Din ile kanun arasında başörtüsü meselesi
Ekim 31, 2006
[SAAF ] Muhammed Hüseyin FADLULLAH :
İslami kurallara uygun örtünme meselesi Avrupa’da hala ilgi odağı! Müslüman kadınların okullarda başörtüsü örtmesini yasaklayıcı bir kanun çerçevesinde yoğun bir tartışma yaşanıyor.İslami kurallara uygun örtünme meselesi Avrupa’da hala ilgi odağı! Müslüman kadınların okullarda başörtüsü örtmesini yasaklayıcı bir kanun çerçevesinde yoğun bir tartışma yaşanıyor. Kimileri başörtüsünü dini bir sembol olması nedeniyle laiklikle çelişen dini bir sembol olarak değerlendiriyor. Read more
İmralı: PKK Komuta merkezi
Ekim 29, 2006
SAAF-İran’ın Türkiye ve Kürt meselesi uzmanlarından Muhammed Hadi’nin PKK’nın ateşkes ilanını ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tutumunu analiz eden yazısını Baztab sitesinden Alptekin Dursunoğlu çevirdi.
Coğrafi Konum
Yerleşime açık olmayan İmralı adası, yüzölçümü bakımından Marmara Adası’ndan sonra Marmara Denizi’ndeki ikinci büyük adadır. İmralı Cezaevi, eskiden Deniz Kuvvetleri’nin idaresinde bulunan İmralı adasında bulunmaktadır. Abdullah Öcalan’ın adaya nakledilmesinden önce diğer mahkumların boşaltıldığı İmralı Cezaevinde şu an yalnızca Abdullah Öcalan adlı mahkum bulunmaktadır. Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir ki Türkiye’nin eski Başbakanlarından Adnan Menderes de burada idam edilmiştir. Read more
Yalanlar Çağı
Ekim 25, 2006
Günümüzde bilgi ve düşünce, ideolojik bir mahiyet kazanıyor; yanıltıcı ve yönlendirici bir içerikle, halkla ilişkiler endüstrisi tarafından pazarlanıyor. Bilgi, ideolojik, politik ve ırkçı amaçlarla manipüle ediliyor. Gerektiğinde halkların ilgileri çok farklı bir alana kaydırılabiliyor. Dünya kamuoyu yalanlarla meşgul edilebiliyor. Dünyaya hükmeden kavramlarla insanlığa resmi masallar anlatılıyor. Resmi masallarla gerçek dünya arasında korkunç uyuşmazlıklar olduğu görülemiyor. Resmi masallar, genellikle ideolojik sözcüklerle/yaklaşımlarla kurgulanıyor, ideolojik her yaklaşım, gerçekliği tahrif ve tahrip ederek yola koyuluyor. Read more
Bu gün KUDÜS günü
Ekim 20, 2006
Bu gün Dünya Kudüs günü, Razamanın son cuması Müslümanların hiç aklından çıkmaması ve özgürlüğü için tüm güçleri ile çabalamaları gereken Kudüs’ün günü.
Rabbimizin çevresini mübarek kıldığını buyurduğu Kudüs, kutsal bir şehirdir.O Müslümanların ilk kıblesi idi. Koynunda Mescidi Aksa’yı barındırır. Read more
‘Ermeniler de, biz de kurbanız!’
Ekim 17, 2006
*Müslümanlar neden İttihatçı Talat Paşa’nın cinayetlerini örtmeye çalışırlar ki?’ diyen Dilipak, ‘Ermeniler de bizler de aynı çetenin kurbanıyız’ dedi. *
Bir Başka Açıdan Ermeni Sorunu
Müslümanlar neden İttihatçı Talatın cinayetlerini örtmeye çalışırlar ki!
Ne yani, Bunları, Müslümanları mı, Osmanlıyı mı, Türkleri mi savunuyorlar Ermenilere karşı.
Yok böyle bir şey..
Ermeni tehcirini ve ardından yaşanan olayları tezgahlayanlarla İslama “İrtica”, Müslümanlara “Mürteci” diyenler aynı cuntanın adamları idi.. Osmanlıyı yıkanlar da onlardı. Yani biz aynı ihanet çetelerinin kurbanı olduk..
Ermeniler Osmanlı literatüründe “Kavmı sadıka” olarak anılır, daha diğer bir çok kavim gibi.
Aşkalede, Maraşta, daha bir çok yerde ne oldu derseniz, çok şey oldu. Heryerde kanlı dereler, Kanlı geçitler var.. Çok kan aktı.. Ruslar Ermenileri arasından buldukları komitacıları silahlandırıp Müslüman köylerine saldırttılar. Fransızlar da öyle, İngilizler de. Amerikalılar da kışkırttı Ermenileri, Yunanlılar da.. İttihatçılar da birilerini kışkırtıp Ermeni köylerini bastırdılar. Ermeni zenginlerin bağını bahçesini, servetini yağmaladılar. Tehcir sona erdiğinde ortaya çıkan kaptalist sermaye, mütegallibe takımına bakın bakalım, kimlermiş?
Demem o ki, her iki kesimde de zalimler ve Mağdurlar vardı..
Burada yanlış olan bu işten Müslümanları, Osmanlıyı, Türkleri ya da Ermenileri bir bütün olarak sanık sandalyesine oturtmak.. Her Ermeniyi Asala militanı gibi görme yanlışı.. Her Osmanlı da Talat değildi..
Osmanlıyı yıkmaya karar verenler, 1914 sonrası Çanakkale savaşının ardından Filistinin işgaline hız verenler, Osmanlıyı içeriden çökertmek ve batılıları Osmanlının başına bela ederek İsraile giden yolda önlerindeki Osmanlı engelini kaldırmak için etnik ve dini toplulukları kışkırtma yoluna gittiler.. Ermeni Meselesinin arkasında da bunlar var, Rum meselesinin arkasında da.
Baksanıza Abdulhamide “Kızıl Sultan” diyen, suikast düzenleyen kim? Bir Ermeni komitacı. Ermenileri sürgüne gönderen kim ? Talat Paşa. Peki Talat Paşa kime karşı? Abdulhamid’e karşı..
İttihat Terakki komitacıları, biz Türkleri, Kürtleri, en genel anlamda Müslümanları, Osmanlıyı ne kadar bağlarsa, Ermeni komitacılar da Ermenileri o kadar bağlar.
Zaten bu olaylar ortaya çıktığında savaş yılları idi ve Osmanlıyı bir darbeci cunta yönetiyordu.. Türkler ve Ermeniler gerçeği görmeli artık ve bu kirli oyuna daha fazla alet olmamalı..
Ortada kanlı ve kirli bir oyun var..
Ermenilere karşı İttihatçıları kışkırtanlarla, Ermenileri Osmanlıya karşı kışkırtanlar aynı çevreler. Bunun adı bu gün de yürürlükte olan “Kontrollü bunalım Stratejisi” “Tavşana kaç, tazıya tut” diyeceksin..
Ne yani, şimdi bizim laikçiler canhıraş bir şekilde Osmanlı zamanında yaşanan bir olay sebebi ile Osmanlıyı mı savunuyorlar? Müslümanları mı savunuyorlar. Yok canım, Osmanlıyı yıkan ve Ermeni meselesini ortaya çıkartan İttihatçıları savunuyorlar. Bu gün bu tezgahı sürdürenler İttihatçıların bu günki manevi mirasçılarıdır.. Medya, mafya, Sermaye, Siyaset, Bürokrasi arasındaki karanlık ve kanlı, derin güç, bu darbeci kadrolar aynı mirasın paydaşlardır..
Ben bu katillerin cinayetlerine niye ortak olayım. Onların kanlı eylemlerinin sorumluluğunu taşıyayım, Talatı bir kambur gibi sırtımda taşıyayım..
Bu gün hala bu kanlı ve kirli oyun devam ediyor. Birileri geçmişin trajik olaylarından yola çıkarak yeni kavgalar üretmeye çalışıyorlar..
Yapılması gereken Ermenilere karşı Türklerin mazlumiyeti, ya da Türklere karşı Ermenilerin mazlumiyeti üzerinden kışkırtıcı raporlar yayınlamak değil. Allah bize “Adil şahidler” olun der.. “Bir kavme olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmesin” der.. Kimin haklı olduğu, öldürülenlerin kafatası sayıları sayılarak ya da kanları tartılarak ölçülmez.. “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir”.. Her olay tek tek ele alınır..
Her iki kesimde de kurbanlar ve katiller var. Biz her iki kesimin kurbanlarının acılarını paylaşıp, katillerini lanetleyelim..Tekrar söylüyorum, Türkler ve Ermeniler, Müslümanlar ve Osmanlı aynı kirli komplonun kurbanı olduk.. Talat haininin kimin adamı olduğuna bakalım..
Bakım bu Fransızlar güya sureti haktan gözüküyorlar.. Onların Afikada, Asyadaki cinayetlerini anlatmaya gerek yok.. Hele Cezayiri tartışırken dudaklarımızın yanması gerek. Fransızlar Cezayirde Arap kardeşlerimizi birbirine kırdırır, katliamlar yaparken biz Fransanın yanındaydı.. İsraili ilk, Cezayiri son tanıyan ülke olduk o zamanlar.. O haksızlıklar olurken susmadık, zalimleri destekledik.. Şimdi kalkıp Fransanın cezayirde yaptıklarını anlatarak Fransayı köşeye sıkıştıracağız..
Maraşta Ermenileri silahlandırıp Müslümanların üzerine saldırtan Fransa değil. Geri giderken silahlı Ermeni grublarını Müslümanların önüne atıp gitmedi mi? Birileri, bu gün de olduğu gibi bu ülkenin evlatlarının kanları ve gözyaşları üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmek istiyor.. Bu gün gelinen noktada yapılanlar da barışa, hakikate hizmet etmiyor.
Tekrar söylüyorum, bu gün bile hala başımızın belası olan irtica tartışmalarını başlatarak Müslümanları o günlerde lince tabi tutup, camileri kurşunlatanlarla, Ermeni tehcirini ve ardından gelen müessir olayları tezgahlayanlar aynı çevrelerdi. Biz ve Ermeniler aynı katil sürüsünün kurbanı olduk..
Ruslar doğudan girip Ermenileri silahlandırmadan önce, Allahuekber dağlarındaki trajedinin arkasında aynı İttihatçı çetesinin Almanlarla birlikte Rusyaya saldırdıklarını unutmayın. Çanakkale savaşı da böyle çıktı.. İş püf noktası burası..
Biz takip adı Müslüman adı katil çetesinin Trapzon kalesinin Ermeni mahallesine bakan yamaçlarında olacak, her gün bir Ermeniyi salladırıp ipini kesen, vadiden aşağı yuvarlanan cesedini etçil kuşlara yem ettiğini unutmayalım.. Katil sürüsü bir kısım Ermenilerin de masum Müslüman kadınların karınlarını deşip bebelerini parçaladıklarını.. Bizim burada kimin yanında duracağımız belli değil mi?
Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacağız..
Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir.. Tarihin tanıkları ve sanıkları kaybolmuş davalarının yeniden görülmesi ya da bunların bir kan davasına döndürülmesi değil olması gereken.. Bu acı olaylardan ders alarak ortak geleceğimiz için barışçı bir proje üretmektir olması gereken.. Türk, Müslüman ve Ermeni düşmanlığı üzerine kurulu her propoganda bu kanlı olayların devamı için katkı anlamına gelecektir.. Ve her iki kesim ve sureti haktan gözükerek ortaya çıkanlar, bir çok diğer ülke de bunu yapıyor..
Suç şahsidir. “Babalar koruk yediklerinde oğullarının dişleri kamaşmaz.”
Uyanalım ve her iki kesimin üzerinde oynanmak istenen kirli oyunu el birliği ile bozalım.. Fransız Sosyalistlerinin bu yüzkarası çıkışları bizim için bazı şeyleri yeniden düşünmek açısından bir fırsat olsun. Bu fırsat herkes için, Ermeniler, AB ve Fransa için.
Selam ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak
DİNLER ARASI DİYALOG
Ekim 14, 2006
Yunanca dialogos kelimesi fransızca’ya dialogue olarak geçmiş, Türkçe’de diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı konuşma demektir. Kişiler ya da, ideolojik, siyasi taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye diyalog denmektedir.
Dinler arası diyalog“ ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan insanların bir araya gelerek kavga etmeden birbiriyle konuşması, belirli ortak ilkeler / ana başlıklar üzerinde uzlaşma arayışları; birbirlerine hoşgörüyle bakarak, ortak meseleler etrafında konuşup tartışma ve işbirliği yapmaları olarak tanımlanmaktadır.
Diyaloğu istenen „dinler“, kronolojik sıraya göre, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’dır. Bu üç dinin diyaloğu meselesi nereden çıktı, buna geçmeden önce, „dinler arası diyalog“ faaliyetlerinin tarihi geçmişini kısaca incelememiz kaçınılmazdır.
Dinler arası diyalog konusunda kalem oynatanlar, dinler arası diyalog sürecini peygamber zamanına kadar götürmekte, Kur’an’ın (Al-i İmran, 64 gibi) kimi ayetlerini de buna delil olarak sunmaktadırlar. Fakat bu gönderme, benzer konularda olduğu gibi, Kur’an’ı, batıl bir davaya alet etmekten öte bir şey değildir. „Dinler arası diyalog“ olgusu, misyonerik bir geçmişe sahiptir ve Hz. Peygamber dönemine kadar uzanmaz. İslamın ilk döneminden başlamak üzere [Yahya ed-Dımaşki (ö.754), bilahare Musa b. Meymun (Maymonides) (ö.1204) vb..] pek çok ehli kitap bilgini en başta Kur’an’ı eleştirmişler, müslümanlar da onlara cevap vermişlerdir. Ortaçağda Başpiskopos’un sarayında Hristiyan-Müslüman-Musevilerin tartışmak için bir araya geldikleri bilinmektedir. Ayrıca, İbn Rüşd, Farabi ve St. Thomas birbirlerini etkilemişlerdir. Bütün bunlar diyalog değilse, diyalog nedir?
„Dinler Arası Diyalog“ faaliyetleri, Judeo-Hristiyan medeniyetinin ciddi bir düşman olarak gördükleri İslam’ı bertaraf etme planlarının bir gereği olarak başlamıştır. Aslında Yahudi ve Hristiyan medeniyetinin İslam’a düşmanlığı, Hicret takvimiyle yaşıttır. Medine İslam devleti belirli aralıklarla, en ciddi badireleri Yahudilerle ve Hristiyan Bizans’la atlatmıştı. Fakat mü’minler topluluğunu bertaraf edememişlerdi. Batılıların İslamı ve müslümanları düşman olarak görmelerinin en önemli bir nedeni de, sömürgecilik ve misyonerlik hizmetlerinin müslümanlar tarafından engellenmesidir. (Norman Daniel) Edinburg’da islami çalışmaların kurucusu olan Sir William Muir 1897’de „Muhammedanizm Hristiyanlığın yegane, en açık en tehlikeli düşmanıdır“ diyor, „yalancı peygamber (Muhammed) bizim karanlık ülkemizin tanrısı olabilir mi?“ sorusuyla öfkesini dışa vuruyordu.
Misyonerler 1950’lerde dünyanın 25 büyük şehrinden 18’inin büyük çoğunlukla hristiyanlarla dolu olduğunu biliyorlar, 2000’lerde 17’sinin, büyük çoğunluğu Hristiyan olmayanlarla, yani müslümanlarla doldurulacağını; bunun ötesinde bu süper islami merkezlerin islami neo-fundamentalizmin yatağı olacağını var sayıyorlar. Öyleyse, söz konusu 2000’li yıllar gelmeden önce mutlaka bir şeyler yapılmalıydı ve de yapılmaktadır…
Kültürler arası ve dinler arası diyalog konularıyla ilgilenen ilk isimler (mesela Paul F. Knitter) „Dünya Misyonerleri Topluluğu“ gibi teşkilatların üyesidirler. Esas olarak dinler arası diyalog faaliyetini başlatan, Katolik kilise Vatikan’dır. Vatikan’ın üç yıl içinde (1962-1965) gerçekleştirdiği ünlü II. Vatikan Konsili dinler arası diyalog çalışmaları açısından çok önemlidir. Dinler arası diyalog faaliyetleri bu konsilden sonra ciddi bir ivme kazanmıştır.
II. Vatikan konsilini 1962 yılında, Türkiye’de uzun yıllar kalmış, Türk ve müslüman dostu olarak lanse edilen Papa XXIII John tertip etti. Doğrusu Türkler(!) de bu Papa’yı çok sevmiş olmalı ki, bu zatın 2000 yılında aziz ilan edildiği törene Türkiye’nin Kültür Bakanı da katılmış, hatta İstanbul’daki Vatikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu sokağın adı değiştirilerek oraya, Papanın kardinallik adı verilmiştir. II. Vatikan Konsili’nde dinler arası diyalog çalışmalarının yapılmasına karar verilmiş ve bir dinler arası diyalog sekreteryası kurulmuştur. Kararları 1965 yılında açıklanan bu konsilde Vatikan ilk kez „Hristiyanlık dışında kurtuluşun olabileceğini“ resmen kabul etmiştir. Bu karar, Kilise’nin artık müslümanları da „kurtuluşa erebilecek olanlar“ zümresinden sayması anlamına gelmekteydi. II. Vatikan deklarasyonunda (Nostra Aetate) Hristiyanlarla müslümanların aynı ezeli ve ebedi, bağışlayıcı ve her şeye kadir v.d. bir tek Tanrı’ya ibadet ettikleri vurgulanmaktadır. Hemen arkasından ise, „Her ne kadar İsa’yı tanrı olarak kabul etmeseler de O’na bir peygamber olarak büyük saygı gösterirler. O’nun bakire annesi Meryem’e de aynı şekilde hürmet ederler…“ kararıyla, müslümanları ilk kez „hidayet“ çerçevesi içine dahil ediyorlardı. Oysa Hristiyanlarla müslümanların „aynı tanrıya ibadet ettiği“ doğru değildir. Bunu Kilise bildiği için 1965 yılına kadar müslümanları dalalette görmüşlerdi. Bu metinde İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu ve teslis inancı aynen muhafaza edilmiş, müslümanlar bu akideyi kabul etmemelerine rağmen „hidayette olabilirler“ çerçevesine dahil edilmiştir! 1992 yılında Vatikan bir Katolik Kilisesi ilmihali yayınlamış, orada, İslamın tanındığı, hatta tevhidi mesajlar taşıdığı şeklinde lütufkar ifadelere yer verilmiştir.
II. Vatikan Konsilinde farklı dinlerle iyi ilişkiler kurmak konusunda karar alınmıştı. Alınan kararlar gereği Papa tarafından 1964’te Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası kuruldu. 1988’de bu kurum „Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili“ (PCID) adını aldı. Dinler arası diyalog aktiviteleri çerçevesinde Vatikan’a bağlı Arap-İslam Araştırmaları Enstitüsü tarafından 1974’ten beri „İslamochristiana: Dirâsetun İslamiyyetun Mesîhıyye“ adıyla, her yıl bir sayı yayınlanan bir dergi çıkartılmaktadır.
1970’de Japonya’nın Kyoto şehrinde dünyanın bütün büyük dinlerinin mensupları „bizi birleştiren şeyler bizi ayrıştıran şeylerden daha önemlidir“ anlayışıyla „Dünya Dinleri Barış Konferansı“nda bir araya geldiler. Alınan ortak kararlar özet olarak şunlardı: İnsanlık ailesi birdir tüm insanlık eşittir ve haysiyetlidir; bireylerin şuurları masundur; insan toplumu değerlidir; güç her şeyi haklı hale getiremez; sevgi merhamet, ruhun iç samimiyeti vs. nefret, düşmanlık ve menfaatten daha önemlidir; zengin ve zalime karşı mazlumun yanında olmalıdır; iyi niyet zafere ulaşacaktır.
1974’de kurulan Müslüman-Yahudi-Hristiyan Konferansı Teşkilatı, biri 1975’de İtalya’da, diğeri 1977’de Lizbon’da olmak üzere iki uluslar arası konferans gerçekleştirmiş. İlki, „Gıda/Enerji ve Büyük Dinler“, ikincisi de „Dünya Dinleri ve Yeni Dünya Düzeni“ konusunu tartışmış.
Amerikan Din Akademisi New York’da 1979’da sıra dışı bir toplantı gerçekleştirmiş. Akademiye bağlı İslami Araştırmalar Komitesi ABD’deki Yahudi, Hristiyan ve Müslüman akademik çevreleri, diyaloga teşvik ediyor. Daha sonra bu kollokyum Müslüman-Hristiyan-Yahudi Konferansı adını alıyor.
Amerikan Din Akademisi İslami Araştırmalar Grubu (Başkanı İsmail R. Faruki) 1979 yılında „İbrahimi Dinlerin Trialogu“ başlıklı bir sempozyum düzenlemiş. Üç dinden üçer dinbilimci davet edilmiş. Bu Konferansın açış konuşmasını yapan Vatikan eski Kardinali Sergio Pignedoli konuşmasına Tevrat’tan (Tekvin: 17/4) aldığı „Sen pek çok milletin babası olacaksın“ sözüyle başlıyor. İleriki cümleleri arasına şu sözleri yerleştiriyor: „İsrail Kavmi ‘Tanrının Kavmi’ ünvanından hoşlanır ve ezeli ve ebedi tanrı’nın ona bahşettiği bu onuru azaltmak hiçbir surette benim niyetim değildir.“ Kardinal Sergio, tıpkı II. Vatikan kararlarındaki gibi, müslümanların, Hristiyanların teslis, enkarnasyon ve İsa aracılığıyla kurtuluş teorisini benimsemediklerini, İncilin tamamını kabul etmediklerini, ama yine de hristiyanları monoteist saydıklarını sitayişle anıyor(!) Burada Kur’an’dan 16/125 ve 2/62, 5/48, 42/15, 2/148 gibi ayetleri okuyor ve kendince anlamlar çıkartıyor. Peşinden şöyle diyor: „Geçmişteki ihtilafları telafi etmek için yürümemiz gereken yolu Papa XXIII. John, VI. Paul ve II. John Paul; Jule İsac, Massignon, Kardinal Bea gibi alimler göstermişlerdir!“
Hristiyan-Müslüman diyalogunda 1974’de Libya’da gerçekleştirilen Tripoli konferansına gelinceye kadar bütün atakları Hristiyan alemi (Vatikan) yapmıştır. Tripoli konferansı da Vatikan ve diğer bazı Doğu Hristiyan kiliseleri ile değişik bölgelerden müslümanlar tarafından tertip edilmişti. Fakat bu kez hiç değilse ev sahibi müslümanlardı ve bunun için toplantı fiyasko ile neticelenmiştir.
1981 Yılında Vatikan’ın Türkiye (dînî) temsilcisi olan Monsenyör Pierre Dubois ile, öğrencisi Niyazi Öktem 1983 yılında İstanbul’da „Aristo ve Akdeniz kültürü“ başlıklı bir dinler arası diyalog toplantısı düzenlemiş. Toplantıda sunulan tebliğleri Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü yayınlamış.
Avrupa Komisyonu, Kasım 1995 tarihinde Toledo’da organize ettiği buluşma ile üç dinin temsilcilerini bir araya getirmiştir.
1990 Yılında dinler arası diyalogla uğraşan, onursal başkanlığını Ahmet Mumcu’nun yaptığı Noel Baba Vakfı ortaya çıkıyor. Bu vakıf, Kilisede düzenlediği Rum Ortodoks ayininden (6 Aralık 1996) sonra Niyazi Öktem’in „henüz Hz. Muhammed peygamber bile değilken Anadolu’da tek tanrılı dini yayan, bir Anadolu ereni, bir veli kabul edilmesi gereken“ dediği Aziz Nikolas’ın ruhuna yasin okutma başarısını gösteriyor! Aynı yıl Noel baba etkinliklerine Abdurrahman Dilipak ve ZAMAN’dan bazı yazarların katılması Niyazi Öktem’in övgüsünü kazanıyor!
Bu esnada Rum Ortodoks kilisesi, Patrik II. Bartholomeos aracılığıyla diyaloğu genişletme çabalarını sürdürürken derin devletin bir kanadının şimşeklerini üzerine çekiyorsa da, aynı dönemde Fethullah Gülen’in Bartholomeos ile bir görüşme yapması herhalde derin şimşekleri yumuşatmış olmalıdır. Bilahare Fethullah Gülen Papa’yı ziyarete gitmişti.
Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) gibi „içerden“ bazı teşkilatların yanısıra birtakım Hristiyan kişi ve kuruluşlar „sivil toplum örgütleri“ adı altında diyalog çalışmalarını hızlandırdılar. Süryani Kadim Kilisesi İstanbul Metropolit’i; Yahudi Cemaatinden bazı din adamları, Ermeni kilisesinden Mesrop Mutafyan, Fethullah Gülen vb.. simalar diyalog toplantılarının „daimi kontenjan“ üyeleriydi…
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve vakfın onursal başkanı M. Fethullah Gülen’in bayraklaştırdığı „Hoşgörü ve Diyalog“ anlayışı, vakfın 1995 yılı Ocak ayında Çırağan otelinde düzenlediği „muhteşem“ bir törenle başlatılıyor.
Aralık 1996’da gerçekleştirilen Noel Baba etkinliklerine 500. yıl vakfı gibi bir Musevi teşkilatın yanı sıra, „müslüman ve sünni kesimi“, ZAMAN gazetesi temsil ediyor.
1997 Haziran’ında İstanbul Hilton Oteli’nde GYV tarafından „Medeniyetler Arası Diyalog Kongresi“ düzenleniyor. Aynı vakıf aynı Otelde 25 Aralık 1997 günü „Ulusal Uzlaşmaya Teşvik Gecesi“ düzenliyor ve başta Süleyman Demirel olmak üzere pek çok sanatçı ve siyasiye ödül veriyor.
GYV, ilki 1998 Haziran’ında olmak üzere Bolu’nun Abant ilçesinde, ilk kez dergimiz tarafından „Abant Konsili“ olarak adlandırılan Abant Toplantılarını düzenledi. Bu ilk buluşmanın başlığı „İslam ve Laiklik“ idi. Dördüncüsü 2001 yılında yapılan „geleneksel Abant toplantıları“nın önümüzdeki yıllarda devam edeceği beklenmektedir. Bu toplantılar uzlaşma, diyalog, bir arada yaşama, dini çoğulculuk, öteki, İslam ve laiklik, islam ve demokrasi gibi konu ve kavramları tartışıp, İslam’la uzlaşması mümkün olmayan kavramları uzlaştırma, İslam inancını flulaştırma işlevini yerine getirdi.
Bu arada devletin resmi dini mercii de diyalog için kolları sıvamıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı 1993 yılında I. Din Şurası’nı düzenledi. Bu şurada dinler arası diyalog toplantıları düzenlenmesi önerildi. Kasım 1998’de, adıyla ve sanıyla II. Vatikan Konsili’ne benzeyen II. Din Şurası’nı tertip etti. Şura’ya 32 ülkeden 235 ruhani ve bilim adamı katıldı. Ermeni Patriği hariç, Türkiye’deki tüm Ruhani liderler bu şurada konuştular. Vatikan’dan bir kardinal katıldı. Türkiye’den, Milli Güvenlik Kurulu ve Genelkurmay’dan da temsilciler bulunuyordu. Fakat „II. Din Şurası“na bakın ki, basının ifadesiyle, „İslamiyetle ilgili tartışmalara son noktayı koymayı amaçlayan“ Diyanet İşleri Başkanlığı, Şura’ya radikal islamcıları davet etmemişti. Yani „radikal islamcılar“ Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler kadar bile diyaloğa layık görülmemişlerdi! İşte dinler arası diyalog buydu! Buna rağmen Şura’nın üç ana başlığından ikincisi, „Dinler Arası Diyalog“ idi. Şura’da „Dünyamızı yaşanabilir hale getirmenin ve barış içinde yaşamanın tek yolu bizim dışımızdakilerin dini inançları ile örf ve adetlerini ne acımasızca tenkit etmek, ne de kendi inanç ve değerlerimizi bir tarafa bırakarak onları taklit etmektir“ deniliyordu. II. Vatikan Konsili’ni 33 sene geriden takip eden Şura’nın sonuç bildirgesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir „Dinlerarası Diyalog Genel Sekreterliği“ kurulması kararı yer almıştı.
Alınan kararlara göre, hiçbir dinin propagandası yapılmayacaktı! Din mensupları, farklı dinlere karşı taassuptan ve önyargıdan uzak kalmaya davet ediliyor, din ve milliyet farkı gözetilmeden, insan hakları, özellikle de din ve vicdan hürriyeti konusunda, haksızlığa uğrayan milletlerin ve toplulukların yanında yer almanın gerekliliği üzerinde duruluyordu. Ayrıca gelecek yıllarda Türkiye’de İbrahimî dinlerin dünü, bugünü ve geleceği ile ilgili bir toplantı düzenlenmesi karara bağlanmıştı. T.C. Turizm Bakanlığı’nın yürütmekte olduğu „İnanç Turizmi“ projesine, ilgili dinler hakkında sağlam bilgiler verilmek suretiyle katkıda bulunulmanın gereği de alınan kararlar arasındaydı. Sonuç itibariyle II. Din Şurası’nda öne çıkan başlıklar Hristiyanlık ve Yahudiliğe saygı, hoşgörü, İbrahimi dinler kavramı ve inanç turizmi gibi belli başlı konulardı.
Şubat 1998’de de UNESCO Fas’ın başkenti Rabat’ta Kral II. Hasan’ın himayesinde Dinler Arası Diyalog toplantısı düzenledi.
Diyalog sürecine İstanbul Büyükşehir Belediyesi de katkıda bulunmaktaydı. Belediye tarafından 1998 yılı Mart ayında, „Kültürler Arası Diyalog“ başlıklı bir sempozyum düzenlendi. Sempozyuma Türkiye içinden ve dışından pek çok Müslüman, Katolik, Ortodoks, Protestan, Musevi ve Zerdüşt bilim adamı, teolog, aydın ve uzman katıldı. Bunlar arasında bilhassa İstanbul Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, İstanbul Süryani Patriği Yusuf Çetin, Vatikan Temsilcisi Khalid Akesheh ve (1998 yılında) Vatikan’da Papa Jean Paul ile görüşen Fethullah Gülen ve M. Said Aydın hemen dikkat çeken isimlerdi. Daha önce Fas’ta Kral Hasan ve Ürdün’de Prens Hasan’ın girişimiyle tertip edilmiş bulunan bu sempozyumun, gerek „dinler arası diyalog“ sürecine, gerekse „kültürler ve medeniyetler arası ilişkiler“in gelişmesine büyük bir katkı sağlamış olduğu söyleniyordu.
Fethullah Gülen’in ilk başta Türkiye içinde başlattığı, „dinler arası diyalog“ girişimleri 1998 yılında Türkiye sınırlarının dışına taştı; Katolik Dünyasının Lideri Papa II. John Paul ve Kudüs Hahambaşısı Eliyahu Bakhsı Doron görüşmeleri ile zirveye ulaştı.
İlki Mayıs 1998 tarihinde Milano Üniversitesi’nde toplanan Türkiye dahil 8 ülkenin konu ile ilgili araştırma yapan öğretim üyeleri „Din-Devlet İlişkilerini Araştırma Derneği“ adı altında bir çalışma sürecini başlattılar. Bu sempozyumun ikincisi GYV tarafından Ekim 1999’da İstanbul’da „Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu“ başlığı ile düzenlendi.
1999 Eylül’ünde İstanbul’da GYV’nca Osmanlı devletinin kuruluşunun 700. yıl dönümü referans gösterilerek, „Hoşgörü 700 Sempozyumu“ düzenlendi. Sempozyumun bitiminde üç semavi dinin korolarından oluşan ortak ilahiler konserinden sonra, „gerçekten hem zihinler, hem de kalpler paslarından arındı“ deniyordu.
1999’da Diyanet İşleri Başkanlığı bir „Dinler Arası Diyalog Merkezi“ kurdu.
1999 yılı Mayıs’ında Aachen Bischöf Akademisi tarafından „Çatışma ve İşbirliği Arasında: Avrupa ve İslam“ konulu bir toplantı düzenlendi.
Diyalog sürecinde dur durak bilmeyen GYV’nın diyalog sekreteryası başkanı M. Said Aydın ve Cizvit rahip Thomas Mitchel Urfa’da (akabinden İstanbul’da) Nisan 2000’de, Kültür ve Turizm bakanlıklarınca da destek gören „Uluslar arası Hz. İbrahim Sempozyumu“nu düzenledi. Görüldüğü üzere, Diyanet’in II. Din Şurası’nda alınan İbrahimi Dinlerle ilgili bir toplantı düzenleme kararını Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yerine getirmiştir. Toplantının üç ana başlığından biri de „Hz. İbrahim’in zengin mirası ışığında üç monoteist din arasında geliştirilmesi gereken diyalog, hoşgörü ve barış faaliyetleri“ idi. Sonuç olarak bu sempozyumdan „Farklılıkların önemli bir kısmı asırlardır birikegelmiş cehaletten kaynaklanmaktadır“ kararı çıkmıştı. Hz. İbrahim barışın ve diyalogun bir sembolü kabul edilmişti.
Mayıs 2000’de İstanbul’da aynı vakıf tarafından „Diyalog Avrasya Toplantıları“nın II.si düzenlendi. Vakıf yine Mayıs 2000’de İstanbul’da „Çeyrek Asrı Aşan Gurur Tablosu“ ödül törenini düzenledi ve pek çok sanatçı, siyasetçi ve gazeteci-yazara ödül dağıttı.
Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz Papa ile görüşmesinden sonra, İsrail baş hahamının ısrarlı daveti üzerine Kasım 2000’de İsrail’e gidecekti ki, İsrail-Filistin çatışmaları nedeniyle süresiz olarak ertelendi.
Dünya Kiliseler Birliği, Ortadoğu Kiliseler Birliği gibi kuruluşlar yoğun bir şekilde dinler arası diyalog etkinlikleri yapmaktadır. UNESCO 2000 yılında Aziz Pavlus’un memleketi olarak takdim edilen Tarsus’da tüm azınlıkları kucaklayan bir toplantı yaptı. Toplantı sonunda yayınlanan „Tarsus Deklarasyonu“, temsilci tarafından rapor halinde Avrupa Konseyi’ne verildi. İşbu deklarasyon 2000 yılında düzenlenen uluslar arası diyalog toplantılarında, her fırsatta Avrupalılar tarafından gündeme getirildi ve Türkiye tebrik edildi.
Ağustos 2000’de Diyanet İşleri Başkanlığı, 47 dini liderin katıldığı IV. Avrasya İslam Şurası’nı tertip etti.
Eylül 2000 tarihinde „Hoşgörü Yılı ve İnanç Turizminde Göller Bölgesi“ isimli sempozyum düzenlendi. 2001 Yılında, başta Abant olmak üzere pek çok toplantı yapıldı.
En son olarak 2002 yılı Şubat ayında İstanbul’da, Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi öncülüğünde İKÖ-AB Ortak Forumu adında, İslam ülkeleri ile Avrupa birliği Dışişleri bakanlarını bir araya getiren bir diyalog toplantısı düzenlendi. Bu toplantılar saymakla bitecek gibi değildir. Yapılan bütün toplantı ve temasların tam dökümü çıkartıldığında bu saydıklarımızın birkaç misli yer tutacağı çok aşikardır
Neşvü nema bulduğu kaynak Vatikan olan Dinler Arası Diyalog çalışmalarının hedef ve gayesi ne olabilir? Hristiyan Batı ve Yahudi dünyası gerçekten müslümanlarla diyalog içine girmek, onları anlamak, aralarındaki husumetleri gidermek istiyor olabilir mi?
Türkiye’de, başta Fethullah Gülen grubu, onun önemli organı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve Diyanet teşkilatı olmak üzere „içerden“ konuşan diyalogcuları çok genel hatlarıyla iki kategoride değerlendirmek mümkündür: Birinci kategorideki diyalogcular, söz konusu Vakıf ve DİB gibi, ne yaptığını bilen, belirli yerlere belirli vaadlerde bulunmuş, dolayısıyla diyalog faaliyetlerini belirli misyon gereği yerine getiren kişi ve kurumlardır. Anılan bu kuruluşlar bir anlamda kendi halkına karşı Yahudi-Hristiyan medeniyetinin misyonerleri gibidirler. Bu kategoride yer alan kişi ve kurumları iyi niyetli, müslümanların hayrına çalışan insanlar olarak görmek, siyasi körlüktür, dünyada ve Türkiye’de ne olup bittiğini görmemektir. Bir ihanet projesine „iyi niyetlidir“ kaşesini vurmak, onu ihanet olmaktan çıkartmaz.
İkinci kategoride ise, bu rüzgara kendini kaptıran, siyasi bilgisi ve basireti ya hiç olmamış ya da dumura uğramış, akademik seralarda yetiştirilen süs bitkisi gibi, depolitize bir bilim hedefiyle yetiş(tiril)en din bilgini, ilim adamı, ilahiyatçı ünvanlı kişilerdir. Bu gruptakiler, çok saf bir şekilde, gerçekten Papalık kurumunun ve birtakım Masonik teşkilatların kendilerinin önderliğindeki bir İslami diyaloğa ihtiyaç duyduklarını zannetmektedirler. Birinci kategoridekiler, misyoner teşkilatlarıyla girişilen bir misyoner faaliyetinin, yani bir ihanet şebekesinin elemanları ise, ikinciler de bu ihanet şebekesinin ahmak dostları cümlesinden sayılmalıdır. Eskiden beri her tokmak vurucunun bir „hıh“ deyicisi bulunur.
Diyalog toplantılarında serdedilen fikirlere bakıldığında, diyalog şu şekilde temellendirilmektedir:
I- „Farklı inançlara sahip insanların bir araya gelmelerinde artık zaruret vardır! İslam dini diyalog ve işbirliğine hazır, hatta zorunludur! Gerçek, kimsenin tekelinde değildir; diyalog ortamıyla korkularımızı ve umutlarımızı paylaşırız. Acaba içine kapanmak ve yeni düşmanlıklar elde etmek mi iyidir, yoksa birbirini tanımak, anlaşmak, birbirine saygı göstermek, karşılıklı olarak geleneklerini korumak geliştirmek mi?!“ „Allah bizi birbirimizden farklı olarak yarattı. Bu farklılıklara rağmen inananlar veya inanmayanlar olarak bütün insanlık ortak bir paydayla bir araya gelmeli. Bütün insanlık Allah’ın ailesidir, hepimiz bir aileyiz! Bizler farklı kültür ve inançlar mensubu olsak da, insan olma noktasında birleşiyoruz. Allah bizleri Hrıstiyanlar veya Müslümanlar olarak yaratmadı; bizleri insan olarak yarattı!“
II- „Dünya barışı için dinlerin gücünden yararlanmalıdır. Dünyamızın geleceği dinler ve kültürler arası çatışmaya değil, diyalog ve hoşgörüye bağlıdır; bu cümleden olarak dünyayı tehdit eden siyasi veya ekonomik nedenli çatışmalar; kimyasal ve nükleer silahlar, sanayileşme, çevre kirliliği gibi tehlikelere karşı dinlerin gücünden yararlanılmalıdır!“
III- „Bütün dinler sevgi, barış, adalet ve merhamet gibi kavramları hararetle savunmakta ve gerçekleşmesini istemektedir. Ayrıca, cana kıymamak, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kendine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmamak gibi ilkeler Hz.Adem’den beri mevcuttur.“
IV- „Avrupa birliğine girebilmek ve Avrupa’nın bir parçası olabilmek için diyaloga ve ülkemizdeki gayri müslimlere sarılmamız gerekir. Anadolu İslamı Arabistan’a, İran’a, Afganistan’a benzemez; hümanisttir, çağdaştır.“
Bu gerekçeler teker teker ele alındığında birçoğunu tasdik etmekte hiçbir müslüman zorlanmaz. Bir kısmı ise gerçekten kabul edilemez ve abuk-sabuk fikirlerdir. Fakat önemli olan bunları bir bütün halinde ele almak ve diyalog tertipçilerinin bunlarla nereye varmak istediklerini doğru tespit etmektir. Her şeyden önce bilmeliyiz ki, Yahudi-Hristiyan diyalog tertipçilerinin tamamı birer misyonerdir. Yani belli bir misyonla görevli insanlardır. Onları harekete geçiren, görevlendiren, yönlendiren ve nihayet, finansmanlarını sağlayan kendilerine ait kurumları vardır. Bu anlamda Vatikan en ciddi aktördür. Dünya Kiliseler Birliği gibi teşkilatlar bu amaca yöneliktir.
Gerek Yahudilik ve gerekse Hristiyanlık, takiyyeci, içten pazarlıklı, gizli faaliyetler yürüten dinlerdir. Onların sinsiliğine müslümanların ayak uydurması mümkün değildir. Bunu, Aziz Pavlus açıkça itiraf etmektedir: „Herkesten azadken, daha çok adam kazanayım diye kendimi herkese kul ettim. Ve Yahudileri kazanayım diye Yahudilere Yahudi gibi davrandım.“ Şeriatı olmayanları kazanayım diye onlara şeriatı olmayan gibi davrandım. „Zayıfları kazanayım diye zayıflara zayıf oldum; her surette bazılarını kurtarayım diye herkese her şey oldum. Ve hepsini İncil için yapıyorum, ta ki onda hissedar olayım.“ (İncil, Korintoslulara 1. mektup, IX/19-23) Yahudilik ve Hristiyanlık pek çok misyoner ve mason teşkilatıyla dünya siyasetine yön vermeye devam etmektedir. Müslümanların yanına sokulup diyalog yapma teklifleri kesinlikle Allah rızasına yönelik, samimi niyetlerden kaynaklanmamaktadır. Bilakis gerek dünya siyaseti ve gerekse Türkiye üzerindeki hesap-kitapları gereği, devletlerinin politikasının bir devamı olan bir siyasi faaliyet içindedirler. Bunlara teşne olmak ise yukarıda değindiğimiz gibi ya hamakatin eseri, ya da ihanetin belgesidir.
Diyaloğun edilgen tertipçilerine gelince, evet onlar da birer misyonerdir, fakat dinlerinin değil, tâbi oldukları ya Türkiye gibi Laik-demokratik rejimlerin, ya da krallıkların, diktatör rejimlerin misyonerleridir. Türkiye gibi ülkelerde diyalog söylemine katkıda bulunan herkes doğrudan rejimin görevlendirdiği kimseler olmayabilir. Fakat onlar da bu alanda rejimin bizzat yönetip yönlendirdiği, en azından önünü tıkamayıp kolaylaştırdığı bir düzeneğin içinde yer almakta ve kendilerini kendi inisiyatifleriyle hareket eden diyalog tertipçileri sanmaktadırlar. Her halükarda diyaloğun „müslümanlar“ cephesi ya İslamı protestanlaştırma, bir seküler islam oluşturma projesinin doğrudan ajanlarından oluşmakta, ya da bu projelerin pek de farkında ol(a)mayan, olsa da büyük bir aymazlığın içinde bulunan bilinçsizlerden oluşmaktadır. Bu ikinci durum da en azından birinci kadar tehlikelidir. Çünkü bu kişiler sayesinde, diyalog çağrısı gerçekten samimi ve hayra hizmet edici zannedilmektedir.
Müslümanlar kendi memleketlerinde yasaklı iken, varlıkları kabul edilmez, dolayısıyla muhatap kabul edilmezken, uluslararası çapta dinlerarası diyalog halkasına çağrılan kimseler olmaları garip değil midir? Kendi keline merhem süremeyen insanlar, global kellikleri tedavi etmek için çağrılıyorlarsa, bunda bir hinlik aramalı değil midir?
İslam dini, kendisiyle diyalog kurmak isteyen herkese açıktır. Kur’an, objektiflik iddiasındaki modern paradigmanın hayalinin bile ulaşamayacağı kadar objektiftir. Öyle ki Kur’an, kendisinden emin bir şekilde kendisini eleştirmeye davet eder. (2/Bakara, 23; 10/Yunus, 38; 11/Hud, 13) O, yanlış ve çelişki içermez. Çünkü o, çelişkiden ve yanlıştan münezzeh alemlerin Rabbi’nden indirilmiş ve korunarak bize kadar intikal etmiştir. Kur’an’ın bu objektivitesi, münafıkların, fâsıkların ve kafirlerin şeytani emellerini teşhir etmesine mani olmamıştır. Bakara suresinin 6-20. ayetleri bunun en vecîz örneğidir. Bilhassa 14. ayet, meramımızı en iyi şekilde anlatmaktadır.
Müslümanların içe kapanmaktan yana olduğunu kimse iddia edemez. İslamın peygamberi Mekke’ye kapanmamış, Taif’de, Habeşistan’da, Yesrib’de canı, kanı ve malı pahasına, hak söze kulak verecek bir tane olsun „adam“ aramıştır. Bilahare devlet olma aşamasından sonra, o günkü bütün ülkelere elçiler göndererek en insani diyalogu başlatmıştır. Fakat o gün peygamberi taşlayan Taifliler’in, peygamberin elçisini öldüren Gassaniler’in takipçileri müslümanlara „diyalog“ çağrısı yaparken biraz düşünmelidirler!
Bütün insanlar evet Allah’ın yarattığı „yaratılmışlar“ ailesindendir. Fakat müslümanlar bir aile (ümmet), kafirler bir başka aile (ümmet)dir. Dünya toplumlarının bir tek aileye dönüşmesini en fazla İslam dini ister. Zaten Kur’an insanların ilk başta bir tek ümmet idiğini bildirmektedir. Fakat insanlar (Yahudi ve Hristiyanlar) sırf aralarındaki azgınlık ve kıskançlıklar dolayısıyla çekişmelere düşüp parçalanmışlardır. (2/Bakara, 213; 10/Yunus, 19) İlk başta bir ümmet (aile) olan insanlığı tevhid etmek için gelmiş en son proje Kur’an’dır. Şu halde bütün dünya insanlarının bir tek aile olmasını temin etmek ancak Kur’an mihverinde mümkün olabilir. Aksi taktirde, dinlerini parça parça etmiş bu insanların bizim nazarımızda hiçbir itibarı yoktur. (6/En’am, 159) Dünya milletleri müslümanlaşmadığı sürece „biz bir aile“ değiliz. „Misak-ı Milli“ sınırları içindeki „biz aynı gemide yolculuk etmekteyiz…“ lakırdısı global düzeyde karşımıza „biz bir aileyiz“ diye çıkmış durumdadır. Mü’minlerle münkirlerin bir aile olduğu nerede görülmüştür? Müslümanlarla kafirler arasında ebedi bir ayrılık ve gayrılık vardır. „Allah bizleri Hrıstiyanlar veya Müslümanlar olarak yaratmadı; bizleri insan olarak yarattı!“ sözü, dinlerin (daha doğrusu sadece İslamın) belirleyiciliğini sıfırlamayı amaçlayan bir demagojiden başka bir şey değildir.
Bütün insanlığın bir ortak paydada bir araya gelmesi, Yahudi ve Hristiyanların yapabileceği bir çağrı değildir. Çünkü bu, onları 14 asırdır ilzam eden Kur’an’ın çağrısıdır: „De ki ey Ehli Kitap! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’dan başka hiç kimseye tapmayalım! O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım! Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin! Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, ‘şahid olun ki biz müslümanız’ deyin.“ (3/Al-i İmran, 64) Bu ayet, diyaloğun ilkelerini, şartlarını, temel umdesini çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bütün bu ayetlerde, İsa’yı ilahlaştıran, tevhidi parçalayan Hristiyan ve Yahudilerin eleştirisi söz konusudur. Öyleyse diyaloğun ilk şartı, Ehli kitab’ın bu eleştirileri doğru kabul etmesidir.
Dünyanın nükleer silahlar, çevre kirliliği, etnik savaşlar gibi ciddi tehlikelere maruz kaldığı doğrudur. Fakat unutmamalı ki bugünkü batı medeniyeti bir Yahudi-Hristiyan medeniyetidir. Batı medeniyeti ve teknolojisi, İslamı barbarlıkla eş tutan Yahudi-Hristiyan zihninin ürünüdür. Müslümanları hala barbar gören bir medeniyetin mensupları nasıl olur da, müslümanların dininden istimdat edebilirler? O halde bunun tek bir anlamı vardır. Seküler batı medeniyetine meydan okuma gücünü hiçbir zaman yitirmemiş olan tek ciddi güç İslam’dır. İslam ülkelerindeki yeniden diriliş hareketleri her ne pahasına olursa olsun, manipüle edilmek, rayından saptırılmak istenmektedir. İşte „dinler arası diyalog“ atraksiyonlarının esas gayesi budur.
Diyalog çalışmalarından dolayı ödüller alan Tunus’lu ünlü müslüman bilgin Muhammed Talbi’nin, cihadın ne etimolojik ne de kuramsal açıdan bilinen anlamda savaşla bir ilgisinin olmadığını öne sürmesi, bunun en tipik örneğidir. Türkiye’de „Yeniden Yapılanma“ gibi kitaplar yazan teologların ortaya koydukları görüşler hep aynı kapıya çıkmaktadır. Cebrail parti kursa ona bile üye olmaktan imtina edecek kadar depolitize bir ruhban zümrenin [ki bunların üstadları da şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınmıştı!], nasıl olup da „dinler arası diyalog“ gibi yüzde yüz siyasi, evrensel çaptaki bir projenin tertipçisi oldukları, cevabı müşkil bir sorudur. Yine aynı zümrenin, alabildiğine örtüsüz, alabildiğine ahlaksız, alabildiğine iffetsiz, „sanatçı“ titirli pek çok kadına hoşgörü ödülleri dağıtıp da, öte yandan, örtülerini açmamanın mücadelesini veren müslüman kızlara hakaretler eden, onları ajan-provakatörlükle suçlayan diyalog tertipçisi hocalarının bu tutumu da, diyalog çabalarının hayra alamet olmadığının kanıtıdır.
„Dinlerin gücünden yararlanmak“ bize göre değildir. Bu, her şeyi metalaştıran sekülarist batılıların ve onların işbirlikçisi doğuluların işi olabilir. Din(ler), paganist modern insanın „kullanması“ için değil, Allah’a tapmayı öğretmek için inzal edilmiştir. Diyaloğun Avrupa birliğine girebilmek ve Avrupa’nın bir parçası olabilmek için istendiği açıkça itiraf edilmektedir. Yani müslüman dünyanın Avrupa Birliği’ne entegrasyonu için „dinler arası diyalog“ alet edilmektedir.
Bütün dinlerin cana kıymamak gibi ortak ilkelerinin olduğu doğrudur. Fakat Bosna’da, Çeçenistan’da, Afganistan’da, Bağdat’ta, Hama ve Humus’ta, Filistin’de (örnekler çok fazla) insan katliamlarına, Türkiye’deki tesettür yasağı gibi zulümlere İslamın dışındaki „dinler“in bir tenkidini hiç kimse işitmedi.
Türkiye’de, „Arabistan’a, İran’a, Afganistan’a benzemeyen, hümanist, çağdaş“ bir Anadolu İslamı (Türk tipi İslam) oluşturulmaya çalışılmaktadır. Burada laiklik ilkesi temel vurgudur. İstanbul’da bir diyalog toplantısında, Hristiyan, Yahudi ve Zerdüşt temsilcilere karşı son derece edilgen ve işbirlikçi mesajlar veren „Müslüman-Türk“ diyalog temsilcileri, mesela Viyana’da (19 Kasım 2001’de) düzenlenen benzeri bir toplantıda, Avusturya’daki modelde, Müslüman nüfusun yüzde 60’ının Türklerden oluşmasına rağmen, İslam dini temsilciliğinin bu ülkede yok denecek kadar az olan Suudi, Suriyeli veya Mısırlı Arap temsilcilere bırakılmasını kabul etmiyorlar, diyalog çağrısı, Arap-müslümanlar söz konusu olduğunda birden nefrete dönüşüyor. Gerekçe belli: Türkiye laiktir ve liberal İslamın en önemli temsilcisidir! Halbuki eğer diyalogsa, ilk önce kendi dindaşı ile, hem de en az bin yıllık bir medeniyet ve kültür birlikteliği olan dindaşlarıyla diyalog kurması gerekmez mi?
Şunu iyi bilmeli ki, Yahudilik yine aynı Yahudilik, Hristiyanlık yine aynı Hristiyanlıktır. Yahudiler hala kendilerini „tanrının kavmi“ olarak bilmektedirler. Hristiyanlar ise 1965 yılına kadar müslümanları tekfir etmişler, kurtuluşun ancak Kilise’de olduğuna inanmışlardır. II. Vatikan Konsili bir lütuf olsun diye müslümanları da kurtuluşa erebilecekler listesine almıştı. Güçlü misyoner teşkilatlar müslümanları „Doğru Yolda Yanlış Adımlar Atan“ iman sahipleri olarak görmektedirler. Müslümanları uygarlaştırmak, bu vesileyle Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir. Laikleştirilerek „nötralize“ edilen Türkiye gibi ülkelerde yapılacak yoğun misyonerlik faaliyetleri ve ‘Evangelization’ günümüzde Ekümenik hareketin olmazsa olmaz önkoşuludur.
M. Said Hatiboğlu’nun naklettiğine göre, Watt’ın öğrencilerinden Norman Daniel (ö.1992) adındaki İngiliz bilgin, „İslam ile Hristiyanlık arasındaki farklar değişmiş değildir“ diyor. Aslına bakarsanız ünlü müsteşrik Watt’ın kendisi de aynı kanaattedir. Türkçeye „Günümüzde İslam ve Hristiyanlık“ adıyla tercüme edilen, diyalog konulu önemli kitabında Watt, bizzat kitabın mütercimi tarafından da tespit edildiği gibi, enkarnasyon ve teslis akidesi gibi konuları hemen hemen hiç gündeme getirmemektedir. Diğer kitaplarında da İslam ve Peygamberi ile ilgili ciddi önyargılarda bulunan bu müsteşrik, Hristiyanlıktaki „çarpık İslam anlayışı“ ile, İslamdaki, Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edildiği inanışını aynı derecede batıl saymaktadır. Halbuki Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edilmişliğini bizzat Kur’an haber vermektedir.
Yahudiliğin ve Hristiyanlığın muharref olduğunu bizzat Kur’an haber verdiği için bunda hiç kuşku duymuyoruz. Kur’an teslis akidesine değinmekte ve teslise inananların kafir olduklarını söylemektedir. („Şüphesiz Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir oldular…“ 5/Maide, 73) Doğrudan doğruya „Meryem oğlu Mesih Allah’dır“ diyenler de kafir olmuşlardır. (5/Maide, 72) Tevbe suresinin 30. ayetinde Yahudilerin „Üzeyir Allah’ın oğludur“, Hristiyanların da „Mesih (İsa) Allah’ın oğludur“ inancında olduklarına dikkat çekilmektedir. Fakat W. M. Watt, Kur’an’ın teslis akidesini eleştirdiği iddiasının yanlış olduğunu ileri sürer ve Kur’an’ın, Hristiyanlıktan kopan, üç uknuma değil de üç ayrı tanrıya inanan bir sapıklığa „saldırdığını“ iddia eder. Watt açısından önemli olan, müslümanları kendi kitaplarının sahihliği hakkında kuşkuya düşürmektir!
Yahudiler de kitaplarını tahrif etmişlerdir. Bunlar kelimeleri yerlerinden tahrif eden, „işittik ve isyan ettik“ diyerek Allah’a karşı gelen bir kavimdir. Allah onları küfürleri nedeniyle lanetlemiştir. (4/Nisa, 46; 5/Maide, 13) Yahudiler ilk başta kendi peygamberlerine ihanet etmişler, birçok peygamberi de öldürmüşlerdir. (2/Bakara, 61; 3/Al-i İmran, 21, 112) Allah’ın ayetlerini inkar ettikleri, haddi aştıkları ve peygamberleri öldürdükleri için Allah tarafından kendilerine aşağılık ve meskenet damgası vurulmuş, Allah’ın gazabına uğramışlardır. (3/Al-i İmran, 112) Kısacası ne bugünkü Yahudilik Musa’ya indirilen dindir, ne de Hristiyanlık İsa’ya indirilen dindir.
Diyalog tertipçisi misyonerler (ve de işbirlikçileri) nifaklarını „üç büyük din“ ve „İbrahimî Dinler“ kavramıyla sürdürmektedirler. „Üç büyük din“ sözü, kolayca anlaşılacağı üzere, sahihliği zedelenmemiş Kur’an’ın dini islam’ı, diğer iki muharref dinle aynı kefeye koyma amacı taşımaktadır. Bu da İslam’a yapılmış en büyük hakarettir. Katoliklik Pavlus’un öğretileri, Yahudilik de, muharref bir Kitab-ı Mukaddes’e dayanan, İsrail oğullarının milli dinidir. Her iki dinin de teolojisi paganisttir. Üç büyük din yalanıyla Hristiyanlık ve Yahudilik gibi iki beşeri din, İslam gibi İlahi, tahrif olmaktan korunmuş dinin seviyesine çıkartılmak istenmektedir.
Benzer şekilde Yahudilik ve Hristiyanlığa İbrahimî dinler demek de mümkün değildir. Çünkü Yahudiler’in ve Hristiyanlar’ın kendilerini İbrahim Peygamber’e isnad etmelerini ilk başta Kur’an reddetmektedir:
„Ey Ehli Kitap! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa ki Tevrat da İncil de İbrahim’den sonra ildirildi! Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?“ (65)
„İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki bilginiz olan şey hakkında tartışıyorsunuz, ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz!“ (66)
„İbrahim ne bir Yahudi, ne de Hristiyan idi! O, kendini Allah’a teslim etmiş bir müslümandı. O müşriklerden değildi!“ (67)
„İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber [Muhammed] ve ona iman edenlerdir. Allah mü’minlerin velisidir.“ (6
„Ehli Kitap’tan bir kısmı sizi saptırmak isterler. Fakat onlar asla kendilerinden başkasını saptıramazlar. Bunun da bilincinde değildirler.“ (3/Al-i İmran, 64-69).
Görüldüğü üzere Kur’an „İbrahimî dinler“ yalanını baştan çok ciddi bir biçimde çürütmektedir. Bu ayetlerde diyalogcu misyonerlerin pek çok iddiaları cevaplanmıştır. Yahudi ve Hristiyanların İbrahim (a.s)ı sahiplenmeleri bu ayetlere göre bir kuruntudan ibarettir. „İbrahim ne bir Yahudi, ne de Hristiyan idi! O, kendini Allah’a teslim etmiş bir müslümandı. O müşriklerden değildi!“ demek, „siz Yahudiler ve Hristiyanlar müslüman değilsiniz, müşriksiniz“ anlamına gelmektedir. Sizin İbrahim’e layık değilsiniz demektir. İbrahim’e, Peygamber Muhammed (a.s) ve ona iman eden mü’minler yakındırlar. Şu halde „İbrahimî dinler“ yaftası, İbrahim’in dostu olamamış iki muharref din mensuplarının müslümanlar nazarında meşruiyyet kesbetmek için kotardıkları bir kavram kargaşasıdır. Entrikalarının bir parçasıdır. Nitekim Watt’ın verdiği bir örnek, bu meşruiyet arayışını göstermektedir: „…yeter ki çeşitli dünya dinleri, birbirini, doruğunda sisler içinde görünmez Tanrı’nın oturduğu, bulutlarla kaplı dağın aynı tırmanıcıları olarak kabul ederken, ilk adım karşılıklı birbirini tanımak olsun.“ Yahudilik ve Hristiyanlık evet, etrafı sisli bir dağın tepesinde tahayyül ettikleri tanrıya tırmanıyorlar! Zaten onlar Allah’ı ikonlaştırmışlar, beşer seviyesine indirmişlerdir. Ama İslam, gecesi de gündüzü gibi aydınlık bir dindir. İslam’ın Allah’ı, etrafı sisli bir dağın üzerinde oturmamaktadır. „O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.“
Akidevi farklılığın yanısıra Ehli Kitap’la müslümanlar arasında bir sevgi bağı da oluşmamıştır. Kur’an görece olarak Hristiyanların müslümanlara karşı Yahudiler’den daha yakın olduğunu belirtmekteyse de (5/Maide, 82), Yahudi ve Hristiyanların müslümanlardan asla razı olmayacaklarını da 1400 sene öncesinden haber vermiştir:
„Ne Yahudiler, ne de Hristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça senden memnun kalacak değillerdir.“ (2/Bakara, 120) (Tercüme M. Said Hatiboğlu’na aittir).
Peygamber Muhammed (a.s)dan memnun kalmamış olan Yahudi ve Hristiyan taifesi, başka hangi müslümandan memnun olabilir? Bunun cevabı belli: Onlarla işbirliği yapan diyalogculardan!
Nitekim, Abant toplantılarının gediklisi Niyazi Öktem, Timaş yayınlarının yayınladığı „Diyalog Yazıları“ kitabının ‘önsöz’ mahiyetindeki „Nereden Çıktı Şimdi Bu Dinler Arası Diyalog?“ başlıklı ironik yazısında, yukarıda kastettiğimiz işbirlikçi diyalogculara yağdırdığı övgüler bunun tipik bir örneğidir. Öktem, kendi kurgusuyla, dinlerarası diyalog fikrini ortaya atanları „vatan haini, emperyalist uşağı, gizli hristiyan, münkir, müsteşrik, Türk milletini ve islam dinini yıkmaya çalışan gaflet ve hıyanet sahibi“ olmakla suçlayanları „ağızlarından köpükler saçarak barış girişimlerini baltalayan, dar kafalı, fanatik mürteciler ve kafatasçı milliyetçiler, eski maocular“ sözleriyle küfür yağmuruna tutmaktadır.
Roma’daki Papalık Dinler Arası Diyalog İçin Cizvit Sekreteryası’nın Genel Sekreteri ve Asyalı Piskoposlar Konferansları Federasyonu’nun Ekümenik Sekreteri olan, Türkiye’deki İslami cemaatleri yakından takip ettiği söylenen Thomas Michel, yerli diyalogcuların sırtını sıvazlamaktadır. Michel, „Ben Risale-i Nurun öğrencisiyim“ demektedir. Michel bir nurcudur!
Dinlerarası Diyalog sürecinde ciddi bağlantılara girişenler, kim adına, hangi yetkiyle böyle bir girişimde bulunuyorlar? Bu girişimlerini hangi ictihada dayandırıyorlar? Salon toplantılarının da ötesinde birtakım gizli buluşmalarda, mahfillerde kime hangi vaadlerde bulundular? Kur’an’ın açık hükümlerini ayaklar altına almaya bu kişilerin yetkileri var mı? Bütün bu sorular ne yazık ki, sorması gerekenler tarafından sorulmamaktadır.
Sonuç olarak, „Dinler arası diyalog“, Vatikan’ın insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Çünkü Vatikan’a göre „yegâne gerçek din vardır, o da Hıristiyanlıktır.“ Papa: „Diyalog bir ve üç olan Tanrı’nın kendi hayatına dayanır… Böylece diyalog Kilise’nin kurtarıcı misyonunun bir parçasıdır. Başkalarına İncil’in mesajını öğretmektir“ diyor. Kilisenin misyonu budur. Kardinal Joseph Ratzinger’e göre Papalığın üç esaslı misyonundan ilki, kilise ve Katoliklerin birliğini sağlamak, Hıristiyanlığı Papalığın çevresinde birleştirmektir. İkincisi diyalog süreci ile diğer dinleri Papalığın etki alanına almak, yani Hıristiyanlığın potasında eritmektir. Diyalog çabası, Kilise bünyesindeki bir misyonerlik faaliyetidir. Kilise’nin İncil’i yayma misyonunun bir parçasıdır. Misyonerlik görevi ise, henüz İncil’i kabul etmeyenlerle „saygılı bir diyaloğu“ gerektirir! Bununla beraber bir sorun daha var ki, Hristiyanların (Hans Küng) kendi itiraflarına göre, „kilise dışında kurtuluş yoktur“ akidesini savunmak artık zorlaşmıştır. Yani, tıkanan Katolik ideolojisinin önünü biraz açmak gerekmektedir.
İslam’ın bugünkü anlamda bir diyaloga ihtiyacı yoktur. İslam’ın, tebliğ edilmeye ihtiyacı vardır. Daha doğrusu beşeriyet İslam’ın tebliğine her zamankinden daha çok muhtaçtır. Bütün dünyayı yaşanabilir bir Dar‘ül-islam haline ancak İslam getirebilir. Yeter ki müslümanlar, önlerindeki bu muazzam gücün idrakine varabilsinler.
- İktibas Dergisi - 20. Cilt Sayı : 279
DÜNYA KUDÜS GÜNÜ
Ekim 12, 2006
ÖZGÜR KUDÜS ve İSRAİLSİZ BİR DÜNYA İÇİN
Rabbimiz Kur’anda „İnsanlar arasında müminlere karşı en şiddetli olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun“ buyurmaktadır“
Siyonist yahudiler tüm tarih boyunca İslam ümmetine ihanet ettiler; Hz. peygambere karşı suikast girişiminden İslam’ın mukaddesatına saldırıya, müslümanlara komplo kurmaktan İslam topraklarını işgale, katliamlardan yıkımlara kadar her yolla zulüm, azgınlık ve saldırılarını ortaya koydular…
Read more
Vergi mükellefleri yardımlarını matrahlarından düşebiliyor
Ekim 10, 2006
Dernekler ve vakıflara gıda bankacılığı yapma yolu açıldı.
Maliye Bakanlığı tarafından 21. 03. 2004 tarihinde yayımlanan tebliğ ile dernek ve vakıfların gıda bankacılığı yaparken uyacakları kurallar belirlendi.
Buna göre; Read more

