‘Uhud okçuları’ siperleri yine terk mi edecek; yoksa, hiç mi yoklar?
Kasım 25, 2006
Bir sene kadar önceydi, Konya’dan bir okuyucu, mesajında, ‘eskiden hararetli yüksek İslâmî idealleri savunan nicelerinin şimdi bütün o idealleri unutup, ‘ticaret, siyaset/ iktidar/ devlet kapılarından nemâlanmak için birbirleriyle yarışa girdikleri’nden, bir garib hal yaşandığından yakınıyordu.. Geçen gün, bir dost meclisinde de, ideallerin terkedildiği; İslamî bir dünya düzeni oluşturmak konusunda idealist bilinen nicelerinin, şimdi kavanozun kırılmasıyla dökülen pekmez üzerine sineklerin üşüşmesi misali bir sahne sergilemeye başladıkları, hattâ, İslam’ın bizden ‘devlet oluşturmak’ gibi bir talebinin olmadığını söyleyenlerin zuhûr etmeye başladığı dile getiriliyordu..
Aslında hemen her sistemde karşılaşılan bir durumdur, bu.. Yani, hayatın ‘vakıa’sı (realité’si) böyledir. ‘Realité’ ile ‘idealité’ (olması istenen) arasında daima bir fark ve hattâ uçurumlar bile bulunabilir; ve bu derin farklılıklarla her zaman karşılaşılabilir.
Resul-i Ekrem (S), Uhud Gazvesi’nde, ‘Uhud dağı okçuları yerlerini terk etmesin!’ emrini verdiği halde, oradakiler, yukardan gördükleri manzara ile, ‘savaşın artık zaferle bittiğini düşünüp, ganimet ele geçirmekte diğerlerinden geri kalmamak için’ siperlerini terk edivermişlerdi de, ne büyük bir mağlubiyet almıştık..
Direkt olarak, Hz. Peygamber (S)’in terbiyesinden geçen insanlarda bile bu durum görüldüğüne göre, başkalarında daha bir tabiî karşılanmalıdır..
Nitekim, ‘Hulefa-y’ı Râşidiyn’ döneminde de, bu yüzden ne acılar yaşadık.. Ki, Hz. Osman’ın zamanında ve huzûrunda, -eskiden Yahudi olup, sonra Müslüman olmuş (Ka’b bin Akhbar) adında- bir kişi, ‘Bir kimse şer’an vermek zorunda olduğu vergilerini verdikten sonra, evinin inşaatında, taş yerine isterse altın bile kullanabilir..’ dediğinde, sahabeden Hz. Ebû Zerr, o kişinin hâlâ geçmişteki inanç dünyasının vâdilerinde dolaşmaktan vazgeçmediğine işaretle, elindeki deynekle ona vurmuş ve Halife’nin huzûrundaki bu hareket yüzünden Medine’den uzaklaştırılmış ve hayata ücra bir köşede hazîn bir şekilde vedâ etmişti. Maddî dünyaya bu düşkünlük, hep vardı..
Ancaaak, İslam, insanlığa yeni bir yaşayış tarzını telkın ediyor, insanlığa yeni bir medeniyet sunuyordu..
Bu noktada hatırlamalıyız ki, İslam medeniyeti de, materyalist medeniyetler de birer ‘site’ (şehir) modelini örnek alarak gelişmiştir.. Materyalist medeniyetlerin örnek aldığı ‘site’ (şehir/ medine), temelde, antik Yunan’daki ‘Atina sitesi’dir; İslam medeniyetinin örnek aldığı ‘site’ ise, ‘Medine-t’un Nebî’dir.. Ne var ki, İslam toplumunun en mükemmel örneğini sergilemek üzere oluşturulan (Peygamber sitesi /şehri) ‘Medine’t-un Nebî’deki hayat ile, Müslümanların toplumların hâkimiyetindeki Şam ve Mısır’da, Hz. Peygamber (S)’in rıhletinden henüz 30 yıl geçmekteyken ortaya çıkan ve antik Yunan’ın Atina sitesi’ni esas alan yaşayış tarzlarına yönelişin bize nasıl zehirli gelişmeler taddırdığı da gözden ırak tutulmamalıdır..
Kezâ, Benî Umeyye’nin (Emevîler’in) 1,5 asır kadar süren zâlim düzenine karşı Müslümanlar, Hz. Peygamber (S)’in amcası Hz.Abbas’ın neslinin liderliğinde gelişen çetin mücadelelerle Emevîler’i bertaraf edip, Abbasî’leri başa geçirdikten sonra da, değişen bir şey olmadığını görüp hayâl kırıklığına uğramışlardı ki, seçkin bir Müslüman bu duruma itiraz için, Abbasî Halife/ Sultanı’na serzenişte bulununca, aldığı cevab, tarihin bütün devirlerindeki ortak hâlet-i rûhiyeyi yansıtacak şekildedir:
‘-Bir dünya saltanatıdır ki, bize de ulaşmıştır; bırakınız, biraz da biz sürelim!’
Bu anlayışın, ‘Gerçi emvâl için lâzımdır ricâl, / Amma, ricâl için de lâzımdır emvâl..’ (Mal-mülkü korumak için yöneticiler lâzımdır, amma, yöneticiler için de mal-mülk lâzımdır..) beytindeki mantık içinde hep devam ettiği de düşündürmelidir..
Bunlara bakarak, bazılarının ‘Demek ki, ideallerimizin tahakkuk edeceği yok.. Bunlardan el çekelim, biz de akıntıya karışalım. Artık İslam devleti gibi idealler taşımıyoruz!’ noktasına ve hattâ ‘İslam devleti’ terimine allerji duyar hâle gelişlerine ve ‘İslam’ın bir ‘devlet’ hedefinin ve de Müslümanların böyle bir hedefi gerçekleştirme mecburiyetlerinin olmadığına; Kur’an’da, bu konuda tek bir âyet bile bulunmadığına dair görüşleri dillendirebilmelerine ciddiyetle eğilmek gerekir..
Zamanın akıp giden kıvrımları arasındaki ‘Uhud Okçuları’nın nicelerinin de, ganimet paylaşımında geri kalmamak için, siperlerini terk ettikleri bir vakıa ise de; bu bahaneyle geliştirilen bu gibi mantık ve argümanlar hiç de sağlıklı değildir..
Doğru, illâ da, ‘İslam devleti’ oluşturmak gibi bir mecburiyetimiz yoksa da; doğruluğuna inandığımız değer ve ölçülerin dünyamızı şekillendirmesi ve en azından kendi toplumumuzu şekillendirecek ‘devlet’ mekanizmasını oluşturmak için çalışmak mükellefiyetimizin olmadığını nasıl söyleyebiliriz ve böyle bir hedefi bir ihtiyaç ve mantıkî gereklilik olarak nasıl hissetmeyiz?
Kaldı ki, bizim bir medeniyetimiz ve bu medeniyetle yarınların dünyasını şekillendirme iddiamız vardır.. ‘Devlet’ denilen sosyal üst-yapı kurumunu oluşturmadan ve onun emirlerinin yaptırım güç ve mekanizmasına sahib olmayan bir medeniyetten nasıl sözedilebilir? O durumda, İslam, bir felsefî kuruntu veya laiklerin dediği gibi, sadece gönüllerde kalması gereken bir takım inançlar yumağı durumuna düşmez mi?
Evet, ‘Devlet’ kelimesinin, arabçada, bugün bizim kullandığımız mânâda yaygın bir kullanım alanı yoktur.. Bugün devlet denilen sosyal üst yapı kurumu için ise, asırlarca, daha çok ‘hükûmet’ kelimesi kullanılmıştır.. Ama, ‘elfazbazî’ (kelime oyunu) ile meşgul olmak yerine, hür bir müslüman toplumun sosyal yapısını nasıl şekillendirmesi gerektiği ve bunun için neler yapılması üzerinde kafa yormamız gerekmez mi? Bunun için de, ‘Uhud okçuları’ gibi seçilmişlik durumunda olmayı dileyip gereğini yerine getirmeyi düşünmeli değil miyiz?
‘Uhud okçuluğu’ için kimse kalmadı deniliyorsa; ‘Kimse yoksa, ben varım!.’ şuûruyla ortaya çıkacak kimse de mi yoktur?
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


