DİRENİŞ “DİRİLİŞ”TİR

Kasım 26, 2006

Tarih, nice şanlı direnişin, o direnişe tanık olanları, onun destansı hikayesini dinleyenleri, hatta direnişi boğmaya çalışanları bile “dirilttiğini” öğretir bize. Peygamberler tarihi, nice kutlu Allah elçisinin, az sayıdaki inananlarıyla birlikte hak/lı davaları uğruna güçlü, zorba ve kalabalık düşmanları karşısındaki örnek direnişleri ile doludur.

İbrahim aleyhisselam ve beraberindekilerin, putperest Nemrut rejimine karşı, “Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedi bir düşmanlık ve kin belirmiştir.”(60/4) diye haykırarak direnmeleri… Keza, Musa aleyhisselamın zalim Firavun yönetimine başkaldırışı… Şuayb aleyhisselamın namazdan güç alarak toplumsal hayata müdahale etmesi üzerine kavminin, bir avuç cemaati(raht) ile birlikte onu taşlayarak öldürmeye niyetlenmesi karşısında inananların direnişi… Üç-beş kişiden ibaret Ashab-ı Kehf’in Roma zulüm düzenine karşı ayaklandıktan sonra mağaraya sığınmaları… Gaddar Ashâb-ı Uhdûd’un ateş hendeklerine attığı mümin direnişçilerin sebatı… Muhammed aleyhisselam ve ashabının Şi’b-i Ebî Talip’te zorlu ambargoya 2-3 yıl boyunca sabırla direnmeleri… Sonra, zalim ve fasık Yezit rejimine karşı Hz.Hüseyin’le 72 kahramanın Kerbelâ direnişi…  Ve daha niceleri…
Tarihçi İbn Haldun, “geçmişler geleceğe suyun suya benzediği kadar benzer” der. İnsan ve toplumların kaderine hükmeden yasalar (sünnetullah) asla değişmezler ve şaşmaz hükümlerini icra eder dururlar. Bu değişmezlik, savaşlara, direnişlere, galibiyetlere ve mağlubiyetlere ilişkin yasalar için de geçerlidir elbette.
İnsanlığın genel tarihi kadar, İslâm ümmetinin tarih boyunca yaşadığı iyi ve kötü dönemler, izzet ve zilletler, yükseliş ve düşüşler de bugünümüze ışık tutacak ve yönlendirecek dersler niteliğindedir. Biz, bu yazımızda, sadece, İslâm âleminin 12-13.yüzyılda yaşadığı dramatik tecrübeyi, “direniş”in, beraberinde “diriliş” sürecini getirmesi bağlamında değerlendirmeye ve günümüze göndermeler yapmaya çalışacağız.
 
Haçlı-Moğol İstilaları
ve “Direniş”ten “Diriliş”e
 
12-13. yüzyıllar, Müslüman dünyanın batıdan Haçlı seferleri, doğudan ise Moğol istilâsı ile ardarda gelen baskılara, katliamlara uğradığı kapkara dönemlerdir. Önce, Kilise’nin tahrikleri sonucu Batı’da yükselen İslâm düşmanlığı sâikiyle başlayan Haçlı saldırıları çekirge sürüleri gibi kasıp kavurur İslâm topraklarını. Açgözlü Avrupalı, önüne çıkan Müslüman, Hıristiyan, Yahudi herkesi katletmekle kalmaz, Balkanlardan Kudüs’e kadar her tarafı yağmalar. Haçlı seferlerinin zayıflamaya yüz tuttuğu 13. yy. başlarında ise bu kez doğudan Moğol istilası başlar. Gaddarlıkta daha şedîd olan Moğollar Haçlılara taş çıkartır.
Gerek Haçlı gerekse Moğol istilâsını ağırlaştıran asıl faktör ise, İslâm dünyasının bölünmüşlüğü, Müslüman devlet adamlarının aymazlığı ve ümmet bilincinin zayıflığıdır. Bazı Selçuklu sultanlarının başarıları ile yaklaşık yüz yıl sonra Kudüs’ü Haçlılardan geri alan Selahaddin Eyyubi’nin muazzam zaferi istisna edilirse, herkes kendi başının çaresindedir. Her iki taraftan adeta mengeneye alınan ümmet, mezhebî ve siyasî çekişmelerle sarsılmaktadır.
Anadolu’nun konumu bu bağlamda ayrı bir önem arzeder. Haçlılar, ilk üç seferde Kudüs’e ulaşmak için Anadolu’yu geçmek isteyince büyük kayıplar verirler; Moğollar da Bağdat’ı yakıp yıkmadan önce(125 Anadolu’yu istilâ ederler(1243). Yani Anadolu, İslâm dünyasına yönelik saldırılara karşı adeta siper olur. Selçuklu yönetiminin basîretli tedbirler aldığı dönemlerde istilâlar ya başarıyla göğüslenir ya da en az zararla savuşturulurken, basîretsiz sivil-asker bürokratların entrikalarla meşgul olduğu dönemlerde facia üstüne facia yaşanır. 1.Kılıçarslan’ın ve 1.Mesud’un ilk Haçlı seferlerini büyük oranda eritmelerine karşın, 3.seferde Frederik Barbaros 2.Kılıçarslan’ın oğullarının taht kavgalarından yararlanarak başkent Konya dahil tüm Anadolu’yu talan eder. 13.yy. başlarında Moğollar batıya doğru akmaya başladıklarında Alaaddin Keykubad, Harzemşahlar ve Eyyubiler’le ittifaklar kurup doğudaki kaleleri tahkim ederek saldırıyı bir süre için önler. Ama sonraları her iki Müslüman devletle ittifakın bozulması, yerine geçen oğlu 2.Gıyaseddin’in sefahat düşkünlüğü, onun veziri Sadettin Köpek’in çevirdiği entrikalar, Babailer isyanını Bizans’tan kiralanan askerlerle bastırma acziyet ve garabeti Moğollara karşı bütün direnç imkanlarını yıkar. Ve tarihin en dehşetengîz, en tahripkâr istilâsı başlar: Moğol sürüleri önce Anadolu’da, ardından Irak’ta, Suriye’de korkunç katliamlar yaparlar; Bağdat başta olmak üzere İslâm dünyasının bütün kültür ve bilim merkezleri yerle bir edilir…
(Günümüzün açgözlü Haçlıları ve Moğolları mesabesindeki Amerikan-İngiliz-İsrail şeytan üçlüsünün Müslüman dünyaya yönelik saldırıları, Afganistan ve Irak’tan sonra Filistin-Lübnan hattına kaymış bulunuyor. ABD Başkanı Bush’un 11 Eylül provokasyonunun ardından ilan ettiği “Haçlı Seferi”, bölgedeki taşeronu İsrail aracılığıyla Suriye ve İran’ı da ateş çemberinin içine almaya niyetli gözüküyor. Eğer, süreç böyle devam ederse, geçmişte olduğu gibi bugün de bölgenin kilit coğrafyası durumundaki Anadolu’nun bu yangından uzak kalması beklenemez.)
 
Umutsuzluğu Umuda Çevirenler:
Eyyubi - Baybars - Nasrallah Çizgisi
 
Ancak, bu umutsuz yıllar, olağanüstü bir direnişe ve ona paralel bir dirilişe de zemin hazırlar. Kudüs’ün işgalinden yüz yıl sonra Selahaddin Eyyûbî Hıttin’de(1187) Haçlıları mağlup edip Kudüs’ü kurtaracak; ardından Memlûk Sultanı Baybars da Hz. Davud’un Câlût’u yendiği Ayn-Calud’da(1260) Moğollara ilk yenilgiyi tattıracaktır.
(Tevafuka bakın ki, Haçlıların ve özellikle Moğolların “yenilmezlik” efsanelerinin yıkıldığı yerler, bugün Hizbullah tarafından İsrail’in büyüsünün bozulduğu coğrafyadır. O gün Moğol-Haçlı-Ermeni vb. şer ittifakı karşısında Müslümanların da birleşmeleri ve İbn Teymiye gibi âlimlerin ön saflarda çarpışmaları, direnişle diriliş çabalarının ayrılmazlığını vurgulaması bakımından anlamlı olduğu gibi bugünün İslâm ümmetine de örnek teşkil etmelidir.)
Bu yenilgilerle hızla gerileyen Moğollar ve Haçlılar hızla sükût edecek; yağma ve talanın ötesinde bir medeniyet projesine sahip bulunmayan Haçlıların ve Moğolların geçici tahripkâr istilâlarının ardından yükselişe geçen İslâm ümmeti, 14. yüzyıldan başlayarak Mumlûk, İran ve Osmanlı gibi uzun soluklu muhteşem medeniyetlere vücut verecektir.
“Allah hak ile bâtılı şöyle bir benzetme ile anlatır: Köpük yok olup gider; insanlara faydalı olan yeryüzünde sâbit olarak kalır.” (Ra’d/17)
***
Lübnanlı yazar Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri’nde; Haçlılara karşı büyük zaferler kazanan efsanevî komutan Selahaddin Eyyubî’nin, önceleri Müslümanların Haçlılar karşısında yeterli cehd ü gayreti göstermemesinden yakındığını aktarır:
“Frenklere bakınız! Biz müslümanlar cihadı yürütmek için hiçbir coşku göstermezken, onların dinleri için nasıl canla başla savaştıklarını görünüz!” (s.17)
Gerçekten de, Haçlı seferlerinin başladığı 11.yüzyıl sonları, ümmetin birlik ve dirlikten yoksun olduğu, özellikle Anadolu, Suriye, Filistin, Mısır’da Müslüman yöneticiler arasında sınır ve çıkar kavgalarının had safhada olduğu bir dönemdir. Böyle bir dönemde Keşiş Piyer gibi rahipler Avrupa’yı karış karış dolaşarak Kudüs için Hıristiyan dünyayı ayağa kaldırırlar. Ve Haçlı Seferleri başlar…
İlk saldırılar, Anadolu Selçuklularının henüz 17 yaşındaki sultanı 1.Kılıçarslan’ın, kayınpederi Çaka Bey’i bir ziyafet sofrasında zehirletip ortadan kaldırdığı ve orta Anadolu’daki güçlü rakibi Danişmend Gazi ile Malatya’da savaşa başladığı günlere rastlar. Ortak düşman karşısında birleşme erdemini gösteren Kılıçarslan ve Danişmend Gazi bazı önemli başarılar elde etseler de Haçlı sürüleri Suriye’ye kadar ulaşır. Suriye’de ise durum daha bir felâkettir. Halep hükümdarı Rıdvan ile kardeşi Şam hükümdarı Dukak kavga halinde; Musul hükümdarı Kürboğa ise, Selçukluların Antakya valisi Yağısıyan’ın Haçlı saldırıları karşısındaki yardım taleplerine cevap vermeyecek kadar siyasi hesaplar peşindedir. Nihayet, Kudüs dahil tüm Filistin, Suriye’nin büyük bölümü ve hatta Urfa Haçlıların tarihte eşi görülmemiş katliamlarına muhatap olur. Maalouf’un, Frenk tarihçi Raoul de Caen’den aktardığı şu itiraf, yamyamlığın boyutlarını gösterir:
“Maara’da bizimkiler(Haçlılar) yetişkin putataparları (Müslümanları) kazanlarda kaynatıyorlar, çocukları şişe geçiriyorlar ve kızartarak yiyorlardı.”(s.63)

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?