Türkiye-İran Omuz Omuza!
Ocak 8, 2007
Saddam Hüseyin’in idamı Irak’ta ve genel olarak İslam dünyasında ne gibi gelişmelere yol açabilir? Herkes birbirine bu soruyu soruyor ve karanlık bir gelecek tablosu çiziyor: Irak’taki Şii-Sünni kavgası iyice kızışacak, mezhep savaşı başka ülkelere de sıçrayacak, kan gövdeyi götürecek vs, vs, vs.
Peki ne yapmak lazım? İşlerin iyiye gitmesi için biz ne yapabiliriz? Bunun cevabı yok. Böyle bir soru da sorulmuyor zaten. Sanki burası Türkiye değil de Slovakya! Sanki biz bu topraklarda yaşananları uzaktan seyretme lüksüne sahibiz! Sanki bize iş düşmüyor!
Irak’ta gövdeyi götüren kan bizim kanımızdır. Bu kanın nereye doğru aktığı hakkında tahmin yürütüp durmayalım, bu kanı durdurmaya çalışalım. Etkili ve yetkili şahısları / kurumları (bilhassa hükümeti) Irak’taki mezhepler savaşını durdurmaya yönelik girişimlerde bulunmaya çağıralım.
* * *
Saddam’ın devrildiği günlerde bir ağızdan “La Şiiyye La Sunniyye, Vahde Vahde İslamiyye” (Ne Şii ne Sünni, İslam Birliği) diye haykırarak fitneye karşı uyanık oldukları intibaını uyandıran Iraklı kardeşlerimiz, ne yazık ki sonradan fitnenin soysuz çarkına kapılarak hepimizi hayal kırıklığına uğrattılar.
Tekfir mekanizmasını önce kim çalıştırdı, ilk kanı kim akıttı, hangi tarafın günahı daha çok? Bu sorulara herkes kendine göre bir cevap verip “İç savaşın sorumlusu fanatik Sünniler / tekfirci Selefiler” veya “Bütün suç fanatik Şiilerde / İran devletinde” diye kestirip atıyor. Bu tespitlerin kime ne faydası var? Kimseye bir faydası yok. Iraklı Sünnilerin Şiiler hakkında anlattıklarını dinliyoruz, tüylerimiz ürperiyor; Iraklı Şiilerin Sünniler hakkında anlattıklarını dinliyoruz, yine tüylerimiz ürperiyor; iki tarafın anlattıkları da doğru ama iki doğruyu topladığımızda kocaman bir yanlış ediyor. Ne yapacağız şimdi? Ben Sünni’yim diye kardeş kavgasında Sünnileri mi destekleyeceğim? İran’a sempatim var diye kardeş kavgasında Şiileri mi destekleyeceğim? Bu kavganın çıkmaz sokak olduğunu, birbirimizi kırarak bir yere varamayacağımızı, karşılıklı zulmümüzün ne birimizi ne ötekimizi selamete çıkaracağını bile bile ‘lades’ mi diyeceğim? Haşa!
Görüştüğümüz Iraklı Şiiler ve Sünniler, aralarındaki kavganın emperyalizme hizmet ettiğini söylediğimizde itiraz edemiyorlar. “Doğru,” diyorlar, “emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyoruz.” Ama bu ortak tespit de sorunu çözmeye yetmiyor. Herkes “karşı taraf”ın geri adım atmasını bekliyor. “İyi ya, Irak’taki Sünni ulemanın büyük bölümü mezhep savaşını kışkırtan tekfirci akımla arasına mesafe koydu” diyoruz, “Ayetullah Sistani Sünnilerin kanının Şiilere haram olduğunu duyurdu” diyoruz, “Şii ve Sünni alimler Mekke’de ortak beyanname yayınladılar” diyoruz, kâr etmiyor; bunların yeterli olmadığını söylüyorlar. Ne yapılırsa yeterli olur? Sünnilerin Şii camilerini, Şiilerin Sünni camilerini bombalamaktan vazgeçmeleri için tam olarak ne yapılması lazım? Cevap yok!
Burada Türkiye ve İran’a büyük iş düşüyor. Iraklı Şiilerin hamisi rolündeki İran ve bir süredir Iraklı Sünnilerin hamisi rolüne soyunan Türkiye, mezhepçiliği bırakıp, beraberce, bütün Irak’ın hâmiliğine soyunmalı.
1919 yılında İngiliz işgali altındaki Irak’ta “Türk-Arap-Kürt Kulübü” diye bir örgüt kurulmuştu. Muhtemelen Teşkilat-ı Mahsusa’nın eseri olan bu örgüt, farklı mezhep ve ırklardan Müslümanların dini ve siyasi liderlerini aynı çatı altında toplamıştı. Caferi müçtehidleri ve Nakşibendi şeyhleri Irak’ın kurtuluşu için bu çatı altında ortak tavır almışlardı. Irak’ın bugün böyle bir oluşuma (çok daha güçlü bir şekilde) ihtiyacı var.
Türkiye ve İran, Müslümanların birbirini boğazlamasına gerçekten bir son verip Irak’ı esenliğe kavuşturmak istiyorsa, Şiilerin ve Sünnilerin önde gelen temsilcilerini bir çatı altında toplamak ve mezhep fanatizmini marjinalleştirmek için el ele vermeli. Tahran’da Iraklı Şiilerin temsilcileri / İstanbul’da Iraklı Sünnilerin temsilcileri değil, hem Tahran’da hem İstanbul’da bütün Iraklı Müslümanların temsilcileri resm-i geçit yapmalı.
Sünnilerin Şiilere, Şiilerin Sünnilere hakkı geçti (aynı şey Araplar ve Kürtler, Kürtler ve Türkmenler için de geçerli); ama gün hesaplaşma günü değil helalleşme ve yoldaş olma günü. Herkes birbirine dönüp şöyle demeli: “Beni affet ve benden af dile.” Türkiye ve İran’ın, böyle bir tablo oluşturmak için Irak siyasetlerini birleştirmeleri lazım. İki ülke ya beraber mücadele edip beraber kazanır ve Irak’a da kazandırır, yahut birbirine karşı mücadele edip birbirinin ve Irak’ın iflahını keser. Bu topraklarda herkesin çıkarları gözetilmeden hiç kimsenin çıkarlarının korunamayacağını hâlâ anlamadıysak, tarih boyunca yaşadığımız acı tecrübeler aklımızı başımıza getirmediyse, yazıklar olsun bize!
Ne yazık ki, İstanbul’da düzenlenen meşhur “Sünni liderler toplantısı” (“Saldırganlığa Karşı Küresel Girişim” diyorlar ama yerkürede toplantıya davet edecek bir tek Şii dahî bulamadıkları için “küresel”likle anılmayı hak etmiyorlar) mezhepler barışına değil mezhepler savaşına ve ABD’nin Türkiye-İran kutuplaşması tezgâhına hizmet etti. “Amerika aradan çıksın, biz İran’ın hakkından geliriz” gibi bir mesajın İstanbul’dan verilmesi, Türkiye’nin çözümden değil sorunun devamından ve derinleşmesinden yana olduğu intibaını uyandırdı. Dışişleri Bakanlığı’nın, hem İran’ı hem de Iraklı Şii yöneticileri Türkiye’ye karşı ‘bilemekten’ başka bir işe yaramayacağı aşikar olan böyle bir toplantıya yeşil ışık yakmış olması düşündürücü!
Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nin Mekke’de düzenlediği ‘Irak Halkı Konferansı’na Irak’a komşu tüm ülkelerden temsilciler davet edilirken Türkiye’den kimse davet edilmedi. Konseyi üyesi Ammar El-Hekim, konuyla ilgili açıklamasında, “Türkiye’yi, lrak’ı kaosa sürüklemeye çalışan çevrelerin İstanbul’da düzenlediği konferansa ev sahipliği yaparak Irak’ın içişlerine müdahale etmesinden dolayı bu konferansa davet etmedik. Komşu ülkelerin, Kürtler, Şiiler, Sünniler ve Irak’taki diğer gruplar arasındaki stratejik ilişkileri zedelemelerine izin veremeyiz.” dedi.
‘Çaldıran lobisi’nin bu kutuplaşmaya çok sevindiğine eminim. Üst düzey askeri yetkililerin son İsrail ziyaretinin İran / Şahab füzeleri tehdidine (!) karşı safları sıklaştırma amacına dönük olduğu söylentisi de çok sevindirmiştir bu zevatı. “Komşu ülkelerle sıfır sorun” siyasetinin mimarları olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Büyükelçi Ahmet Davutoğlu, meydanı savaş naraları atan ‘Çaldıran lobisi’ne bırakıp bir çuval incirin berbat olmasına izin veremez!
Ne kadar zor görünürse görünsün, İrak’ta bir Türkiye-İran işbirliği mutlaka stratejik hedef olarak benimsenmeli ve bu hedefe doğru ilk adım behemahal atılmalı.
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


