Kemalizmin Erke Dönergeci
Kasım 29, 2006
Bir arkadaşımın üç yaşındaki kızı yuvaya başladığında şöyle bir gerçeklikle karşılaşmıştı. Hayatı o güne kadar tanışmamış olduğu bir tasvirin önünde geçecektir. Nasıl bir hayat seçerse seçsin, logosunda Atatürk sureti olacaktır.
Askeri hamasi bir eğitim konusunda kaygılanan ana babaya ‘Pekiyi siz kimi değerleri çocuğunuza nasıl öğreteceksiniz?’ diye diklenen vatanperver yurt anaları ve müfredat zaten belli. Daha ilk günden Atatürk resmi önünde nutuklar atmaya başlayınca bizim üç yaşındaki bebecik heyecanla haykırmış: „Aa, ben onu tanıyorum. Bizim parkta kafası var.“ Read more
Bir misyonerlik stratejisi olarak dinler arası dialog
Kasım 28, 2006
Misyonerlik; Diğer insanları Hıristiyanlaştırma ya da Hıristiyan inancına ihtida ettirme bağlamında kullanılmaktadır
İlk Hıristiyan Misyoner Pavlus ve Misyonun metodolojisi.
Hıristiyanlığın misyon anlayışının oluşumunda/gelişiminde hiç şüphesiz Pavlus’un önemli bir yeri vardır. Esasen Pavlus, bir bütün olarak Hıristiyan geleneğinde (tarihinde, teolojisinde, etik anlayışında vs) oldukça önemli bir şahsiyettir; Hıristiyanlık açısından olmazsa olmaz bir değerdir. Meşhur Hıristiyan ilahiyatçı H. Küng’ün yerinde tespitiyle, “Pavlus olmaksızın ne Katolik Kilisesinden, ne Yunan ya da Latin patristik teolojisinden ve ne de Hıristiyan-Helenistik kültürden bahsedilebilir.” Read more
Protestanlığın temel ilkeleri
Kasım 28, 2006
Özet: Protestan teolojisi iyi davranışlar ve dinsel kurallar olmaksızın günahlardan sadece imanla aklanma doktrinini içermektedir. Bu doktrin katı bir kaderciliğe neden olmuş ve Protestanları dünyevi yaşamlarında dinsel sorumsuzluğa yöneltmiştir. Dinsel sorumsuzluk ise antinomianizm olarak bilinen ahlak kurallarına karşı olmak ya da ahlaki aldırmazlıkla takip edilmiştir. Dolayısıyla dünya, Protestanlığın dinsel sorumsuzluğunun ve katı kaderci anlayışının ahlaki tehdidi altındadır. Read more
Papa ve misyonu
Kasım 27, 2006
Papa’nın Türkiye ziyareti gündemin ilk maddesini teşkil ediyor. 16. Benedict’in niçin Türkiye’ye geldiği merak konusu. Herkes kendi zaviyesinden bir yorum yapıyor. Bu arada komplo teorilerinin bini bir para. Papa’nın gelişinin Türkiye’yi ilgilendiren bir yönü olduğu gibi, hem genel olarak Hıristiyanlığın dünyadaki mevcut durumunu, hem de Katolik Kilisesi’ni ilgilendiren yönü de var. Bugün ikincisi üzerinde durmaya çalışacağız. Read more
Ticaniler ve Atatürk’ü koruma kanunu
Kasım 27, 2006
Ayşe Hür
31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a dayanarak birçok yayınevi sahibi, yazar ve gazeteci yargılandı. Latife Hanım kitabının yazarı İpek Çalışlar hakkında da aynı kanuna dayanarak dava açıldı.
Mustafa Kemal’le ilgili dolaşıma girmeyi başarmış en kişisel hikâye, ilk karşılaşmalarında Mustafa Kemal’in kısa boyunu görüp, ince sesini duyduktan sonra kahrolan, ancak bağrına taş basan Demirci Mehmed Efe’nin, paşanın kahvesini çok şekerli istemesi üzerine dayanamayıp „işte bunu bana etmeyecektin Paşam!“ demesidir herhalde. İçinde Safiye Ayla, Zsa Zsa Gabor veya içki, eğlence gibi kelimelerin geçtiği zararsız dedikodular ise kaşların havaya kalkmasına yeter de artar. Azılı Mustafa Kemal düşmanı Rıza Nur’un, ‘Bozkurt’ kitabının yazarı Amerikalı H.C. Armstrong’un, hatta nispeten beğenilen ‘Atatürk’ kitabının yazarı Lord Kinross’un yenilip yutulması hakikaten zor iddialarını ağza almak için ise kelleyi koltuğa almak gerekir. Yıllardır tartışılır: Mustafa Kemal o kadar güçsüz bir şahsiyet midir ki, bu tür iddialarla imajı sarsılsın?
Mustafa Kemal’in imajını korumak için yapılan en müthiş icat ise 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun olmalı. Türk Ceza Kanunu’nda bu konuda yeterince madde varken neden ihtiyaç duyulduğu anlaşılmayan beş maddelik kanunun ilk maddesi „Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir, bu suça azmettirenler asli fail gibi yargılanır“ diyor. 2. Madde ise „bu suçun iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasıyla işlenmesi halinde verilecek cezanın iki kat artırılacağını“ söylüyor. Büyük Doğu hareketinin lideri, İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek 1960’ların başında bu maddeden 1,5 yıl hapis yatmıştı. Geçen yıl, Milli gazete yazarı Hakan Albayrak ‘Bir Cenaze Namazı’ başlıklı yazısında Atatürk’ün cenaze namazının kılınmadığını öne sürdüğü için 15 ay hapse mahkum oldu. Aykırı Yayınları’nın sahibi Seyfi Öngider, ‘İki Şehrin hikâyesi/Ankara-İstanbul Çatışması’ adlı kitabından, John Tirman’ın ‘Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli’ adlı kitabını yayımlayan Aram Yayıncılığın sahibi Fatih Taş, „Atatürk ulusçuluğunu faşizmin bir versiyonu olarak tanımladığı“ gerekçesiyle hem bu kanundan hem de „Türklüğü, Türkiye Cumhuriyetini, Askerleri, güvenlik güçlerini aşağılamak“ iddiasıyla 301.maddeden yargılanıyor. Kanun, Bağcılar Başsavcılığı’nın, ‘Latife Hanım’ kitabının yazarı İpek Çalışlar ve onunla röportaj yapan Hürriyet gazetesinin sorumlu müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 4,5 yıl hapis cezası istemiyle açtığı dava ile tekrar gündemde.
Celal Bayar
Kanunun mucidi Celal Bayar, buna neden ihtiyaç duyduğunu gazeteci Erkin Umsan’a şöyle anlatmış: „İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu’ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk’e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu…
Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu… Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur.“ (Yeni Asır, 10 Kasım 2003)
Bayar’ın sözünü ettiği „gizli komünistleri“ çoğumuz biliriz ama „Kemal Pilavoğlu’nun tarikatı“ da ne ola? Bilindiği gibi, 1940’lar, Kemalizmin gayri-meşru ilan ettiği İslami hareketlerin tekrar kamusal alana çıkma çabalarının hız kazandığı yıllar. 1946’da çok partili döneme geçişle birlikte güç kazanan bu hareketlerden en önemlileri, her ikisi de Nakşibendilikten gelen, Said-i Nursi’nin önderliğini yaptığı Nurculuk ile Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğini yaptığı Süleymancılık tarikatları idi. Kemal Pilavoğlu adlı, hukuk fakültesinden terk şahıs tarafından 1930’larda Ankara’nın Çubuk ve Keskin ilçeleri ile Çankırı Şabanözü’nde örgütlenen üçüncü büyük tarikat ise Ticanilik diye anıldı. Adını, Şazeli-Halveti kökenli Ahmed et-Ticani (1737-1815) tarafından, Cezayir’in güneybatısındaki Ain Madi kasabasında kurulan Ticaniye tarikatından alan hareketin asıl tarikatla ilişkisi oldukça şüpheli. Güya rüyasında Ahmed Et-Ticani`ye intisap ettiğini gören ve ondan tarikat ruhsatı alan Pilavoğlu ve müridleri 1943’te, tarikat faaliyetleri suçundan mahkemeye verildiler ancak kısa bir süre sonra serbest bırakıldılar. Bir süre sonra „heykel puttur“, „laiklik dinsizliktir“, „Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur“, „Türkçe ezan küfürdür“ sloganları ile tekrar ortaya çıkan Ticanilerin ilk büyük eylemi 1949 Şubatında TBMM genel kurulunda Arapça ezan okumak oldu. Ardından, Bayar’ın dediği gibi, çeşitli yerlerdeki Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar.
Ticaniler CHP üyesi
O dönemde Nurcular Demokrat Parti’yi destekliyordu. Peki Ticanilerin siyasi bağlantısı var mıydı? Bu konudaki inanması güç iddialar şöyle: İktidarının son yıllarında dinci çevrelere sempatik görünmek için din derslerinin yeniden konmasına, yeni ilahiyat fakültelerinin, imam hatip okullarının ve Kuran kurslarının açılması için hazırlıklara başlayan CHP hükümeti seçimleri yenileme kararını aldığı 1 Mart günü, tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 sayılı kanunda değişiklik yaparak bazı türbelerinin ziyaretine izin vermişti. 26 Nisan 1950 tarihli Zafer gazetesinde çıkan bir habere göre ise, Ticanî Tarikatı’nın Şeyhi Kemal Pilavoğlu ve müridlerinden bir grup İsmet İnönü’nün onayıyla partiye üye yapılmış, tarikat üyeleri köylerde toplantılar düzenleyerek parti propagandası yapmışlar, köylüleri CHP’ye üye yazmışlardı. Gazetenin iddiası, seçim gürültüsü içinde kaynayıp gitti. 14 Mayıs’ta „Yeter söz milletin!“ diyen DP iktidara gelince, gazete konuyu tekrar gündeme getirdi. Pilavoğlu’nun avukatlığını yapan Yılmaz Akpınar’ın CHP Balıkesir milletvekili Muzaffer Akpınar’ın oğlu olması dedikoduları destekliyordu. (Daha sonra, Yakup Kadri de ‘CHP ve Genel Başkanı-Siyasi İncelemeler ile Politika’da 45 Yıl’ adlı eserlerinde, CHP ile Pilavoğlu ilişkisine değinecekti.) Ancak, Ticanilerin seçimden sonra iyice gemi azıya alması CHP’ye pozisyon değiştirme fırsatı verdi. Kırılan heykellerin sayısı arttıkça, CHP’nin „mürtecileri ve iktidarı kınayan“ protesto mitinglerinin sayısı arttı. Sonunda, Celal Bayar Atatürkçülük şampiyonluğunu kazanması için altın tepside sunulan fırsatı fark etti ve 5816 sayılı kanunu çıkardı.
Pilavoğlu ve 74 müridi, kanun uyarınca 5 Mart 1952’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mahkum oldu. Anlaşılan DP’ye özenen cin fikirli CHP’liler bu konularda acemi oldukları için yanlış ata oynamışlardı çünkü ileride daha iyi görüleceği gibi, Nakşibendiler, desteklerini Nurcular ve Süleymancılara, dolayısıyla DP’ye vereceklerdi.
Unvanları deli
1952’de Malatya’da gazeteci Ahmet Emin Yalman’ı yaralama suçundan 10 yıl hapis yatan İslamcı-milliyetçi eylemci Hüseyin Üzmez, ‘Şu Bizimkiler’ adlı kitabında aynı hapishaneyi paylaştığı Ticanileri bakın nasıl anlatıyor: „Bir de Kemal Pilavoğlu vardı, hapishanede. Kimine göre sahtekâr, yalancı ve ahlaksız; kimine göre de büyük veli… Şalvarlı, poturlu, sakallı, sakalsız tipler. Başlarında takke ile kalpak arası başlıklar, ayaklarında çarıklar, lastikler. Paçaları dizlerine kadar uzanan yün çorapların içine sokulu acayip kılıklı insanlar. Orta Anadolu insanları. Çoğunun adının başında bir de ‘deli’ eki var. Deli Sadık, Deli Yusuf, Deli Mevlut… Delilik onlarda bir unvan gibi… Hapishane idaresi onları çok ezerdi. Çok acırdık. Ama onlar hallerinden şikayet etmezlerdi. Hatta ölmedikleri için hayıflanırlardı. Şu zalim gardiyanların dayaklarıyla ölseler şehit olacaklardı…“
27 Mayıs İhtilali’nden sonra İhtilal Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürülen Pilavoğlu, iddialara göre Orta Anadolu’dan getirttiği 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen oldu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. “Şarap üretmek günahtır, üzümlerini şarapçılara verenler cehennemde cayır cayır yanar“ diyerek Müslüman bağcıların yüreğine korku salan Pilavoğlu, adayı terk eden Rumların bağlarını teker teker satın alarak pekmezcilikten servet edindi. Adada kaymakamlık yapan Kutlu Aktaş’ın anlattığına göre, karısının ihbarı üzerine Bozcaada’daki evinin üst katında üç oğlan çocuğuyla basıldı ve „elle fiili livata“ suçuyla yargılandı. [http://www.yeniasir.com.tr/a/dizi/siluet/siluet4.htm] Olaydan birkaç ay sonra 1977’de Pilavoğlu’nun ölmesi ile tarikatın bir bölümü Nurculara bir bölümü de Aczmendilere dahil oldu. Ticani tarikatının bize bıraktığı miras ise, dinci akımlara yönelik saldırılarda sık sık tekrarlanan „mürteciler, Ticaniler“ repliği ile 5816 sayılı Kanun oldu.
Radikal 2
DİRENİŞ “DİRİLİŞ”TİR
Kasım 26, 2006
Tarih, nice şanlı direnişin, o direnişe tanık olanları, onun destansı hikayesini dinleyenleri, hatta direnişi boğmaya çalışanları bile “dirilttiğini” öğretir bize. Peygamberler tarihi, nice kutlu Allah elçisinin, az sayıdaki inananlarıyla birlikte hak/lı davaları uğruna güçlü, zorba ve kalabalık düşmanları karşısındaki örnek direnişleri ile doludur. Read more
Mücadele ve Muhasebe İslami Kimlik
Kasım 26, 2006
Yaşadığımz ülkede yılladır çok farklı yöntemler ve araçlar kullanılarak ortaya konulan düşüncelerin, çabaların, eylemlerin, oluşturduğu bir birikim mevcut. Ama aynı zamanda tüm bu birikimi kimlik düzeyinde sahih; ilkesel açıdan tutarlı ve hedefler noktasına geliştirici bir manzara sunmuyor bizlere. Niçin böyle? Neden egemenleri korkutan bu manzara, içinden bakanlarda yeterince bir itminan duygusu oluşturmuyor? Şüphesiz bu sorular sürekli gündemimizde olması gereken sorular. Daha önemlisi bu zemini tartışarak, üzerinde kafa yorarak geliştirmek gerekiyor.
Yaşanan süreç daha pek çok şey yanında tartışmasız biçimde göstermiş olmalı ki, yanlış sorular kaçınılmaz biçimde yanlış cevaplara yol açmakta. Ve özellikle de egemenler ellerinde bulundukları devasa propaganda aygıtları marifetiyle bu olumsuzluğu son yıllarda bir hayli beslediler..Dolayısıyla üzerinde mutabakata varıldığı izlenimi oluşturulmaya çalışılan kimi kalıpların sorgulanmasıyla işe başlamanın önemine bir kere daha dikkat çekiyoruz.
SÖMÜRGECİ TUTKULAR
Kasım 26, 2006
Tarihimizin en dondurucu dönemini yaşıyoruz. İnsani iklim adeta buz tutmuş gibidir. Bu dönem boğucu bir dönemdir. Küresel faşizm, halkları, bilinçsiz ve duygusuz sürüler haline getirmeyi başarıyor. İslam toplumları, yaşadığımız gelişmeler karşısında umut kırıcı bir sessizliğe gömülmüş durumdadır. Aziz İslam Ümmeti’nin sorunlarını, direniş hareketleri üstleniyor. Bizler, bugünü yaşayan bizler, bu sessizliğin nedenlerini bulabiliriz.
Köhne gelenekler, köhne yönetimler ve köhne yaklaşımlar, İslam toplumlarını, statü Read more
‘Uhud okçuları’ siperleri yine terk mi edecek; yoksa, hiç mi yoklar?
Kasım 25, 2006
Bir sene kadar önceydi, Konya’dan bir okuyucu, mesajında, ‘eskiden hararetli yüksek İslâmî idealleri savunan nicelerinin şimdi bütün o idealleri unutup, ‘ticaret, siyaset/ iktidar/ devlet kapılarından nemâlanmak için birbirleriyle yarışa girdikleri’nden, bir garib hal yaşandığından yakınıyordu.. Geçen gün, bir dost meclisinde de, ideallerin terkedildiği; İslamî bir dünya düzeni oluşturmak konusunda idealist bilinen nicelerinin, şimdi kavanozun kırılmasıyla dökülen pekmez üzerine sineklerin üşüşmesi misali bir sahne sergilemeye başladıkları, hattâ, İslam’ın bizden ‘devlet oluşturmak’ gibi bir talebinin olmadığını söyleyenlerin zuhûr etmeye başladığı dile getiriliyordu.. Read more
Mezhepler Arası Diyalog
Kasım 24, 2006
İbrahim KÜÇÜK / Vuslat Dergisi
dialog
Türkiye’de 1940’lı yıllarda Kültürleri Telif Cemiyeti adı altında kurumlaşan bu mantık sabatayist eliyle beslenerek günümüze kadar geldi. Bediuzzaman’ın antikominist yaklaşımından mütevellid ateistlere karşı ehli kitapla ittifak siyasetinden istifade ederek Tevhidi İslama karşı ehli kitapla ittifak siyaseti işletilmeye çalışıldı. Adına da dinler arası diyalog denilerek bu hareket geliştirildi. Ne var ki müminlere bu hareketin meşruiyeti ilmi temellerle sözde ispat edilirken edile-i şeriyyeden hiç biri kullanılmadı. Sadece kitaptan delil getirildi. Ama burada da mübarek ayetler kullanılırken(!) ne akaid, ne tefsir usulü, ne de fıkıh usulü gözetildi. Gözetilseydi zaten bu neticelerin çıkması mümkün değildi. Nasıl olsa cahiliye sistemlerince cahil bırakılmış hazır halk kitlesi din tepsisinde sunulmuş her şeyi yutmaya hazır beklemekteydi. Read more
Baskı ve Yasaklara Son! Eğitime ve Öğretmenlere Özgürlük!
Kasım 24, 2006
Özgür-Der, 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla bir basın açıklaması yayınladı. Eğitim sistemi ve öğretmenler için özgürlük istenen açıklamanın tam metnini yayınlıyoruz:
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 24 Kasım Öğretmenler Günü, her ilde ve tüm okullarda yapılacak çeşitli törenlerle kutlanacak. Saygı duruşlarıyla başlayacak törenlerde, öğretmenliğin kutsallığı üzerinden kurulan cümleler, öğretmenlere sunulan şükranlarla son bulacak. Resmi bir merasim soğukluğunda geçecek kutlamalarda, yoğun bir Kemalizm vurgusu ve övgüsü yer alacak fakat ne eğitim sisteminin çürüyen yapısı ve gençliğe verdiği korkunç zararlara değinilecek, ne de binbir sözle methedilen öğretmenlerin yaşadığı asıl sorunlar gündeme taşınacak. Oysa Milli Eğitim Sistemi, katı bir askeri anlayışın baskısı altındadır. Okullara kabul vatandaş yetiştirme fabrikası gözüyle bakan yönetici seçkinler, öğretmenleri de tüm çarkları paslanmış bu eski fabrikanın düşük ücretli işçileri olarak görmektedir. Read more
İnsan ve İslâm
Kasım 24, 2006
Ali Ünal
Allah, Bilen’dir ve Yaratan’dır; Bilen yaratır, Yaratan bilir. Allah, Allah olduğu için kendisine ibadet edilir, kul da kul olduğu için ibadet eder. İnsan, varlıklar içinde irade, ayrıca daha fazla bilgi ve sistemli bir konuşma mekanizması sahibi olmakla öne çıkar. Allah, insanı bu hususiyetleri sebebiyle yeryüzünde halife yapmış, yeryüzünün imarını ve (Kendi kanunları istikametinde) idaresini ona bırakmıştır.
Allah (cc), insana akıl, hayatın devamı için bütün bedenî arzuların kaynağı şehvet ve savunma adına da öfke vermiştir. O, bunları insanın ilmî, maddî ve manevî terakkisi için yaratılıştan sınırlandırmamış, fakat yine terakkisi ve gerçek insanlığa yükselmesi adına onları kullanmada ölçüler, belli sınırlar koymuş, bunlara uymayı da iradesine bırakmıştır. Çünkü insan, hem özündeki potansiyellerini geliştirip ortaya çıkarması, hem de cennete, ebedî saadete ehil bir hâl alması için dünyada imtihana tâbi tutulmaktadır. Read more
Göçmenin başındaki örtü
Kasım 24, 2006
Kimse kimseyi ciddiyetle dinlemese de, zaten ciddiyetin hafife alındığı, ortalık ‘görüşünüze saygı duyuyorum’ cümlesinden geçilmese de saygı duyulan görüşe ilişkin olarak pek az şeyin bilindiği ve kavrandığı, herkesin haklı olduğu buna karşılık son tahlilde gücü yetenin haklı sayıldığı bir yapı sunuyor günümüzde, konsensüs sistemi. Read more
Allah herşeye kadir’dir
Kasım 23, 2006
Yaşlı kadın oldukça dini bütün bir insanmış.. Her sabah kapısının önüne çıkar ve bağıra bağıra dua edermiş:
„Tanrım bize verdiklerin için sana şükürler olsun!“
Ve ardından her seferinde de yan komşusunun sesi duyulurmuş:
„Tanrı yok kadııın Tanrı yok!!!“
Yaşlı teyze ne kadar sinirlense de yine her sabah dua edermiş, öteki komşu da inadından her seferinde ona öyle bağırırmış.. Neyse.. Bir akşam, komşusu yaşlı teyzeye bir oyun etmeye kalkmış.. Markete gidip bi sürü meyve sebze, ekmek vs. alıp torbalara doldurmuş, yaşlı teyzenin kapısının önüne bırakmış…
Ertesi sabah teyze kapıyı açıp da yiyecekleri görünce çok şaşırmış ve sevinçle bağırmış:
„Sana şükürler olsun Tanrım, bu gönderdiğin yiyecekler için sana şükürler olsun!!!“
Ve ağacın arkasından onu seyreden komşusu seslenmiş:
„Tanrı yok kadıııın Tanrı yok!!! O yiyecekleri ben aldııııım!!!“
Yaşlı teyze hiç istifini bozmamış:
„Yüce Tanrım sana ne kadar şükretsem azdır!!!! Hem bu yiyecekleri
göndermişsin, hem de parasını şeytana ödetmişsin!!!“
Çağımızın Müslüman Kadından Beklentisi
Kasım 23, 2006
07 Haziran 2006
Kadın hakları ve kadının şahsiyetinden söz etmek, İslam’ın kadın hakkındaki görüşünü ortaya koymak ve bunu kabul etmek başka mesele, o görüşle amel etmek, İslami olduğuna inandığımız değerlere göre hareket etmek, yani İslami görüşü pratize etmemiz ve inandığımız hakları sosyal düzenimize ve yaşamımıza tatbik etmemiz ise başka bir meseledir. Fakat genellikle bizler teoriyle iktifa ediyoruz. Read more
“Ilımlı İslam(!)” hakaretinin gerekçeleri
Kasım 23, 2006
hamza er
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.” (8/Enfal
İslam hayatın her alanına hitap eden, insanın tüm problemlerine çözüm oluşturan yegane bir sistemdir. Çünkü İslam da, bize sağlanan bu bilginin kaynağı yaratıcı olan Allah(c.c.)’dır. Yaratmış olduklarını Allah(c.c.)’dan daha iyi tanıyabilecek, daha doğru yönlendirebilecek başka hiçbir alternatif yoktur. Read more

