Hangi cumhuriyet elden gidiyor?

Kasım 22, 2006

Mehmet Bekaroğlu
“Atatürk’e göre, laiklik ‘adam olmak’ demektir.“ Bu cümle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e ait. Sezer’in „laiklik“ anlayışını bilenler için bu cümlenin anlamı açık. Sezer, Atatürk referansı ile toplumun hatırı sayılır bir kesimini en azından „henüz adam olamamışlar“ kategorisine koyuyor. Herhalde dünyada cumhurbaşkanının cumhuru bu kadar aşağıladığı bir başka cumhuriyet yoktur.
Aslında „milli egemenlik“ ve „Cumhuriyet’in kazanımları“na hiç kimsenin bir itirazı yok. Anlamları üzerine görüş birliği olmasa da Cumhuriyet’in „demokratik, laik, sosyal hukuk devleti“ nitelikleri ile ilgili de bir tartışma yok. Peki, o zaman bazı çevrelerin „Cumhuriyet elden gidiyor“ telaşı ne anlama geliyor? Eğer cumhuriyeti halk için doğru olanın ne olduğunu bildiğini iddia eden kendinden menkul seçkin bir azınlığın egemenliği olarak algılıyorsanız ve bu söylem üzerine kurulan iktidar içinde yer alıyorsanız, korkmakta haklısınız, çünkü bu şekilde bir cumhuriyetin artık ayakta kalma şansı yok.

Evet, Türkiye artık bir yol ayrımına geldi. Ya bu cumhuriyet anlayışı değişecek ya da Türkiye, halkın bir kısmını adam yerine koymayan, bir kısmına da „sözde vatandaşlar“ diyen, bu cumhuriyetçilerin elinde büyük bir kaosun içine girecek.

Bugün Türkiye’de söz konusu olan oligarşik bir cumhuriyet anlayışıdır. Her ne kadar egemenlik hakkının millete ait olduğu söylense de bunun pratik bir anlamı yoktur. Çünkü 1961 Anayasası ile birlikte başlayarak, TBMM tarafından kullanılması gereken, milletin egemenlik hakkı bazı anayasal kurumlar tarafından paylaşılıyor. İş bununla kalmıyor, gerektiğinde halkın seçilmiş temsilcileri baskı ve tehditlerle yıldırılarak iş yapamaz hale getirilebiliyor. Bu ülkenin 50 küsur yıllık demokrasi tarihinde askeri müdahalelerle iki defa parlamento feshedildi, iki defa da hükümet düşürüldü. Yeni askeri müdahalelerin olmayacağına dair bir garanti de yok.

Devlet seçkinleri

Türkiye’yi yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkararak uçurumun kenarına getiren bu vesayet sisteminin en önemli ayaklarından birini siyasi partiler oluşturuyor. Siyasal yelpazenin neresinde durursa dursun mevcut siyasi partilerin tamamı devlet partisi olan CHP’den türemişler ve bütünüyle ona benziyorlar. Bu partilerin en temel özelliği devlet seçkinlerinin siyasi partilere alan kısıtlaması yapmasını peşinen kabul etmeleri, yani halk egemenliğinin kendinden menkul kurum ve kişiler tarafından paylaşılmasına göz yummalarıdır. Bu partilerin bir başka ortak özelliği de, devlette olduğu gibi oligarşik bir şekilde örgütlenmeleridir. Burada parti seçkinleri, devlet seçkinlerinin memurları gibi davranıyor, halkın tercih ve taleplerinden çok devlet seçkinlerinin istekleri doğrultusunda düzenlemeler yapıyorlar. Ayrıca, her ne kadar zaman zaman çatışma ve gerginlik havası verilse de, devlet seçkinleri ile parti seçkinleri arasında iktidarın paylaşımı ve imkânların dağıtımı konusunda her zaman bir mutabakat mevcuttur. Esasen Türkiye’de mevcut gerginlik alanları da bu yapının sonucudur. Devlet ve parti seçkinleri, gerginlik oluşturan sorunları asla çözmek istemiyorlar çünkü her iki taraf da bu sorunları sürekli canlı tutarak ayakta kalıyor. Bu vesayet sisteminde halk yoktur; evet, dört-beş yılda bir seçimler yapılıp halkın parlamento ve dolayısıyla hükümeti seçmesi istenir ama seçimlerle gelen yöneticiler ülkeyi bütünüyle yerleşik iktidara bakarak yönetirler.

AKP demokrat değil

Aslında halk bu durumun farkında; fırsat buldukça da bu oyunun bozulması için tavır koyuyor, ancak halkın yapacağı şey, önüne konulan seçeneklerden en uygun olanına yönelmekle sınırlıdır. Nitekim 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde de böyle yaptı, vesayeti içselleştirmiş siyaset anlayışı ve devlet partilerini, aktörleri ile birlikte tasfiye ederek „yeni ve farklı“ gördüğü Adalet ve Kalınma Partisi’ni büyük bir çoğunlukla iktidara taşıdı. Ne var ki, AKP, iktidarda bulunduğu dört yıl boyunca, ülkeyi vesayet sisteminden gerçek demokrasiye geçirme konusunda fazla bir şey yap(a)madı. Elbette haksızlık edilmemeli; AB süreci çerçevesinde bazı adımlar atıldı ama bunların hiçbiri sistemli bir demokrasi anlamına gelmiyor ve zaten çoğu da kâğıt üzerinde kaldı.

Kimileri, „Yerleşik devlet iktidarı karşısında ancak bunlar yapılabildi, zamanla daha çok şeyler yapılacak“ diyor. Ancak bu doğru değil, AKP’nin, toplumsal mutabakatla yetinmeyip kurumsal mutabakat araması bahanedir, ayak sürümedir. Evet, psikolojik bagajı iş yapmasını zorlaştırıyor ama AKP’nin zaten iş yapmaya niyeti yok. Haydi diyelim ki, Kürt meselesi, sivil asker ilişkisi, din özgürlüğü ve laiklik gibi ciddi gerginlik alanlarında şimdilik bir şey yapamadı, peki, parlamentoda tek başına anayasa değiştirecek çoğunluğu bulunan AKP’nin siyasi partiler ve seçim sistemini demokratikleştirecek tek bir adım attığını gördünüz mü? Görmediniz, aksine simetrisi CHP ile anlaşarak sahici partilerin kurulması ve bağımsız adayların seçilmesini zorlaştıracak düzenlemeler yaptılar.

Sonra, AKP’nin kendisi demokrat bir parti değil ki ülkeyi demokratikleştirsin. Bırakın, giderek daha katılımcı bir siyasi parti olmasını, AKP, başta tüzüğüne koymuş olduğu, üye iradesi ve katılımını öne çıkaran bütün kuralları kaldırarak, tam bir tek adam partisi haline geldi. En son 11 Kasım 2006 tarihindeki kongrede genel başkan adayı olmayı zorlaştıran ve parti yöneticilerini eleştirmeyi ihraç gerektiren disiplin suçu haline getiren tüzük değişiklikleri yapıldı. Bugün AKP, her kademedeki yöneticileri ile milletvekili ve belediye başkan adaylarını genel başkanın seçtiği, parti politikalarını bütünüyle genel başkan ve adamlarının tayin ettiği, parti içi muhalefetin imkânsız hale geldiği bir oligarşik yapıdır. Böylesine oligarşik bir partinin Türkiye’yi demokratikleştirmesi beklenemez.

Oysa Türkiye’nin acil sorunları var; ekonomi pamuk ipliğine bağlı, borçlar ve açıklar giderek büyüyor, gelir dağılımı arasında uçurum derinleşiyor, güçlüler daha güçlü hale gelirken giderek yoksullaşan geniş halk kesimleri açlık sınırında hayata tutunma çalışıyor. Eğitimin kalitesi giderek düşüyor, sağlıkta tam bir kargaşa egemen. En vahimi toplumsal barış ciddi bir şekilde tehdit altında; Türkiye’nin Kürtleri uluslararası iktidarlara bel bağlamış durumda, Türk-Kürt kutuplaşması tarihin hiçbir döneminde görülmemiş boyutlara ulaştı.

İnsanlar meşru kurumlardan umudunu kesmiş durumda, ahlaki dejenerasyon had safhada, büyük şehirlerden sonra Anadolu’nun mütevazı kasabaları bile çetelerin, mafyanın tasallutuna girdi. İnsanlar umutlarını giderek kaybediyor, çoluk çocuğu için gelecek göremeyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Bütün bunlar daha otoriter ve totaliter rejim yanlılarının ekmeğine yağ sürüyor, zaten ağır aksak işleyen göstermelik demokrasi bile tehdit altında, „asacaksın, sallandıracaksın“ sesleri duyuluyor, açık açık askeri müdahaleyi dillendirenlerin sayısı giderek artıyor.

Bütün bu sorunlarla baş edebilmek için Türkiye’nin gerçek siyasete ihtiyacı var. Gerçek siyaset, vesayet sistemini reddederek yapılır. Bunun için öncelikle her kademedeki yönetici ve adayları ile politikalarını üyelerinin katılımı ile tespit eden gerçek siyasi partiler gerekir. Türkiye’de bu anlamda gerçek bir siyasi parti yok. Başta iktidar partisi olmak üzere ortalıkta olan partilerin tamamı, Türkiye’deki vesayet sisteminin bir benzerini kendi içlerinde oluşturmuşlar, aynen yerleşik iktidar seçkinleri gibi bu partilerin liderleri ve bunların adamları da, halkı yok sayıyor, her şeyin doğrusunu kendilerinin bildiğini iddia ediyorlar. Bunlar siyasi parti değildir, bunların Türkiye’nin sorunlarını çözmesini beklemek ham hayaldir.

Maalesef Türkiye 1950 yılından bu yana demokrasicilik oynuyor; sözde siyasi partiler bu göstermelik demokrasi içinde kendilerine ayrılmış olan dar alanı kabullenmiş durumdalar, onlara demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları deniliyor ama gerçek anlamda bir demokrasi inşa edilmesi için hiçbir şey yapmıyorlar. Artık bu sözde siyasi partilerin Türkiye’yi taşıması mümkün değil.

Önümüzdeki yakın dönem için ortalıkta bir sürü felaket senaryosu dolaşıyor, ama Türkiye için en büyük felaket 4 Kasım 2007’de yapılacak olan yeni seçime bu tablo ile girmesidir.

MEHMET BEKAROĞLU Rize eski milletvekili
Radikal 2

Bu konuda bir şey söylemek istermisiniz?