Göçmenin başındaki örtü
Kasım 24, 2006
Kimse kimseyi ciddiyetle dinlemese de, zaten ciddiyetin hafife alındığı, ortalık ‘görüşünüze saygı duyuyorum’ cümlesinden geçilmese de saygı duyulan görüşe ilişkin olarak pek az şeyin bilindiği ve kavrandığı, herkesin haklı olduğu buna karşılık son tahlilde gücü yetenin haklı sayıldığı bir yapı sunuyor günümüzde, konsensüs sistemi.
I- Hep başörtüsüne dönüyoruz, eğitim, göç nedeniyle, AB, oryantalizm nedeniyle… Türkiye’den ve dünyadan müslüman kadınların başörtülerini zorla çıkartmak gerektiğini bildiren sesler yükseliyor. Başörtülü kadının ne düşündüğü ise önemli değil, o istese de istemese de Abdullah Cevdet’in istediği ille de olacak ve Türklerin Avrupa uygarlığına dahil olması için kadınlar başlarını açacaklar…
Geçen hafta başörtüsü, Avrupa’da yaşayan müslüman kadının uyum ve katılımını engelleyen bir sembol olarak tanımlandı, Yeşil Parti’nin Türk kökenli milletvekili Ekin Deligöz tarafından. Almanya yolculuğumda konuştuğum başörtülülerden ise uyum ve katılım çabalarının önyargılar nedeniyle engellendiğini anlatan örnekler dinlemiştim.
İki hafta önce bir Alman gazetesine verdiği demeçte, başörtüsünü “kadının ezilmesinin bir sembolü” olarak niteleyen Yeşil Parti’nin Türk kökenli milletvekili Deligöz, ölüm tehditleri aldığını söylüyor. ‘Fundamentalist tehdit’ bugün bir konumun ya da ürünün pazarlanmasında geçerli bir reklam malzemesi oldu. Ünlü oyuncu çift Jolie ve Pitt’in Hindistan’da çektiği filmin konusu da ‘fundamentalist tehdit’ üzerine. Daha sonra da çiftin bu film nedeniyle tehditler aldığını öğreniyoruz.
’Fransa İçin Hareket Partisi’nin ırkçı ve yabancı düşmanı lideri Philippe de Villiers, müslüman kadınların türbanlarının açılmasını talep eden bir diğer isim. “Ülkemizde kendilerinin Fransa’ya değil, İslam’a ait olduğunu savunan, kadınlara zorla türban taktıran ve fanatik dinci faaliyetlerde bulunan ’barbar Müslümanlar’ var. Türban cadde, sokak ve kamuya ait alanlarda kesinlikle yasaklanmalıdır, gerekirse kadınların üzerinden türban zorla çekilip alınmalıdır” diye açıklama yapmış.
II- Villiers’ın açıklamaları, Fanon’un Fransızların Cezayir’deki peçe açma takıntısına ilişkin yazdıklarını doğruluyor bir kere daha. Müslüman kadınlar, ‘zorla türban taktırılan iradesiz varlıklar’, dolayısıyla Batılı erkek-kadın özne tarafından kurtarılmaları gerekiyor.
Zorla peçe açtırma, iradesi hiçe sayılan göçmeni sayımdan düşürmenin bir yolu. Paris’teki Charles De Gaulle Havalimanı’nda çalışan 72 Müslüman işçinin, yolculara karşı güvenlik tehdidi oluşturdukları gerekçesiyle havaalanının belirli bölümlerine girmeleri yasaklanması da aynı şekilde değerlendirilmeli. Charles de Gaulle havaalanı yetkilileri, bu yıl başlarında personeli güvenlik değerlendirmesine sokmuş, Müslüman çalışanları sorguya çekmiş.
Fransız havaaalanında müslüman işçilere konulan yasağa ilişkin haberin ardından, yazın okuduğum Jacquez Rancıere’nin ‘Uyuşmazlık’ına geri döndüm. (Aralık, 2005)
Bosna’da teşhir edilen tüm cesetler ve toplu kıyımların tüm canlı tanıkları (ve halihazırda Irak’ta, Filistin’de sürgiden katliam), 1961 Ekim’inde Fransız polisinin Seine nehrine attığı Cezayirlilerin gözden ve herhangi bir tanıklıktan bütünüyle gizli kalmış cesetlerinin vaktiyle yarattığı bağı niye yaratmıyor? Ranciere kitabında bu sorunun cevabını arıyor.
Ranciere’ye göre, göçmen işçiler, sayıma esas tutuldukları başlangıçta öznel bir aktör değilken, öznel bir aktör haline geldiklerinde sayımdışı tutulurlar.
Ranciere, bugün göçmen işçilerin içinde bulunduğu sıkıntıları, onları sayımdışı bırakan politik güçsüzlüğe ya da çarpılmaya bağlıyor ve politikadaki bu güç yitiminin nedenlerini irdeliyor. Yazar bu güçsüzlüğün en önemli nedenini mevcut konsensüs sisteminden kaynaklanan yüzeysel yaklaşımlarda ve felsefi tutarsızlıklarda buluyor.
Kimse kimseyi ciddiyetle dinlemese de, zaten ciddiyetin hafife alındığı, ortalık ‘görüşünüze saygı duyuyorum’ cümlesinden geçilmese de saygı duyulan görüşe ilişkin olarak pek az şeyin bilindiği ve kavrandığı, herkesin haklı olduğu buna karşılık son tahlilde gücü yetenin haklı sayıldığı bir yapı sunuyor günümüzde, konsensüs sistemi.
Saf insancıllar hala temel çatışmanın uygarlaşmayla barbarlık arasında sürgittiğini düşünebilir. Konsensüs sistemini irdeleyen Ranciere ise, iki ana bölüşüm tarzı olduğunu söylüyor: Hiçbir paya sahip olmayanlar parçasını saymak ve böyle bir parçayı saymamak.
III- Halihazırda, başörtülülerin temsil ettiği inanç bütününün sayımdışı tutulması için gerekçeler üretiyor, konsensüs sistemi. Saygılı duruşlar ve sınırsızca açık görünen özgürlük alanları, seçkin kişiliklerin kadınların başörtülerini açmalarını talep eden buyruğunu anlayışla karşılıyor.
Ümit Aktaş’ın Birikim’in 208. sayısında yer alan ’Kadın, Politika ve Din’ konulu yazısında başörtüsüne getirdiği ontoloji-kültür ikilemi çerçevesindeki yorumlar, sorunu pek de bakılmayan bir açıdan görme çabasını ifade ediyor. Birikim dergisi, Aktaş’ın Ağustos sayısında yayınlanan bu yazısını tartışmaya açmıştı. Bu tartışmaya ben, derginin Ekim sayısında yayınlanan ‘Başörtüsünün Soykütüğü Üzerine Düşünmek’ başlığını taşıyan yazımla katıldım.
Ümit Aktaş yazısında başörtüsünün kültürel olarak oluşumunun ontolojiyle ilişkisini irdeliyor ve başörtüsünü soruna dönüştüren bir siyasallığın güçsüzlüğünün nedenlerini irdeliyordu.
Dindar insan bedeninin mahremiyetiyle ilgili sınırlar alanında Allah’ın buyruklarını dikkate alıyor ve bu buyrukların bazen irrasyonel gibi görünenlerinde de bir hikmet olduğuna inanıyor. Bedeninizin yaratıldığı inancı, sizi bu yaratılmanın hikmetlerini anlamaya sevkediyor. Bu manada saç teli bağlı veya ait sayıldığı fiziki ve metafizik düzen bağlamında sadece saç teli olmaktan uzaktır.
Bu algının çok uzağında duran, inançları ve inananları ‘sayma’ yetkisine sahip konumda görünenlerin başörtülü kadınlardan başlarını açmalarını istemeleri, konsensüs sisteminin örtbas ettiği otoriter karakteri açığa vuruyor.
Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?


