm ü cezm ü kast eyledin, o zaman katil zanlısının koluna girenlerin bazısını buharlaştır, yok et; sonra geriye kalanı dövebildiğin kadar döv. Fotoğraf ortada olunca olay ‘muhbir’e kayıyor. Hani muhbiri emniyet kullanıyormuş ya! Tam bu noktada Milliyet Gazetesi muhbirin Jandarma’ya da çalıştığını manşet yaptı. O ana kadar “istifa, istifa” diye kükreyenlerden tıs yok. N’oldu desen yine bir abuk sabuk izah getirirler; ya da makul açıklama yapamadıkları her yerde olduğu gibi cemaat, tarikat vs. lafını gizemli bir kullanımda devreye sokabilirler. Üstelik haber Milliyet’te yer alınca “sızma, sızdırma” komploları ile iftira içeren -cı, -cu suçlamaları da yapılamıyor. Ancak, buna rağmen illüzyon devam ediyor. Hokkabaz rolünün altından kalkamayan psikolojik harp goygoycuları Sülün Osman rolüne sarılarak yeni “analizler” peşine düşüyor. Mesela, büyük bir grubun küçük ve daha da küçülmeye namzet bir gazetesi, işkence ve iltimas suçlamasıyla yargıya hesap veren bir eski polis şefinden medet umuyor. Adam konuştukça coşmuş, coştukça gazetede kendine yer bulmuş. -cı, -ci suçlaması yapan adama bakar mısınız; vaktiyle birileri de bu adamı -cı, -ci diye fişleyip kitabına kaydetmişti. Zaten moda oldu; her nerede birileri birilerini yıpratmak isterse cemaat suçlaması yapıyor. Kolayına geliyor Sülünlerin, haramilerin. Çünkü cemaat lafı o kadar geniş ve ortaya söylenen bir şey ki kalkıp biri bir dernek adına açıklama yaparcasına bir demeç veremiyor. Verse illüzyonist daha da coşacak “Hah, demedim mi bunlar cemaat” deyiverecek. Meydanı boş buldukça ilgisiz insanları suçlayanlar hem kamu vicdanında hem de tarih huzurunda bir vebal almış oluyor; çünkü gerçekleri tahrif ediyor. Öyle ki öteden beri her fitne taşının altından çıkan, hangi istihbarat örgütüne çalıştığı tespit edilemediği halde terörist başı ve bebek katiliyle el ele tutuşup, çiçekleşen bir adamın olayları çarpıtan ve masum insanları suçlayan beyanına sığındı bir gazete. İşte bilgi kirlenmesine çanak tutmak buna denir. Bu, gazetecilik değildir; aslî sebebi söylenmeyen şoven bir ayrımcılıktır bu. Hal böyleyken bilgi kirlenmesinden şikâyet etmek, herkesin hakkı olsa bile bazılarının hakkı değildir. Çünkü bu şartları onlar hazırlamasa bile onlar yaşatıyor.

Ekrem Dumanlı / Zaman/12.02.2007

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?