Serbest Parti ve Kubilay
Ocak 4, 2007
Tolga Ersoy
Terakkiperver Parti deneyimi, “cumhuriyet” tarihinin en önemli siyasi dersinin yönetenler tarafından bir kez daha –belki de son kez- alınması anlamına gelir, bu ders “iktidar perspektifi olan bir siyasi partinin devletin özgül ve özel siyasi kurgusu dışında kendisini tanımlamasına izin verilmemesi” şeklinde özetlenebilir,
hiç kuşku yok ki bunun yolu muhalefetinde “aynı yapı” tarafından kontrol edilmesinden geçmektedir böylece muhalefet günün birinde iktidara geldiğinde ya da getirildiğinde, devletin temel siyasi yapısı ve bu yapının geleneklerinin devamlılığının güvence altına alınması sağlanmaktadır. Bu işin seksen yıldan bu yana böyle sürdürüldüğünü iddia edecek kadar zengin bir örnek birikimine de sahip olduğumuz rahatlıkla söylenebilir. Serbest Parti olgusu ise, bu geleneğin gözden geçirilmesini ya da kimi ufak tefek aksaklıkların ortaya çıkarılıp somut bir şekilde görülmesini örnekler.
Terakkiperver Parti’nin dağıtılması ve kurucularıyla hesaplaşma ve bu hesaplaşma sürecinde İzmir Suikastı –komplosu- beraberinde gelen Şeyh Sait isyanı ve Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, 1913 Mahmut Şevket Paşa suikastı ile başlayan bir dönem evrilerek kapanmış yerini geride kalan yılların verdiği deneyimle çok daha güçlenen yeni ekip eski binayı teslim alarak tüm yapı ve kurumları ile onu güçlendirerek devamlılığı sağlama yoluna girmiştir. 1926’dan itibaren resmi ideoloji kendini tanımlama ve yeniden üretme konusunda sorunsuz bir geçiş dönemine girecektir. İstikrar, siyasi gelenekte, zor yolu ile sağlanan suskunluğun adıdır.
İttihatçı fraksiyonlar arası iktidar mücadelesinin bir kanat lehine sona ermesinin ardından sol ve irticai muhalefetin yoğun baskı altına alınmasıyla “şapka”, “harf” gibi bir dizi “devrimin” bu dönemde gerçekleştirilmiş olması rastlantı değildir. Ne var ki bu devrimler, dünyadaki ekonomik bunalıma paralel bir gidiş gösteren ve Lozan’la devredilen Osmanlı borçlarının ödenmesi ve İzmir İktisat Kongresindeki batı emperyalizmiyle uzlaşma programlarının baskısıyla daha da ağırlaşan ekonomik çöküntüyü gölgeleyecek ya da günden güne artan yoksulluğu giderecek nitelik ve niceliğe de kuşkusuz sahip değildir. Zaten “istikrardan” kastedilende hiçbir zaman bu olmamıştır. Otoriter yönetim ya da böylesine kurgulanmış bir devlet zor’u altında muhalif bir unsurun kendisini tanımlaması neredeyse tümüyle olanaksızdı. Gerçek bir muhalefetin olmaması ya da ortadan kaldırılmış ya da sindirilmiş veya kısmen mas edilmiş, kısmen satın alınmış olması her zaman için istikrarın güvencesini oluşturur. Diğer taraftan, tanımlanan istikrarın yalnızca erkin görebildiği alanda var olup olmadığının da saptanması ya da kimi “eski hastalıkların” erkin zayıf hissedildiği alanlarda varlığını sürdürüp sürdürmediğinin de saptanması gerekmektedir. Tanımlanan düzenin denetlenebilmesinin yolu da, önceki deneyimlerin ışığında güdümlü bir muhalefet oluşturulmasından geçmektedir. Böylece kitlelerin hoşnutsuzluğunun görülmesi, bu hoşnutsuzluğun niceliğinin saptanmasıyla birlikte, bu bağlamda gelişebilecek muhalefet dinamiklerinin ortaya çıkması sağlanacak ve bu “muhalif” hareketin kapsamı ve “potansiyel tehlikenin” niteliği bir şekilde ölçülmüş olacaktı. Bu şartlar altında bir Çankaya akşam sofrasında alınan kararla Serbest Cumhuriyet Fırkası 12 Ağustos 1930’da kurduruldu.
Partinin kuruluş gerekçelerine ve koşullarına ait değişik yazarların birbiriyle çelişir gözüken yaklaşımları olsa da, farklılığın olmadığını ya da aslında farklılık olmayacak şekilde, tüm farklı imiş gibi görünen söylemlerin temelinde ortak bir noktanın bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu ortak nokta, partinin gerçek kurucusunun Mustafa Kemal olduğudur.
İsmet Paşa yönetimindeki hükümetin ekonomik alandaki başarısızlığı bahane edilir. Aslında ekonomik tercihler ve siyasal yönelim dikkate alındığında bu “başarısızlığın” yalnızca İsmet Paşa hükümetine özgü bir olay olmadığını daha doğrusu olamayacağını en azından tarih bize göstermiştir. Sorun, var olan ekonomik başarısızlık üzerinden pragmatik politikalar yaparak üçüncü şahıslara öyleymiş gibi gözükmenin sağlanabilmesidir.
“Fakat halk homurdanıyordu. İktisadi buhran vilayetlerde tam bir çaresizlik havası yaratmıştı. İşte o sıralarda Gazi, havayı dalgalandırmanın artık vakti gelmiş olacağına inanmıştı ki, yeni bir teşebbüsü ele aldı. Bu teşebbüs iktisadi değil, siyasi olacaktı. Fakat, bu yönden bir sondajla da, halkın duygularını belki daha iyi kanalize etmek mümkün olabilirdi. Bu yeni teşebbüs, yeni bir siyasi parti kurmak çabasıydı. Ama bir vesayet partisi… Yani ip uçları elde tutulan, kontrol hatta yönetim altında bir parti… İşte Serbest Fırka bu hava içinde doğdu…”(1)
Paris elçiliğinden geri çağrılan; Mustafa Kemal’in askeri liseden arkadaşı olan, hatta birbirlerine ön isimleriyle seslenecek kadar samimi olan, İttihat ve Terakkiye birlikte üye oldukları, Kuran’a ve silaha el basıp din ve vicdan üzerine birlikte yemin ettikleri, Harekat Ordusunda birlikte çalıştıkları, Terakkiperver Parti olayı ve Şeyh Sait isyanı sırasında başvekil olan ancak İsmet Paşa’ya da pek güvenmeyen - resmi tarihçiler tarafından ısrarla öne çıkarılan bir konu- Fethi Bey partinin kurucusu yapıldı. Kuruluş sürecinde Mustafa Kemal ile Fethi Bey’in sıkça mektuplaştıkları ve partinin genel yapısı hakkında görüştükleri biliniyor.(2) Aralarında Mustafa Kemal’in kız kardeşi Makbule Hanım’ın da bulunduğu mebuslar arasından Mustafa Kemal tarafından seçilen Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Nuri Conker gibi birçok kişi doğrudan Mustafa Kemal tarafından partiye kurucu kaydedildi. Mustafa Kemal, kurduğu partiye Serbest Parti adını verirken programını yazmayı da ihmal etmedi. Hatta bu muvazaa işi o kadar ileri gitti ki üyelerin partiye kayıt mektupları bile Mustafa Kemal tarafından yazıldı, yazdırıldı.(3) Programda yer alan “liberal ekonomi” söylemi ise devletin, zaten uygulamakta olduğu sermaye aktarımının farklı bir ifadesinden başka bir şey değildi. Böylece CHP’nin “devletçiliği” ile SCF’nin “liberalliği” devralınan mirasta olduğu gibi bir potada test ediliyordu.
Bir anda kendini “muhalif” bir partinin başkanı bulan Ali Fethi (Okyar) Bey ise “CHF içinde muhalif bir grup teşkilinden yanaydı. Fakat diktatörlüklerin yükseldiği bu çağda, gerek Kemalizmin ileriki hedefi, plüralist Avrupa çevrelerinin yönelttiği tenkitler dolayısıyla, çok partili rejime Atatürk karar vermişti.”(4) Diğer taraftan önceki olayların anıları daha soğumamış olacak ki Mustafa Kemal’den sözlü bir güvencede alınmıştı, ancak bu güvencelerde deneyin olumsuz sonuçlarına karşı izlenecek yolunda izlerini görmek olanaklıydı:
“Bu fırkalar benim iki evladım gibi olacak. Ve ben, tabirimi mazur görün, sizin babanız olacağım. Bir baba, iki öz evladına nasıl eşit muamelede bulunuyorsa, ben de bu iki fırkaya aynı şekilde muamele edeceğim…
Jules Sezar ilk devletini kurarken, dostları Crassus ve Pompee ile ittifak yapmıştı. Ama sonraları üçünün arası bozuldu. Ve Sezar onları ortadan kaldırırken kendini ebedi şef ilan ettirdi. Biz bundan kaçınmalıyız. Cumhuriyeti şahıs kavgalarından korumalıyız.”(5)
Programında CHP’den ayrılan noktalar olarak, partinin liberalliğinin yanında onun “Avrupailiği”, uluslar arası sermayeye yakın duruşu, serbest para ve ekonomik programlara yer verilmesi, uluslararası örgütlere girilmesi gibi daha çok ekonominin kapitalist sistemle bütünleşmesini sağlayan yönelimler ön plana çıkmakta ve bu konularda propaganda yapılmaktadır.(6) Bu anlamda parti programı “Lozan ruhunun” devamlılığını da gösteren bir metin olarak ta değerlendirilebilir. Burada dile getirilenlerin birçoğunun daha sonradan devlet partilerinin programlarında yer alacak ve çoğu zamanda otoriter yönetimler altında uygulanacak unsurlar olduğunun anımsanması, devlet-muvazaa olgusunun anlaşılabilmesi için önemlidir.
Partinin kuruluşundan sonraki birkaç aylık kısa dönemde gelişen olaylar verilen güvencelerde geri dönülmesinin koşullarını yarattı. Öncelikle ekonomik çöküntü ortamında gün geçtikçe yoksullaşan halkın partiye olumlu yaklaşımı, muvazaayı verenler açısından oldukça şaşırtıcıydı. Fethi Bey’in İzmir propaganda çalışmaları sırasındaki yoğun halk ilgisi SCF ile erki karşı karşıya getirir. Mustafa Kemal CHP’nin kurucusu ve koruyucusu olduğunu bildirerek iki oğul arasında tercih yapmak zorunda kalır. Çünkü Mustafa Kemal SCF’nin kurucularından Ahmet Ağaoğlu’nun söyleyişiyle “Biz, ince bir psikolog olup, Gazi’nin yüzünden içindekileri anlamaya muktedir adamlar olsaydık, yeni fırkanın muvaffakiyetlerinden Gazi’nin son derece müteessir olduğunu kolaylıkla sezebilirdik. Fakat diğer taraftan Gazi, hakikaten bu fıkrayı samimi olarak kurmak istedi ise de, kendi hesaplarında aldanmış… O, halkın bu derece yeni fırkaya akın edeceğini asla düşünmemişti.”(7) Ayrıca parti Samsun gibi Anadolu’nun önemli bir merkezinde -psikolojik önemi olduğu da düşünülmelidir- yapılan belediye seçimini de kazanmış yalnızca belli yörelerde değil tüm ülkede güçlenmeye başlamıştı. Böylesi bir ortamda Mustafa Kemal’in CHP’ye desteğini ilan etmesiyle, “Gazi’nin ikinci Fırkayla, sırf memleketteki vaziyeti anlamak, halkın nabzını tutmak ve bunun için de kendisini feda etmek gibi bir kararla hareket ettiği sanısına varan” Fethi Bey, bu “öldürücü” sanının zorlamasıyla, kuruluşundan üç ay sonra 17 Kasım 1930’da partinin kapatıldığını açıklamak zorunda kalır. Ve parti kurucuları “yeis ve matem içinde evlerine dağılırlar”(
Bir “ demokrasi” oyunu daha böylece sonlanırken, SCF’nin başkanı Fethi Bey durumu şu sözlerle özetleme yolunu seçer: “Gazi hem üzgün, hem öfkeli, hem kırgındı. Halkın dertli hatta bedbin olduğunu biliyor, ama bu kadar çaresizlik içinde olduğunu bilmiyordu. Serbest Fırka birçok gerçeği O’nun gözleri önüne koymuştu. İkimiz içinde elemli olan o son konuşmamızda, Aydın’da 17 bin gayrı menkulden 14 bininin ipotekli ve icrada olduğunu söylediğim zaman rengi sararmış adeta donmuş kalmıştı. Buna üzgündü, fakat her şeye rağmen, başında olduğu siyasi kuruluşun halk nazarında mevcudiyetini bu ölçüde kaybetmiş olmasını bir nevi vefasızlık sayan bir ruh hali içindeydi.”(9)
Siyasi partiler hakkında kapsamlı bir araştırma yapan Tunaya’nın SCF ile ilgili olarak dile getirdiği görüşler, bu partinin açılmasından kapanmasına dek geçen sürede, parti ile devlet ilişkisinin boyutlarını açıklamasının yanında kanımca devletin otoriter yapılanmasını da göstermesi açısından önemlidir. Bunlara göre parti, çok partili rejim istenmesine rağmen böyle bir ortamda anarşi ve irticaya zemin hazırladığı için ya da kurulan muvazaa partisi iş ciddiye alınıp hükümete müdahale edecek tarzda gelişmelere yol açıp “samimiyetten uzaklaşıldığı” için kapatılmıştır. Ayrıca partinin kapatılmasında, Gazi’yi fikrinden vazgeçiren CHF’lilerin ve Gazi’nin sözünde durmamasının da rolü olduğu söylenmektedir.(10) Ancak kimi zaman ayrıksı görülen açıklamalar olsa da partinin, bir icazete karşılık olarak kurulduğu ve kurucularının dahi beklemediği bir gelişme-genişlemeye uğradığı açıktır. Bu gelişmelerden ve ortaya çıkan olaylardan parti yöneticilerini suçlamak ise ancak, tarihi İstanbul ya da Ankara’dan ibaret bir yaşam alanı olarak gören sınıf çatışmalarını ya da sınıfların durumlarını-konumlarını yok sayan resmi tarih yazıcılığının düştüğü etik bir bunalımın ifadesidir. Bu, kişilerden bağımsız ancak otoriteye bağımlı bir deneyim olarak ele alınmalıdır ve bu şekliyle de ne ilk ne de sondur.
Çavdar, Serbest Fırka deneyiminin bazı derslerin alınmasıyla sonuçlandığını bunlarında; toplumsal muhalefetin güdümlü partilerle denetlenemeyeceği, muhalefetin olmadığı durumlarda demokratik istemlerin sınıflar arasında ortak cephelere yol açacağı, tek parti baskısı altındaki yığınların kendi çıkarlarının bilincinde olmaları, olduğunu söyler.(11) Bu sözler resmi tarihin sol versiyonunun düştüğü hataları içeren bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Otoriter bir yönetim için güdümlü parti, sadece bu otoriterliğin devamının sağlanması için bir araçtır. Kaldı ki toplumsal muhalefetin denetlenemediği durumlarda adsız sansız devlet partisinin bizzat iktidara gelerek toplumsal muhalefeti denetleme çabası içine girdiği bilinmektedir. Devlet erki muhalefeti de biçimlendirmek istemektedir. Bunun sonucunda ulaşılan nokta ya da değişmemesine özen gösterilen konu parti-hükümet-devlet eşitliğinin sağlanması, korunmasıdır. Zaten bir muhalefete gereksinim duyulmadığı anlarda “muhalefet” çok kolaylıkla tasfiye edilebilmektedirler ve diğer taraftan muhalefetin niteliği-niceliği ne kadar olursa olsun -ya da ne olursa olsun!- ülke tek parti mantalitesi ile yönetilmelidir, temel ilke budur.
Sınıflar arası ortak cephe kurulması görüşü ise SCF’yi muvazaa dışında bir konumda değerlendirmektir, böyle bir gelişmenin üst otoriteye varmadan bizzat SCF’nin kurucu ve yöneticileri tarafından engellendiği görülmektedir. Partinin kapatılması bu anlamda muvazaanın sınırını ya da 1930 yılındaki “genişlemenin” bittiği yeri gösterir, dolayısıyla böyle bir üslubun sınıfsal aidiyetinden söz edilemez. Fethi Bey’in İzmir olaylarını da içeren 2 Ekim 1930 tarihli konuşmasındaki sözleri bu sınırın muvazaa tarafından da özenle korunduğunun bir göstergesidir: “Halk fırkası aleyhine reylerini izhar eden vatandaşların, irtica ile, Komünistlikle itham edildikleri… En güzel şehirlerimiz hakkında bu vesile ile Komünistlik, irtica, anarşi lekeleri sürülmek istendi… Serbest Fırka mensuplarım irtica, Bolşeviklik töhmetleriyle lekelenmeye çalışılmışlardır.”(12)
Bir başka Kemalist yazar ise sonu özetlerken devlet üslubunun da temel özelliklerini dile getirmekte sakınca görmemektedir: “Serbest Cumhuriyet Fırkası, mecliste itidalli bir denetleme bir siyasi teşekkül olmaktan çıktı, halk çoğunluğunun itişi ve desteği ile iktidarı alabilecek bir duruma giriverdi. Çığ gibi büyüyen bir hareket kontrol edilemiyor, memleket tehlikeli bir yola gidiyordu.”(13) Burada iki kavrama vurgu yapmak gereklidir. Bunlardan ilkini devletin istediği “ılımlı, ölçülü” muhalefet olgusu oluşturur. Ancak ikincisi kanımca daha önemlidir, bu da halk çoğunluğuna rağmen iktidarın devredilmezliğidir ki, bu da egemenliğin millette olduğu söylemini daha baştan yok sayan bir yaklaşımdır. Devlet kurgusu içinde yer almayan herhangi bir oluşumun, isterse halkın tümünün desteğine sahip olsun, iktidar olamayacağı ya da iktidar yapılmayacağı bir kez daha böylece teyit edilmektedir.
Çıkarlarının bilincinde olan yığınların ise baskıyı aşabilecek örgütlenmelerine hangi adla olursa olsun izin verilmemiştir, bu ad muvazaa olsa bile. Bir muvazaa partisi olarak SCF, sınırların ve açılımların test aracıdır. Muhalefet, bu araçla olsa dahi kontrol edilemez olduğunda bastırılmak zorundadır. Bu şekliyle de baskı altında tutulanlar dışındaki “öteki” muhalefetin saptanması içinde işlevseldir.
Yazgısı Serbest Parti “deneyi” ile çakışan Kubilay’ın öyküsünü Serbest Parti olgusundan ayırarak anlatmak birçok sorunun yanıtının verilememesine neden olur. Her iki “son” birbiriyle ilişkilidir, çünkü yazgı yazıcılar tarafından öyle olması uygun görülmüştür, Serbest Parti deneyimi zaman içinde bir söylem olarak önemini yitirip soyut bir devlet dersine dönüşürken, Kubilay olayına atfedilen değerin gün geçtikçe yükseldiğini ve onun resmi ideolojinin gerektiğinde kullanılmak üzere kaydıyla korunan bir argümana indirgendiğini görürüz.
Resmi ideoloji kendisini yeniden üretirken kendi argümanları-öyküleri ve masalları arasında konjonktürsel seçim yapma -ya da soyutlama hakkını doğal olarak kendisinde görebilmektedir. Dolayısıyla 1930 yılında Anadolu’nun sosyo ekonomik durumunu bilmeden, tümüyle bir muvazaa olmasına rağmen bu sosyoekonomik şartlar altında Serbest Parti sürecini bilmeden Menemen ayaklanmasını doğru okuyabilme şansından yoksunuz. Yalnız bu sürece ait bilgileri bir bütün olarak toplamaya başladığımızda CHP’ye karşı Serbest Partinin bölgede yoğun bir destek gördüğünü, tıpkı Mustafa Kemal’in “doğum yeri” Samsun’da olduğu gibi, Menemen Belediye başkanlığını tek partili seçimlerde Serbest Parti adayının kazandığını, ya da aynı tarihlerde İstanbul’da yapılan seçimlere katılım oranının %20 olduğunu -ya da İstanbul halkının yüzde sekseninin herhangi bir nedenle tek parti seçimine ilgi göstermediğini- seçime katılanlarında neredeyse yüzde yirmi beşinin CHP’ ye oy vermediğini, Kubilay’ın ölümünden sonra Menemen’de kurulan “33 kurşun” katliamı ile ünlenecek olan general Mustafa Muğlalı’nın divanında “sözde” yargılandıktan sonra idam edilen “irticacılar” arasında seçimlerde Serbest Partiyi destekleyen Josef adında bir Yahudi’nin de bulunduğunu, olayların çevre illerde başlayarak Menemen’e yöneldiğini ve İzmir’in “burnunun dibindeki” Menemen’e “ancak” olaylar olup bittikten sonra müdahale edilebildiğini, halkın o günlerde olaya ilgisiz kaldığını efsanenin aradan yıllar geçtikten sonra -o da ancak kaydıyla!- kurgulanabildiğini öğrenmemiz olanaklıdır. Ve sıradan okuyucu için ya da beyni resmi ideoloji tarafından iğdiş edilmiş birçok okuyucu için “şaşırtıcı” olabilecek bilgilere ulaşmamız olanaklıdır. Ancak “sorma” ve sorularımız rehberliğinde tarihteki gezintimizi burada kesme hakkına sahip değiliz.
Kubilay’ın öyküsünü anlatmadan Serbest Parti öyküsünü bir kez daha özetleyerek “durumu” yorumlayalım; 1925 yılından itibaren “cumhuriyet rejiminin” içine sokulduğu “sükun durumu” 1930 yılında merkezden/merkezi bir teste tabi tutulur, Serbest Fırka bu testin adıdır. Anılan süreçte etkin bir muhalefetin olmayışı ya da etkin olabilecek tüm muhalif unsurların ortadan kaldırılmasının ardından rejim, kendisini restore edecek tüm düzenlemeleri hukuki ve fiili yollarla uygulamak için etkin bir denetim ve yürütme kurgusunu oluşturmuştu. Ancak, emperyalist bir bağımlılık sözleşmesinden başka bir şey olmayan Lozan “Anlaşması” ile devralınan borçlarla birlikte kapitalizmin büyük bunalımının “genç” cumhuriyete çok daha ağır bir şekilde yansıması, zorla sağlanan sükun ortamına rağmen ekonomik durumu alabildiğine ağırlaştırmıştı. Bu şartlarda etkin bir alternatif oluşmadığından ya da oluşmasına izin verilmediğinden -doğal olarak- “eski rejime” özlem duyulması yüzyıldan bu yana tarihi bir deja vü olarak yaşayan ve nüfusunun önemli bir bölümü her çağda “gerici kalmış-bırakılmış” halk için olağan kabul edilebilir. İzleyen yıllarda; kimi zamanlarda “inkılap” kimi zamanlarda bir grup sözdesolcu tarafından “devrim” tanımlamasıyla anılacak olan siyasi müdahalelerin “başarısı” ise, yüzyıllardan buyana açlık ve yoksullukla savaşan ve şimdi de “genç” cumhuriyette savaşmaya devam eden toplumun büyük bir kısmı için bu bağlamda fazla bir şey ifade etmiyor ve hiç kuşku yok ki bir değer de taşımıyordu. Herhangi bir muhalefete izin verilmemesi de bu gerilimin niteliğinin ve niceliğinin anlaşılmasını güçleştiren önemli bir unsurdu. Resmi tarihin söylemiyle “ip uçları, kontrolü yönetimi elde tutulan bir vesayet partisi” kurularak ülkedeki muhalefet havası koklanmaya ya da daha otoriter bir dönemin öncesinde muhalefet unsurları üzerinden izlenecek politikaların niteliği saptanmaya çalışılmıştır. Bu durum aslında, neredeyse yüzyıllık olan modern siyasi hayatımızın bir özeti olarak da değerlendirilebilir. Ancak verilen muvazaa “halktaki potansiyel muhalefet” özlemini kabartmış ve her zaman olduğu gibi muvazaa yoluyla yaratılan bu muhalefet “bölücü-yıkıcı-devlet düşmanı” ilan edilerek susturulmuş, Tek Adam-Tek Parti tarafından kurulan Serbest Parti, birkaç ay sonra devlete-düzene zarar vereceği düşünüldüğünden kapatılarak muhalefetsiz rejimde düzenin – ve ideolojinin!- inşasına başlanılmıştır. Bu süreç tarih okuyucusu için aydınlatıcıdır çünkü özetlemeye çalıştığım klasik şablonu yüzyıllık tarihimizde birçok döneme yerleştirmek olanaklı -ve üstelik eğlenceli- olabilmektedir. Kuşkusuz bu birkaç aylık süre yönetenler tarafından da doğru değerlendirilmiştir; muhalefetin sınırlarının nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiği gibi “kimi sorunların” çözümü için gerekli ve her zaman yeterli argümanlar gözden geçirilmiş resmi ideoloji bu “gözden geçirme” sürecinde güçlendirilmiştir.
Kubilay’ın acıklı öyküsü de resmi ideolojinin güçlendirilmesi sürecinin bir parçasına dönüştürülmüştür. Analitik bir okuma sorumlu okuyucuyu bu gerçekle karşı karşıya bırakacaktır. Böyle bir okumanın sonunda Kubilay olayının belki de ta en başından beri hükümetten hoşnut olmayan muhalefetin cezalandırılması, yönetimin gücünü göstermesi, erkin sağlamlaştırılması ve mutlaklığının teslimi için bir araç olarak kullanıldığı görülebilecektir. Bir de gençlik idolü yaratılmıştır, bu da resmi ideoloji için kuşkusuz yabana atılır bir unsur değildir.
Resmi tarihin Kubilay öyküsünü nasıl anlattığını biliyoruz; hemen her sene anımsatılıyor, tekrar tekrar anımsatılıyor, zorla anımsatılıyor. AKP hükümetinin kuruluşunun ardından işlenen Hablemitoğlu cinayeti ya da Danıştay cinayeti gibi zamanlarda daha fazla olmak kaydıyla; Cumhuriyet devrimlerinden hoşnut olmayan gerici yobazlar Menemen’de ayaklanarak devrim savunucusu Kubilay’ın başını keserek onu devrim şehidi yapmışlar ve olayların ardından İzmir’den Menemen’e gelen askerler tarafından yakalanarak idam edilmişlerdir. Yobazlar böylece hak ettikleri dersi almışlardır… Öykünün düz okumasının okuyucuya bundan başka verebileceği bir bilgi yok. Ancak her resmi tarih söyleminde olduğu gibi satır araları alabildiğine boş ne var ki sorgulanamıyor. Zaten resmi ideolojinin işi de sormaktan, sorgulamaktan yoksun bireyler yetiştirmek değil midir? Hiç kuşku yok ki bu yolda da oldukça başarılı olunuyor.
Sözlüğümüzün bu bölümünde bu öyküde sorulmayan ya da göz ardı edilen kimi soruları sorup okuyucuyu araştırmak ve yeniden okumak yolunda uyarmayı amaçlıyorum; sorular önemlilik sırası içermiyor ve doğal olarak sayıları verdiğimden çok daha fazla:
1) Kubilay olayının olduğu günlerde Ege köylüsünün ekonomik durumu nasıldı? Yanıtının verilmesi çok kolay bir soru, zorluk bu “yanıtın” cumhuriyetin altın yılları masalı ile çakıştığında ortaya çıkıyor. Özetle, durum çok kötü, sadece Ege’de değil tüm Türkiye’de köylü bugünkü söylemle açlık sefalet ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ankara ise bunun farkında değil, ya da kimi uyarılara rağmen farkında değilmiş gibi yaşamını sürdürmeye devam ediyor. had safhada borçluluk ve ipotekli mallar, üstüne duyun-u umumiyenin devralınan borçları ile birlikte dünya ekonomik bunalımının tarım üretimi üzerindeki fiyat baskısı eklenince ekonomik durumun katlanılmazlığı katlanıyor. Buna yönetimin tercihlerinin de eklendiğini unutmamak gerekiyor; bu tercihler yeni bir sınıf, burjuvazi yaratmak amacıyla yapılan sermaye aktarımlarının yönünü işaret ediyor ve buna güçlü ve yolsuzluğu şiar edinmiş bir bürokrasi eklenince memleketin halini düşünmek daha da kolaylaşıyor.
2) Menemen İzmir’e çok yakın, yaklaşık yirmi yirmi beş kilometre kadar, tempolu bir yürüyüşle altı saatte varılabilir. O halde olayların önceden geliştiği bilinmekle birlikte Menemen’e askeri birliklerin ulaşması neden bu kadar gecikti? Üstelik resmi yazınlarda Menemen’de harekete geçtiği söylenen yobazların Balıkesir’den bu yana izlendiği, örgütlenmelerinin uzun zamandan bu yana takip edildiği söylenmesine rağmen bu yavaşlığın yanıtının başka bir düzlemde verilmesi gerekiyor.
Ya Sivas’ta?
3)Menemen belediye başkanlığını Mustafa Kemal’in izini ile kurulan Serbest Partinin kazanmasının bu olayın kurgusundaki yeri nedir? Ekim 1930’da ülke çapında yerel seçimler yapılmış ve tüm uzaktan kumanda ve zor uygulamalarına rağmen Menemen’de seçimleri Serbest Cumhuriyet Fırkası kazanmıştır. Bu durum erkin kayıtsız şartsız elinde olduğunu düşünenler için oldukça sarsıcıdır, ciddi bir asabiyete neden olduğu düşünülebilir. Mutlak güç ve intikam duygularının bir araya gelmesinin sonuçları ayrı bir tarih yazımının konusunu oluşturabilir.
4)Gözaltına alınanların ve cezalandırılanların bir muvazaa partisi olan Serbest Partili olmaları önemli midir? Önemlidir…
5)Medyanın kimi, “ulusalcı” adını almış faşist yazarları Kubilay yazılarını korkutucu tanımlamalarla zenginleştirirler: “başını kıtır kıtır kestiler”, “başını yerde tekmelediler”, “yobaz şeriatçı ordusu”, “kara suratlı” vs. Bir iddia; aynı tümceler bu senede kullanılacaktır, meraklı okuyucu gazeteleri karıştırsın ve beni haberdar etsin. Peki, aynı tanımlamaların başka başka yazarlar tarafından kullanılması merkezi bir yazımı düşündürmeli midir?
6)Olayların ardından asılanların arasında SP destekçisi Yahudi Josef’in bulunması nasıl açıklanabilir? Hiç kuşku yok ki bu durum resmi söylemin şeriatçı ordusu söylemi ile çelişmektedir. Diğer taraftan olayları araştıran savcılık kurumun iddiasına göre olayları çıkaran beş kişilik bir esrarkeş grubudur ve başlıca silahları tarla/tarım aletleridir. Olayın tarikatlarla ilişkilendirilmesinde burada da bir sorun çıkmaktadır. Olayla ilgili olarak Nakşibendi tarikatı önderlerinden olduğu iddia edilerek asılan Erbil’li Esat Hoca ile –resmi tarih her nedense İstanbullu olarak tanımlar- oğlu Mehmet Ali’nin (Mehmet Ali Erbil’in dedesi) elebaşı Giritli Mehmet ile ilişkisinin saptandığına, kanıtlandığına dair hiçbir belgeye resmi tarihte rastlayamıyoruz. Resmi tarihin bizatihi kendisinin yazanlar tarafından bir belge olarak sunulduğunu düşündüğümüzde bu durum şaşırtıcı olmayabiliyor. Olayın ardından Manisa ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edilmesi ülke çapında binlerce kişinin Nakşibendilik suçlamasıyla göz altına alınması ve Menemen’e getirilen 33 elebaşının idam edilmesi kuşkularımıza, sorgulamamıza tamamlayıcı bilgiler olarak eklenmektedir. Serbest Parti deneyi ile muhalefet tanınmış, tanımlanmış ve ortadan kaldırılmıştır. Kubilay olayı burada tamamlayıcı bir provokasyon gibi gözükmektedir.
7)Daha sonra 33 kurşun katliamı ile ünlenecek olan Muğlalı’nın yargılamada etkili olması bir rastlantı mıdır? 33 Muğlalı’nın uğurlu sayısı olmalı!
Asıl adı Mustafa Fehmi olan “Kubilay”ın 1934’de çıkan soyadı kanunundan önce soyadını alması tarihin bir ironisi midir?
9)Kubilay olayı o günlerde ve izleyen yıllarda gazetelerde küçük bir yer işgal ederken ilerleyen on yıllarla birlikte daha yoğun ve hacimli anılmasının efsane kurgusu kapsamında ve diğer ilişkilendirmelerde siyasi antropolojideki önemi nedir…
Sorular çoğaltılabilir, aklımıza gelenleri sorduk, bu üzücü öyküde bize anlatılmayanları anlatılmak istenmeyenleri, yok sayılanları vesaireler, vesaireler…
Yanıtları arayalım, bulması kolay çünkü bu sorunun yanıtları resmi tarihin neleri anlatmadığının yanıtlanmasında gizli.
*
Kısa öykümüzü yine bir öykü anlatarak sonlandıralım: Kuruluşunun hemen ardından, kuruluşundaki tüm müdahalelere rağmen Serbest Parti’nin özellikle taraftar toplamada gösterdiği başarı partinin asıl kurucularını tedirgin edecek düzeye ulaşmıştı evet “ya halk idareden memnun değildi, yahut da serbest olduğu taktirde iyiyi ve kötüyü fark edemiyordu.”(14) İki olasılık da partinin asılı kurucuları tarafından kapatılmasını zorunlu kılıyordu ve parti kurulduğu gibi bir emirle kapatıldı. Ne var ki emirler, kimi gerçeklerin emir verenler tarafından yok sayılmasını, görmezden gelinmesini sağlama güç ve becerisinden yoksundur; emir bu türden güç ve becerisini ancak yönetilenler üzerinde gösterebilir! Hiç kuşku yok ki kitleleri tüm baskı ve zor altında tutulmaya rağmen umutsuzca arayışlara sürükleyen gerçekler her zaman resmi ideolojinin ilkel söyleminde olduğu gibi fitne fesat yuvalarının ya da bölücü hainlerin ve devrim düşmanı yobazların uydurması olmayabiliyordu. Gerçekler orada öylecene ortalıkta duruyor ve görülmeyi bekliyordu; yoksulluk gün geçtikçe artıyordu tıpkı ona paralel bir şekilde artan ve artmasına bürokratik realite adına izin verilen göz yumulan yolsuzlukta olduğu gibi. Vergiler ağır, tahsildarlar ise hırsızdı. Köylü aç ve borçlu idi, malı mülkü tek parti bürokrasisinin denetiminde ve ortaklığında ağalara borçlandırma ve tefecilik yolu ile peşkeş çekiliyordu. Tek partinin bürokrasisi/adamları ne rastlantıdır ki paranın olduğu her yerde vardılar ve zulüm ve istismar aracıydılar. Ve ülkede hukuki ve fiili tüm muhalefet imha edilmişti. Tüm muhalefet diyoruz, öyle ki kendi oluşturdukları muhalefete bile tahammül gösterilemez bir ruh hali yönetici sınıfın bünyesini sarmıştı. İşte böyle bir zamanda Serbest Partinin kapatılmasının ardından Mustafa Kemal bir grup siyaset adamı ve ekonomistle –teknokrat- birlikte bir yurt gezisine çıkarak halkının Serbest Partiye teveccühünün arkasında yatan gerçekleri yerinde görmeye karar verir ve döneme yönelik tüm tarih edebiyatına damgasını vuran gezisine çıkar. Gezinin uğrak yerlerinden biride Mustafa Kemal’in savaşı başlatmak üzere çıktığı Samsun’dur ne var ki Samsun durağının mücadelenin doğum yeri olmasının dışında bir önemi daha vardır burada seçimi Serbest Parti adayı kazanmıştır. (Halkın iradesi ile seçilen belediye başkanının adı Boşnakzade Ahmet Bey’dir. Ancak olayı anlatan resmi tarih masalcıları bu belediye başkanının adını vermezleri saklarlar, onu bu yolla tarihten silmeye çalışırlar.) Ne var ki Samsun’a gidenleri kötü sürprizler beklemektedir. Şehirde bir koruma altında dolaşmaktadırlar bu ihtiyati ve inzibati tedbir Atatürk’ü müthiş bir şekilde sinirlendirecektir.(15) Akşam yemeğinde ortam daha da gerginleşir, belediye başkanı yemeğe geç gelir. Gazi’nin soluna oturtulan Ahmet Bey içki teklifini –rakı- “yemeği yediğini” bahane ederek geri çevirir. İlginç bir noktayı atlamamak lazım, belediye başkanı aslında vali tarafından yemeğe çağrılmamıştır. Sofrada bir süre sonra konu Serbest Parti olayına gelir, partinin kuruluş süreci Atatürk tarafından özetlenir. Ne var ki gelinen noktada bu partiye gereksinim kalmadığı söylendikten sonra Gazi Belediye reisine dönerek “feshedilmiş bir partinin belediye başkanı olarak vazifeye devam etmek istemeyeceğini söyleyerek istifa etmesini” emreder. Ve emrini “yeniden seçim yapılsın belki yine seçilirsiniz” diyerek diyerek sonlandırır. Fakat bu kesim emre belediye başkanı “emredersiniz” diye yanıt vermez. Boşnakzade Ahmet Bey “halkın güvenini ve oyunu aldığını söyler, halkın bu teveccüh ve itimadına karşı küfranı nimette bulunmuş olmayı” uygun görmediğini eklemeyi de ihmal etmez, öyle ya egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. “hükümetin elinde kuvvet vardır. Şurayı devlet vardır. İntihabı fesheder, bendeniz de o zaman halka karşı mahcup vaziyette kalmam.” der ve izin isteyerek yemekten ayrılır. Sonra Gazi’nin sesi gürler: “Vali paşa hazretleri; Belediye reisi diye seçtiğiniz bu adamın yaptıklarını gördünüz mü? Her şeyden evvel terbiyesiz. Şehirlerine misafir geliyoruz; soframıza yemek yiyerek geliyor. İçki ikram ediyoruz, içmiyor; sonra da bir Reisicumhur sofrasında biz kalkmadan sofradan kalkıp defolup gidiyor. Reisinizin hareketlerini beğendiniz mi?”(16)Olayın üzerinden iki gün geçer vali ve belediye reisi görevden alınır. Unutulup giderler.
Kubilay’ın ise bir iki haftalık ömrü kalmıştır.
Dipnotlar:
1)Aydemir Şevket Süreyya, Tek Adam Mustafa Kemal, 3.cilt, 1922-1938, Remzi Kitabevi, 5.baskı, 1975, ss.407
2)Dündar Can, Gölgedekiler, İmge Yy., 3.baskı, 1996, ss.46-47
3)Yerasimos Stefanos, Tek Parti Dönemi, Çev:Aydın Pesen, -Geçiş Sürecinde Türkiye- Belge yy., 3.baskı, 1998, ss.104
4)Ortaylı İlber, Fethi Okyar’ın Kaleminden Serbest Cumhuriyet Fırkası, Tarih Ve Toplum Dergisi, Nisan 1988, Sayı:52, ss.57
5)Dündar, age, ss.50-51
6)Koçak Cemil, Serbest Cumhuriyet Fırkası Hakkında Bir Propaganda Broşürü, Tarih Ve Toplum Dergisi, Mayıs 1988, Sayı:53, ss.71
7)Aydemir, age, ss.420
age, ss.421-422
9)Aydemir, age
10)Tunaya Tarık Zafer, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859-1952, Arba Yy., -tıpkı basım- 1952-1995, ss.621-622
11)Çavdar Tevfik, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1839-1950, İmge Yy., 1.baskı, 1995, ss.296
12)Tuncay Mete, Türkiye’de Sol Akımlar-II 1925-1936, BDS Yy., 1.baskı, 1992, ss.85-86
13)Tökin Hüsrev, Türk Tarihinde Siyasi partiler Ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yy., 21.baskı, 1965, ss.74
14)Başar Ahmet Hamdi, Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Tan Matbaası, İstanbul 1945 ss.8
15)age, ss.36
16)age, ss.39
tolga_ersoy@yahoo.com - Özgür Üniversite
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


