Türkiye’ye biçilen yeni „Çaldıran“ rolü mü?
Ocak 15, 2007
Ahmet Emin Dağ
Irak’ta halen devam etmekte olan kaosa farklı kesimler, kendi bakış açılarına göre değişik isimler vermekte: Yaşanan hadiseler kimileri için kutsal bir savaşın parçası, bazıları için terör eylemi, kimilerince iç savaş, kimilerince Şii-Sünni çatışması, bazılarına göre ise tamamen işgalin provokasyonu. Son aylarda yaşanan hadiselerin teyit ettiği başka bir görüşe göre ise yaşanan vahşet, çarşı patlamaları, ev baskınları, polis katliamları, camilere saldırı ve diğer kanlı eylemler, aslında Irak dışı bölgesel ve uluslararası güçlerin hesaplaşmasından başka bir şey değil.
Bölgede Şiiler ile Sünnilerin birbirlerini öldürdüğü gerçeğini teslim etmekle birlikte, Irak’taki çatışmanın tamamen bir mezhep savaşı olmadığı, ancak çatışmaya taraf olan bölgesel ve uluslararası güçlerin çatışmaya böyle bir görünüm vermek istediklerinde de kuşku yok.
Dolayısı ile işgalin üzerinden geçen süre içinde Irak’taki hadiselerin aldığı renk, Irak iç dinamiklerinin birbiriyle hesaplaşmasından ziyade, bölgesel hesaplarla çok daha yakından ilgili olduğu yönündeki görüşleri teyit ediyor.
Iraklı Sünni ve Şiilerin bulundukları bölgelerden tehdit edilerek göç ettirilmesi, saldırılara maruz kalmaları, sivil ölümleri ve kutsal mekanlara yönelik saldırıların neredeyse tamamı faili meçhul olarak kalmış ya da öyle bırakılmıştır. Bağdat’tan diğer bölgelere göç edenler, maktul yakınları ve Iraklı kanaat önderleri ile yapılan görüşmeler göstermektedir ki, kendilerini tehdit eden, yakınlarını öldüren ve varlıklarına el koyanların çoğu Iraklı değil. Irak’ta karakolların ve polis merkezlerinin günlük olarak gelen şikayetlere müdahale etmemesi de dikkat çekici. Şiilere yönelik el-Kaide kaynaklı olduğu söylenen saldırıların da, Sünnilere yönelik Bedir Tugayları ve Kudüs ordusu tarafından düzenlendiği söylenen saldırıların da ortak noktası; saldırgan tarafların Irak dışından gelmiş silahlı güçler olmaları.
Türkiye ile Suudi Arabistan’ın Irak politikalarında büyük bir özdeşlik oluşmaya başlaması, halkı Sünni olan Arap ülkelerindeki yayın organlarında „Türkiye’nin zamanı geldi“ türünden başlıkların atılması, Türkiye’nin Sünni zirvelere ev sahipliği yapması aslında uzun vadede bölgesel hesaplaşmaya yönelik hazırlıklar olarak değerlendirilmeli.
Arap ülkeleri Türkiye’yi öne sürerek İran’la yaşadıkları gerilimde güçlü bir partneri yanlarına almanın hesabını yaparken, İran’ın ise Türkiye gibi bir gücü karşısına almak istemediği çok açık. Buna karşın Batılı ülkelerin İran nüfuzunu kırmak için Türkiye’nin „Sünnilik“ kozunu oynamaya teşvik edecekleri de hesaba katılmalı. Geçmişte Türkiye ile İran arasında güvensizliği besleyerek sonuç çıkarmaya çalışan ama başaramayan uluslararası aktörlerin, bugün farklı bir taktikle bölgede kontrollü bir gerilim siyaseti hesapladıkları gözleniyor. 1514’teki Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar İran’ın Ortadoğu’daki bağlantı ve nüfuz yollarını koparmışlardı. Kim bilir belki Arap ülkelerinin şimdiki hayali Türkiye’nin benzer bir rolü oynaması ve kendilerini kurtarmasıdır. Ama Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuyla daha fazla meşgul görünen Türkiye’nin Şiiliğin gücünü kırmak adına değil, Talabani oluşumunun önünü kesmek için Sünnilere yatırım ettiği çok açık.
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


